1912 baharında Arnold Schoenberg Peleas ve Melisande Senfonik Şiiri’nin seslendirilmesi vesilesiyle Prag’a gitmişti. Müziği ve üslubu şehirde epeyce tartışma yaratmıştı. Hatta konser salonunda eser yuhlanmıştı. Dönüşte Prag Garı’nda Berlin trenini beklerken Bohemia gazetesi muhabirinin sorularını yanıtlamıştı.
Dünyanın düzeni işte böyle – gerçi Schoenberg de bundan pek hoşnut değil; tam da kendisine yönelik ilginin Prag’da uyanmaya başladığı sırada, kenti aceleyle arkasında bıraktı. Dün öğleyin saat 12’de, ekspres tren hızıyla Berlin’deki Penaten’ine, yani evine doğru yola çıktı. Ancak yolculuktan önce, yiğitçe katlandığı bir görüşme yaptı – ve Prag halkı hakkındaki düşüncelerini kendisine saklamadı. Ben her şeyin çok farklı gelişeceğini sanmıştım, fakat onun hükmü Praglılar için oldukça övgü doluydu.
“Hiçbir yerde benim hakkımda Prag’daki kadar sürekli ve yoğun bir tartışma olmadı,” dedi. Gerçi Viyana da ona pek nazik davranmamıştı. “Ama eserimi ciddi bir biçimde dinlediler ve sonunda, gösterdikleri dayanıklılık, eseri ciddiye aldıklarını da kanıtladı; ister lehinde ister aleyhinde olsun. Bu, her iki taraf için de büyük bir övgüdür.” […]
“Viyana’da beni sonuna kadar dinlemek bile istemediler – ama kuşkusuz bu önceden planlanmıştı – oysa aynı eser, Fa diyez minör Dörtlü’m, Münih’te en ufak bir tepki olmadan seslendirildi. Ve dünkü deneyimlerden sonra, gelecekte eser burada yeniden çalınacak olursa, Prag’da da esere yakışır, nesnel bir karşılanma olmasını umuyorum.”
Lehar hoş bir kişi olabilir, ben değilim
Nitekim tam da böyle bir icra yakında gerçekleşecek; Rosé Dörtlüsü, 18 Mart’ta Kammermusikverein’de kendisini bu esere adayacak – üstelik eser, yalnızca içinde bir vokal bölüm bulunması bakımından bile yeterince sıra dışı; bu bölüm burada Madam Gutheil-Schoder tarafından seslendirilecek.
Dinleyicinin muhalefetinin nedeni ne olabilir? Bunun yalnızca kişisel düşmanlardan ya da sanat konusunda bilgili düşmanlardan oluştuğunu varsayamayacağımıza göre?
“Bana göre bunun nedeni çok açık,” diye yanıtladı. “İnsanlar belirgin kişiliklere tahammül edemezler. Ben ‘belirgin kişilik’ derken, güçlü kişiliğe sahip, hissettiklerini taviz vermeden, dürüstçe ve kararlılıkla dile getirenleri kastediyorum. Belki Lehár da böyle belirgin bir kişiliktir, ama o hoş bir adamdır; ben ise hoş olmayanlardanım.”
Bunu ironik bir biçimde söylemişti.
“Fakat armonileriniz böylesine alışılmadık olduğuna göre, insanların bunları hemen benimseyememesine gerçekten kızamazsınız,” dedim, yuhalayanları savunmaya çalışarak. “Sonuçta, eserlerinizden bazılarının çirkin olması gerektiğini, çünkü çirkin bir şeyi tasvir etmeleri gerektiğini siz de kabul ediyorsunuz…”
“Hayır, hayır, kesinlikle çirkin değil – yalnızca ürpertici, tekinsiz. Zaten müzikte güzel ya da çirkin nedir ki? Ben disonansların kulağa çirkin geldiğini düşünmüyorum. En fazla, disonanslarla konsonanslar arasında küçük bir fark görüyorum; her şey daima geçişlerden ibaret. Aslında müzikteki canlandırıcı unsur disonanslardır; tıpkı bir oyundaki çatışma gibi. Hareketi tek başına ileriye götüren, itici güç disonanslardır. Eski Bach’ın kendisi bile en korkunç disonansları yazıyordu; benim yazdıklarım da kuşkusuz Bach’ınkilerden daha kötü değil. Ama kulaklarımız ona alışmış durumda; benim müziğimde ise hâlâ rahatsız oluyorlar.”
İç sorularımın yanıtı olumsuz olsa intihar edebilirdim
Yeni ifade biçiminiz eleştirmenler için gerçekten güçlük yaratıyor olabilir. Müziğinizin değeri onlar için açıkça ortada olsa bile, bunu okurlarına kanıtlayacak şekilde nasıl ifade edecekler? Kendinizi eleştirmenin yerine koyun – sıradan dinleyicilere kendiniz hakkında eleştirel bir değerlendirme yazmak zorunda olsaydınız ne söylerdiniz?
Schönberg yanıtlamadan önce bir süre durdu.
“Bazıları bütün yaşamlarını kendileri hakkında nesnel ve açık bir görüşe ulaşamadan geçiriyor – ben bunu birkaç dakika içinde nasıl yapabilirim? – ama, diyelim ki yazmak zorunda kalsaydım, önce şunları sorardım: ‘Bu insanın niyetinde dürüst bir ifade seziliyor mu, eserin arkasında gerçekten bir insan var mı ve kendisini ne ölçüde ifade etmiş? – ve nihayet, onun niyetini hangi kategoriye yerleştiriyorum? – düşük olanlar arasında mı, yoksa niyetleri en yüksek düzeyde olanlar arasında mı?’
“Ve bu soruları kendime sorduğumda – bunlara tek bir yönde cevap vermekten başka nasıl cevap verebilirim? Olumlu olanın dışındaki her cevap, elbette intihar için haklı bir neden olurdu.”
Ve Schoenberg’in bu yiğitçe, gururlu itirafı sırasında bilge yüzünde en ufak bir şakacı gülümseme bile yoktu. Söylediklerinin arkasında duran bir insan olduğu apaçık ortadaydı.
Yine de, dün icra edilen eserin arkasında duran şiiri bilmek, böylesine sert ses düzenlemelerini anlamayı kuşkusuz kolaylaştırıyor. Siz aynı zamanda mutlak müzik de yazdınız; örneğin Altılı ya da iki yaylı dörtlünüz gibi eserlerin de dinleyicinin başlangıçta tutunabileceği, bütünlüklü bir düşünce üzerine kurulup kurulmadığını söyleyebilir misiniz?
“Hiç de değil. Hatta Pelléas müziğini bile mutlak müzik olarak tasarlıyorum – ve o zamandan beri program müziği yazmadım. Hissettiğim şeyi kelimelerle ifade edebilseydim, neden notaları seçeyim ki? Elbette beni eserle birleştiren belirli düşüncelerin çağrışımı vardır, ama bunlar herkes için farklı olabilir – ve kim bilir, bu çağrışım renklerde olduğu gibi tamamlayıcı mı? Kırmızı rengin gözde yeşili çağrıştırması gibi, örneğin.
“Beni anlayanlar, kelimelere ihtiyaç duymadan beni anlarlar. Schopenhauer’in müzik hakkında söylediklerini hatırlıyor musunuz? ‘Müzik bir operadır ve dünya onun metnidir’ – aşağı yukarı böyleydi, sanırım.
“Benim için müziğin görkemli yanı da budur – bütün o kendini ifade etme çabasına rağmen, yaratıcısının kapalı kalmasına, en içteki sırlarının müzikte ortaya çıktıkları biçim dışında açığa vurulmamasına izin verir; onları yalnızca aynı ruh dünyasına sahip olanlar anlayabilir.”
Debussy’yi çok severim
Yine de müzik tarihinde tek başına duran, başıboş bir kütle değilsiniz – sizin de ustalarınız olmalı. Onları nerede aramalıyız? Size geçmişten başkaları aracılığıyla ulaşan bir yol var mı?
Schönberg aynı anda hem onayladı hem de reddetti.
“Elbette bir şeyler öğrendim. Hepimiz Wagner’den, Brahms’tan ve Liszt’ten, Hugo Wolf’tan öğrendik. Strauss ortaya çıktığında ben aşağı yukarı yolumu tamamlamıştım. Daha genç olanlar – Pfitzner, Mahler – beni zaten entelektüel bakımdan olgun buldular. Onlara hiçbir şey borçlu değilim.
“Öte yandan – bana inanmayarak gülümseyebilirsiniz – Mozart’tan çok şey öğrendim; özellikle iç yapı ve ezgi oluşturma konusunda.”
“Peki ya Debussy?” diye sordum. “Sizin Pelléas‘ınız aşağı yukarı Fransız bestecinin müzikli dramıyla aynı dönemde yazıldı; Maeterlinck’in şiirini sizinkinden biraz farklı biçimde yorumlayan Debussy hakkında ne düşünüyorsunuz?”
“Debussy’yi çok severim,” dedi Schoenberg alçakgönüllülükle; “ikimiz de bu esere yöneldiğimizde o benden daha olgundu ve muhtemelen Maeterlinck’in üslubuna daha uygun düştü.”
Bir kez daha dostça bakıştık – dışarıda rüzgâr bir tren gibi ıslık çalıyordu ve ben kapıyı ardımdan hızla kapattım.
Müzik denen bu gizemli sanat ne tuhaf şey! Karşımda ciddi, sade, sevimli ve alçakgönüllü, zeki ve sivri dilli, evet, ama kötü niyetli olmayan, kendinden emin ve en iyi niyetlerle dolu bir adam vardı.
Fakat onun içindeki şarkı ve şiir – dinleyicileri ona karşı birleşmeye, ona karşı düşmanlık beslemeye ve acı biçimde kışkırtmaya yetmişti; insanlar onun hakkında bir türlü anlaşamıyorlardı.
Bir gün onu anlayabilecekler mi?
“Her şey zamanla,” diyor Dehmel.
(Bohemia / 2 Mart 1912 / Arşiv çalışması: Serhan Yedig)

