Bir klarnet sesi duyuldu. 5 yaşındaki kız yatağından fırladı.
“Anne”, diye seslendi, “Macuncu geçiyor.”
Sonra pencerenin önünde oturdu. Macuncu tablasını Horhor Çeşmesi’nin yanına koymuş, klarnetle oynak bir çiftetelli çalıyordu. Çiftetelli bitince, mâniye başladı:
Ben hayatta sevda ile yoruldum
Yeşil renkli gözlerine vuruldum
Küçük kız kulak kesilmişti. Maninin söylenişini, kelimelerini kaçırmak istemiyordu. Macuncu her sabah aynı saatte – 8,45’te – gelir, hep aynı mâniyi okurdu. Küçük kız da bıkmadan, usanmadan her gün aynı mâniyi dinlerdi.
Son yılların çok sevilen ses sanatkârlarından Sevim Tanürek, bu çocukluk hâtırasını yeniden yaşıyor gibiydi:
– Evet bıkmadan, usanmadan dinlerdim, diyor. Arkadaşlarım macuncunun tarçınlı ağdalarını sevdikleri halde, ben mânilerine hayrandım. O gittikten sonra, kanapenin üzerine çıkar, bir gözümü kapayıp “Yeşil renkli gözlerine vuruldum” diye mâniye başlardım. Bir gün annem :
– Kızım, dedi, mâniyi okurken neden bir gözünü kapıyorsun?
Bilgiç bir tavırla şu cevabı verdim:
– Bu şarkının usulü böyle anne! Macuncu da okurken bir gözünü kapamıyor mu? Sen onun kadar bilecek değilsin ya!
Gözü radyoda açıldı
Spiker :
Şimdi “Geçit Programı”na başlıyoruz, dedi. Bu programda radyomuza yeni alınan ses yıldızları birer şarkı okuyacak. Bu onların mikrofonda okuyacakları ilk şarkıları. Önce Sevim Tan’ı takdim ediyoruz, Selâhattin Pınar’ın rast şarkısını dinleyeceksiniz:
Aylar geçiyor sen bana hâlâ geleceksin
Yetmez mi bu hasret daha yıllarca mı sürsün
Hülyalarımın menbaı bir taze çiçeksin
Bekletme yazıktır sen de solar, sen de çürürsün
Genç kez şarkı söylerken, stüdyodaki usta sanatkârlar dikkat kesilmişlerdi. Şarkı bittikten sonra, Sâdi Hoşses yanına yaklaştı:
– Kızım, dedi, şarkı söylerken neden bir gözünü kapıyorsun!
Sevim Tan gülümsedi, “bilmem ki” dedi. “Bunu annem de bana sordu.”
Macuncu da böyle okuyordu, diyemezdi ya! Ama bu son oldu.
Fahri Kopuz’dan ders aldı
Sevim Tanürek İstanbul’un “konaklar caddesi” Horhor’da doğmuştur. Dört kızkardeşin en küçüğüdür. Hâkim olan babasmın görevi dolayısiyle çeşitli illeri dolaşmışlar, emekliye ayrılınca Ankara’ya yerleşmişlerdir. Sevim, 2. Ortaokul’da öğrenciyken Ankara Devlet Konservatuvarı imtihanına girmiştir. 250 istekli arasından seçilen sekiz öğrenci konservatuvara edilmiştir. Sevim Tan da bu sekiz öğrenci arasındaydı. Konservatuvarda Prof. Klein’dan şan, Tomris Hanım’dan piyano dersleri almıştır. Carmen operası ve Beethoven’in 9. Senfonisi’nin koro bölümünde görev almak üzere çalışırken bir yandan da Ankara Radyosu’nun ince saz şefi Udî Fahri Kopuz’dan “alaturka” ders almaya başlamıştır. Ancak, konservatuvar çatısı altında “alaturka” yasak olduğundan bu çalışmayı gizlemiştir. Ama arkadaşları Sevim’in Türk müziği dersi aldığını öğrenmiş, bir gün onu konservatuvarın piyano odasında sıkıştırarak:
– Aman Sevim, demişler, ne olur bize bir şarkı oku…
Sevim Tan arkadaşlarının hatırını kıramamış. “Kalbim yine üzgün” şarkısını söylemeye başlamış. Ancak, şarkı daha yarılanmadan kapı ardına kadar açılmış, içeriye Nurullah Şevket Taşkıran girmiş :
– Ne o Sevim Hanım, demiş, biz sana “Carmen” öğretmeye çalışıyoruz, sen “gazel” okuyorsun. İkisinden birini seçmen lâzım.
Sevim iki yoldan birini seçmek zorunda. Boşa koymuş dolmamış, doluya koymuş almamış. Ama sonunda Türk müziğini seçmis. 1950 yılında açılan radyo imtihanına girmiş, “Aylar geçiyor” mikrofonda okuduğu ilk şarkı olmuş. Kontralto sesi dinleyicilerce çok beğenilmiş. Kısa zamanda terfi etmiş. 1954 yılında son imtihana girmiş. Bu imtihanı kazanırsa, repetitör muavini olacakmış. Heyecan içinde imtihan odasına girmiş. Radyonun usta sanatkârları bir masanın etrafına oturmuşlar, soruları hazırlıyorlarmış. Bu sırada Sevim Tan ile imtihan heyetinden repetitör muavini Semahat Ergökmen gözgöze gelmişler. Ergökmen hafifçe gülümsemiş. Bu gülümsemede beş yıl öncesinin bir hâtırası gizliymiş.

Sevim Tanürek bu hâtırayı söyle anlatıyor :
– 14-15 yaşlarındaydım. Radyonun şarkı programlarını hiç kaçırmazdım. En sevdiğim ses sanatkârı Semahat Özdenses’di (Ergökmen). Ona öylesine hayrandım ki… Bir gün adresini öğrendim. Sıhhiye’de oturuyormuş. Evine gittim. Beni içten bir ilgi ile karşıladı. “Sizin sesinizi çok beğeniyorum” dedim. Çok memnun oldu. İmzalı bir resmini de verdi. Ayrılırken: “Ben de radyoya girmek, ses sanatkârı olmak istiyorum” dedim. “İnşallah radyoya girer, repetitör muavinliğine kadar yükselirsin” dedi. Bu ziyaretten bir yıl sonra radyoya girdim, 1955’te de imtihanı kazanarak repetitör muavini oldum. Bu en yüksek merhaleydi. Hayranı olduğum Semahat Ergökmen’le aynı seviyedeydik artık. O da repetitör muaviniydi, ben de… Beş yıl önce başlıyan bir hayranlık bizi, aynı çatı altında, aynı derecede birleştirmişti.
Eşiyle yolda tanıştı
Sevim Tan beş yıl önce bir Maliye memuru ile evlenmiş. Ahmet Ürek yakışıklı bir genç. “Evlenme hikâyesi” 1953 yılının bir yaz sabahı saat 8.45 te Ulus’taki bir evin balkonunda başlamış. Sonra da tatlıya bağlanmış.
Sevim Tan, her sabah 8.30’da uyanır, 8.45’te pencere önüne otururmuş. O saatte geçecek olan genç ve yakışıklı bir erkeğin yolunu beklermiş. Ama Ahmet Ürek, her sabah bir çift gözün kendisini gözlediğinden habersiz, işine gidermiş. Yalnız Sevim’i yolda görünce de bakmadan edemezmiş. Sevim Tan’ı çok beğeniyormuş. Bir gün bütün cesaretini toplayarak Sevim’in yanına yaklaşmış:
– Sevim Hanım, demiş, çok hoşuma gidiyorsunuz. Sizinle arkadaşlık edebilir miyiz?…
Sevim Tan, aylardan beri bir teklif bekliyormuş ama, arkadaşlık teklifi değil:
– Eğer beni beğeniyorsanız, annemden isteyin, diye cevap vermiş.
Ahmet Ürek önce şaşırmış. Kendi “arkadaşlık” teklifi etmiş. Sevim Tan bunu “evlenme teklifi” olarak yorumlamış. Sonunda “nikâhta keramet vardır” sözüne uymuş, evlenmişler. Şimdi bir de çocukları var. Adı, Cavit. Afacan mı, afacan… “Doktor” türküsüyle öyle bir oynayışı var ki.. Ürekler’in Firuz Ağa Türk Gücü Caddesi’ndeki evlerinin biricik neşesi… Daha bu yaşta bira içmeden rahat etmiyor. Annesi ile babasının içkiyle başları pek hoş değil. “Bu kime çekti acaba” diyorlar, “ailemizde alkolik yok ama!…”
Ürekler’in kira evleri için, “Nohut oda, bakla sofa” deyimi öylesine uygun ki… Sevim Tan ev işlerini çok seviyor ama, yapamıyor:
-Elimde değil, diyor, işten başımı kaşıyacak vaktim olmuyor. Cavit’in bakımıyla yakından ilgileniyorum. Bir de el işleriyle uğraşıyorum.
Hayranından tehdit mektubu
Sevim Tan, “Ürek” soyadını aldıktan sonra aşk mektuplarının arkası kesilmiş. Şimdi hayranlık, yardım, tehdit mektupları geliyormuş.
– Tehdit mektuplarının biri çok enteresandı, diyor. Adam Paşakapısı’nda yatıyormuş. Hükümlü. Önce “açım” dedi, yardım istedi. Gönderdik. Sonra işi tehdide kadar götürdü. “Şu gün hapishaneden çıkıyorum. Ya bana şu kadar bin lira gönderirsiniz, ya da…” diye tehditlere başladı. Kocam bunun üzerine bir mektup yazdı, “Seni şurada bekliyorum. Kırk para vermem. Gücüne, kuvvetine güveniyorsan gel” dedi. Bundan sonra ses seda kesildi.
Sevim Tanürek geçen yıl radyodan istifa etmiş. Ankara radyosundaki arkadaşları bu ayrılığa çok üzülmüşler;
– Sen bizim neşemizdin, demişler.
Sanatkâr:
– Gerçekten de arkadaşlarım beni çok severlerdi, diyor. Benim bir hususiyetim vardır. Ses sanatkârlarının hareketlerini, seslerini çok iyi taklit ederim. Boş vakitlerimizde, ses sanatkârlarının taklitlerini yapar, arkadaşlarımı neşelendirirdim. O gün son taklidimi yaptım. Ben de üzülmüştüm ayrıldığıma. Ancak, paranın yüzü tatlıydı. İstanbul’dan “İstanbul’un taşı, toprağı altındır” sözüne uygun teklifler atmıştım. Arkadaşlarımla vedalaştım, “ver elini İstanbul!”
Sevimli sanatkâr Sevim Tanürek İstanbul’da iki yaz geçirdikten sonra, “Taşı toprağı altın” sözüne yürekten inanmış. Nasıl inanmasın? Bu yaz sezonunun kadın ses sanatkârları arasındaki kazanç rekoru Sevim Tanürek’te.
(Orhan Tahsin / 10 Ekim 1958 / Hayat Dergisi)

Linkler
Sevim Tanürek’in Vikipedi biyografisi

