Ölümünden 27 yıl sonra Wagner’in Etude dergisinde yayımlanan “Beethoven Tapınağına Yolculuk” başlıklı yazısı müzik dünyasında ilgiyle karşılanmıştı. Leipzig’den Viyana’ya gidiş-dönüş 520 kilometre yürüyüp adeta bir hac ziyaretine dönüştürdüğü yolculuğu, Beethoven’la karşılaşmasını anlattığı metin üç sayıda tefrika edildi. Hayali yolculuğun güncesi hayranlık ve ironiyle kaleme alınmıştı.
Yaşadığım şehir Orta Almanya’da sıradan, alelade bir yerleşim. Hangi amaçla doğmuş olduğumu bilmemekle birlikte bir akşam Beethoven’ın bir senfonisini dinlediğimi, ardından bir hummaya tutulduğumu ve iyileştiğimde bir müzisyen olduğumu hatırlıyorum. Belki de bunun sonucu, daha sonra başka nice yüce müziklerle tanışmama rağmen, Beethoven’ı hepsinden daha çok sevmeye, yüceltmeye ve putlaştırmaya devam ettim. Bu büyük dehanın derinliklerine gömülmekten, sonunda kendimi onun bir parçası sanacak hâle gelmekten ve bu küçük parçamı yüceltmekten; daha yüce kavrayışlara ve görüşlere erişmekten; kısacası, bilgelerin “bir budala” diye nitelemeye alışık oldukları şeye dönüşmekten daha büyük bir zevk bilmiyordum. Ama benim deliliğim sevimli cinstendi ve kimseye zarar vermiyordu; bu hâlde yediğim ekmek pek kuru, içtiğim içecek ise pek suluydu; çünkü bizde ders vermek, ey muhterem dünya ve vasiyetname infazcıları, pek kazançlı bir iş değildir!
Böylece bir süre tavan arasındaki odamda yaşadım; ta ki bir gün, en çok saygı duyduğum adamın hâlâ hayatta olduğu birden aklıma gelene kadar! Bunu daha önce nasıl olup da düşünmediğimi anlayamıyordum. Beethoven’ın hâlâ var olduğu; bizim gibi ekmek yiyip hava soluyabildiği bir an bile aklıma gelmemişti; oysa bu Beethoven hâlâ Viyana’da yaşıyordu, üstelik yoksul bir Alman müzisyeniydi!
Artık huzurum kalmamıştı. Bütün düşüncelerim tek bir arzuya yönelmişti: Beethoven’ı görmek! Hiçbir Müslüman, peygamberin mezarına hac ziyaretini gerçekleştirmeyi, benim Beethoven’ın yaşadığı odayı görmeyi arzuladığım kadar sadakatle arzulamış olamazdı.
Fakat bu amacı nasıl gerçekleştirecektim? Viyana’ya gitmek uzun bir yoldu ve bu yolculuğa çıkabilmek için paraya ihtiyacım vardı; oysa ben, hayatta kalmaya ancak yetecek kadar kazanan talihsiz biriydim! Gerekli parayı elde etmek için olağanüstü bir çare bulmalıydım. Bestecinin üslubunu örnek alarak bestelediğim birkaç piyano sonatını bir yayımcıya götürdüm ve adamı kısa sürede benim bir deli olduğuma ikna ettim. Bununla birlikte bana, bestelerimden birkaç kuruş kazanmak istiyorsam, galoplar ve potpuriler yazarak önce küçük de olsa bir şöhret edinmeye çalışmamı tavsiye edecek kadar iyilikseverdi. Ürperdim ama Beethoven’ı görme özlemim galip geldi. Galoplar ve potpuriler besteledim; ancak bu dönemde Beethoven’a bakmaya bile kendimi zorlayamadım çünkü onu kendimden bütünüyle soğutmaktan korkuyordum.
Yüce Beethoven şöhretim için beni bağışla
Ne var ki, büyük üzüntüme rağmen, saflığımdan yaptığım bu ilk fedakârlık karşılığında bile para alamadım; çünkü yayımcı, önce şöhret kazanmam gerektiğini açıkladı. Bir kez daha ürperdim ve umutsuzluğa kapıldım. Fakat bu ruh hâli yine de birkaç mükemmel galop ortaya çıkardı. Bunlar için gerçekten biraz para aldım ve nihayet tasarımı gerçekleştirmeye yetecek param olduğuna inandım. Ancak iki yıl geçmişti ve ben, galoplar ve potpuriler sayesinde bir şöhret kazanmadan önce Beethoven’ın ölebileceği korkusuyla yaşamıştım. Ama Tanrı’ya şükürler olsun ki, o benim şöhretimin parlaklığından daha uzun yaşadı! Yüce Beethoven, bu şöhret için beni bağışla! Bu şöhreti yalnızca seni görebilmek için edinmiştim!
Ah, ne mutluluk! Amacıma ulaşmıştım. Kim benden daha mutlu olabilirdi? Küçük bohçamı hazırlayıp Beethoven’a doğru yola çıkabilirdim! Kapıdan çıkıp yüzümü güneye çevirdiğimde huşu içindeydim. Posta arabasında bir yer edinmeyi memnuniyetle kabul ederdim. Yürüyüşçülüğün zorluklarından korktuğum için değil. Böyle bir amaç uğruna hangi yorgunluğa katlanmazdım ki? Ama bu şekilde Beethoven’a daha çabuk ulaşabilirdim. Ne var ki, galop bestecisi olarak henüz yeterince bir şöhret kazanamamıştım ve yol parasını ödeyecek kadar param yoktu. Bütün güçlükleri göğüsledim ve bunların beni amacıma ulaştırabilecek kadar ilerlemiş olmamdan dolayı kendimi mutlu saydım. Ne duygular içindeydim, ne düşler kuruyordum! Uzun bir ayrılıktan sonra gençliğinin aşkına doğru yeniden yol alan bir âşık bile bundan daha mutlu olamazdı.
Böylece güzel Bohemya’ya, arpçıların ve yol kenarında şarkı söyleyenlerin ülkesine geldim. Küçük bir kasabada gezgin müzisyenlerden oluşan bir topluluğa rastladım. Topluluk; bir kontrbas, iki keman, iki korno, bir klarnet ve bir flütten oluşan küçük bir orkestraydı; ayrıca arp çalan iki kadın ve tatlı sesli iki kadın şarkıcı vardı. Dans havaları çalıyor, baladlar söylüyor sonra parayı toplayıp yollarına devam ediyorlardı. Onlara bir kez daha yol kenarında ağaçların gölgelediği bir yerde rastladım; orada konaklamış, yemek yiyorlardı. Yanlarına katıldım, benim de gezgin bir müzisyen olduğumu söyledim ve kısa sürede dost olduk. Danslarını çalarlarken, çekingen bir tavırla benim galoplarımı da çalıp çalamayacaklarını sordum. İyi yürekli insanlar! Onları hiç duymamışlardı. Ah, benim için ne büyük mutluluktu bu!
Onlara danslardan başka müzikler çalıp çalmadıklarını sordum.
“Elbette,” dediler; “ama yalnızca kendimiz için, o nazlı insanlara çalmak için değil.”
Müziklerini çıkardılar. Beethoven’ın büyük Yedili’sini (Op.20) gördüm; hayretle, onu da çalıp çalmadıklarını sordum.
“Neden çalmayalım?” diye cevap verdi en yaşlıları. “Joseph’in eli sakat, şu sıralar ikinci kemanı çalamıyor; yoksa senin için çalmaktan büyük zevk duyardık.”
Kendimden geçmiş bir hâlde hemen Joseph’in kemanını kaptım, elimden geldiğince onun yerini dolduracağıma söz verdim ve esere başladık.
Ah, ne büyük bir hazdı! Burada, Bohemya yolunun kıyısında, açık gökyüzünün altında, Beethoven’ın Yedili’si öyle bir berraklık, kesinlik ve derin ifadeyle icra edildi ki, en usta virtüözler arasında bile böylesine bir icraya pek az rastlanır!
Ey büyük Beethoven, sana layık bir kurban sunduk!
Ve İngiliz ortaya çıkıyor
Tam finale gelmiştik ki (çünkü yol tam burada dik bir yokuşa tırmanıyordu) zarif bir seyahat arabası yavaşça ve sessizce bize yaklaştı ve sonunda yanımızda durdu. Son derece uzun boylu ve olağanüstü sarışın genç bir adam arabanın içinde uzanmıştı; müziğimizi büyük bir dikkatle dinledi, cebinden not defterini çıkardı ve birkaç kelime yazdı. Sonra arabadan bir altın para bıraktı ve hizmetkârına İngilizce birkaç cümle söyleyerek – İngiliz olduğunu böyle anladım- yoluna devam etti.
Bu olay bizi bir kakofoniye sürükledi; neyse ki Yedili’yi bitirmiştik. Dostlarıma sarıldım ve onlara eşlik etmek istedim; fakat bana, evlerine ulaşmak için burada anayoldan ayrılıp tarlaların arasından geçen bir patikaya sapmaları gerektiğini açıkladılar. Beethoven beni beklemesiydi onlarla giderdim. Böylece büyük bir duygusallık içinde vedalaştık ve yollarımız ayrıldı. Daha sonra İngiliz’in bıraktığı altın parayı kimsenin yerden almadığı aklıma geldi.
Dinlenmek için girdiğim bir sonraki handa İngiliz’i mükellef bir yemek yerken buldum. Uzun süre bana baktı ve sonunda anlaşılır bir Almancayla bana seslendi.
“Arkadaşların nerede?” diye sordu.
“Evlerine gittiler,” dedim.
“Kemanını al,” diye devam etti, “ve bir şey çal. İşte biraz para.”
Buna gücendim ve para karşılığı çalmadığımı açıkladım; ayrıca bir kemanım da olmadığını söyledim ve müzisyenlerle nasıl karşılaştığımı kısaca anlattım.
“İyi müzisyenlerdi,” dedi İngiliz, “Beethoven senfonisi de iyiydi.”
Bu söz dikkatimi çekti; kendisinin müzikle ilgilenip ilgilenmediğini sordum.
“Evet,” diye cevap verdi; “haftada iki kez flüt çalarım; perşembe günleri korno çalarım; pazar günleri de beste yaparım.”
Bu gerçekten de az buz bir şey değildi; hayretler içinde kaldım. Hayatımda daha önce gezgin İngiliz müzisyenler diye bir şey duymamıştım. Bu nedenle, böylesine güzel arabalarla yolculuk edebildiklerine göre son derece iyi durumda olmaları gerektiğine karar verdim. Kendisine meslek olarak müzisyenlik yapıp yapmadığını sordum.
Bir süre cevap alamadım; sonunda ağır ağır, çok zengin olduğunu söyledi.
Yanlışım açıktı; sorumla onu kesinlikle gücendirmiştim. Biraz mahcup olmuş hâlde sustum ve mütevazı yemeğime devam ettim.
İngiliz, yine uzun uzun bana baktıktan sonra söze yeniden başladı.
“Beethoven’ı tanıyor musun?” diye sordu.
Viyana’ya daha önce gitmediğimi, fakat şu anda, hayranlık duyduğum ustayı görmek için içimde hissettiğim güçlü özlemi gidermek amacıyla oraya doğru yol aldığımı söyledim.
“Nerelisin?” diye sordu. “L…’den mi? Orası pek uzak değil. Ben İngiltere’den geliyorum ve ben de Beethoven’ı tanımak istiyorum. İkimiz de onunla tanışacağız; kendisi çok ünlü bir besteci.”
Arabaya davet edilsem de yürümeyi seçtim
Ne olağanüstü bir karşılaşmaydı bu! diye düşündüm. Büyük usta, sen ne farklı insanları kendine çekiyorsun! Yaya ve arabalarla sana hac yolculuğu yapıyorlar! İngiliz’im beni son derece ilgilendirmişti ama daha gösterişli arabaya sahip olması nedeniyle onu pek kıskandığımı söyleyemem. Bana öyle geliyordu ki benim güçlüklerle dolu hac yolculuğum daha kutsal ve daha sadıktı; varacağı hedef de bana, gurur ve ihtişam içinde giden adamın duyacağından daha büyük bir haz verecekti.
Postacı borusunu öttürdü; İngiliz yoluna devam ederken bana seslendi. Beethoven’ı benden önce göreceğini söyledi.
Birkaç kilometre daha gitmiştim ki, beklenmedik şekilde ona yeniden rastladım. Bu kez yol üzerindeydi. Arabasının tekerleklerinden biri kırılmıştı; fakat araba bir yana doğru iyice yatmış olmasına rağmen kendisi hâlâ içinde, görkemli bir sükûnetle oturuyordu; hizmetkârı da arkasındaydı. Postacıyı beklediklerini öğrendim; postacı, bir hayli ilerideki bir köye gidip bir tekerlekçi getirmek üzere yola çıkmıştı. Uzun süredir bekliyorlardı; hizmetkâr yalnızca İngilizce konuştuğu için, köye kendim gidip postacıyı ve tekerlekçiyi aceleyle geri getirmeye karar verdim. Postacıyı bir meyhanede buldum; elinde brandisini yudumluyor ve İngiliz’le pek ilgilenmiyordu. Yine de onu tamirciyle birlikte hızla geri dönmeye ikna etmeyi başardım. Hasar kısa sürede giderildi; İngiliz, beni Beethoven’ın evinde takdim edeceğine söz verdi ve arabasıyla uzaklaştı.
Ertesi gün onu yeniden geçip gitmem karşısında ne kadar şaşırdığımı anlatamam. Bu kez bir tekerleği kırılmamıştı; yolun tam ortasında sakin sakin durmuş, kitap okuyordu ve beni yeniden yaklaşırken görünce oldukça memnun olmuş gibiydi.
“Birkaç saattir bekliyorum,” dedi, “çünkü tam burada, sizi Beethoven’ın evine götürmek üzere arabaya davet etmemiş olmakla hata ettiğim aklıma geldi. Araba yürümekten çok daha iyidir. Arabaya binin.”
Hayrete düştüm. Bir an için teklifini kabul edip etmemem gerektiği konusunda tereddüt ettim; fakat bir önceki gün İngiliz’in arabasıyla uzaklaştığını gördüğüm sırada ettiğim yemini hatırladım. Ne olursa olsun hac yolculuğumu yaya yapacağıma yemin etmiştim. Bu kararlılığımı açıkladım ve şimdi şaşırma sırası İngiliz’e gelmişti. Teklifini yineledi ve yolculuğuna devam ettiği yerde tekerleğini tamamen tamir ettirmiş olmasına ve bu yüzden büyük ölçüde gecikmiş bulunmasına rağmen beni saatlerce beklediğini söyledi. Yine de kararımdan dönmedim ve o da arabasıyla uzaklaştı.
Doğrusunu söylemek gerekirse, ona karşı gizli bir önyargım vardı; çünkü tuhaf bir duygu, bu İngiliz’in er ya da geç beni büyük bir sıkıntıya sokacağını söylüyordu. Üstelik onun Beethoven’a duyduğu hayranlık ve onunla tanışma niyeti bana, coşkulu bir ruhun derin ve samimi özleminden ziyade, zengin bir aristokratın küstahça hevesi gibi geliyordu. Bu nedenlerle ondan uzak durmaya eğilimliydim; onun arkadaşlığının mistik tutkumu bayağılaştırmasını istemiyordum.
Fakat sanki kader bir gün bu adamla ne kadar tehlikeli bir ilişkiye gireceğimi bana önceden göstermek istedi. Aynı günün akşamında onunla yeniden karşılaştım. Bir hanın önünde durmuş, görünüşe göre bir kez daha beni bekliyordu; çünkü arabasında tersine dönmüş oturuyor, yol boyunca benim bulunduğum yöne bakıyordu.
“Efendim,” dedi, “sizi yine birkaç saattir bekliyorum. Beethoven’ı görmeye benimle gelir misiniz?”
Bu kez şaşkınlığıma belli bir tiksinti de karışmıştı. Bana böyle olağanüstü bir ısrarla yardım etmeye çalışması ancak tek biçimde yorumlanabilirdi: İngiliz, kendisine karşı giderek büyüyen hoşnutsuzluğumu fark etmiş ve bana zarar vermek amacıyla kendisini zorla kabul ettirmeye çalışıyordu. Teklifini bu kez gizlemediğim bir öfkeyle yine reddettim. Kibirli bir tavırla haykırdı:
“Allah kahretsin, Beethoven’ı pek de umursuyor gibisiniz!”
Ve hızla uzaklaşıp gitti.
İlk denememde beş kez kapıdan döndüm
Bu, sonradan anladığım üzere, Viyana’ya varıncaya kadar yolun geri kalanında o adalıyla son karşılaşmam oldu. Nihayet kentin sokaklarında yürüyordum; hac yolculuğumun sonuna ulaşmıştım. İnancımın Mekke’sine hangi duygularla girdiğimi anlatmaya kelimeler yetmez! Uzun ve yorucu yolculuğun bütün güçlüklerini unutmuştum; hedefime ulaşmıştım. Beethoven’ı çevreleyen duvarların içindeydim.
Planımı hemen gerçekleştirmeyi düşünemeyecek kadar derinden etkilenmiştim. Gerçi daha ilk iş olarak Beethoven’ın evinin nerede olduğunu sordum ama amacım yalnızca onun yakınlarında bir yer edinmekti. Ustanın yaşadığı evin tam karşısında, benim için fazla pahalı olmayan bir otel vardı. Beşinci kattaki küçük bir odayı tuttum ve hayatımın en büyük olayı için (Beethoven’ı ziyaret) kendimi hazırlamaya başladım.
İki gün dinlendim. Oruç tutup dua ettim. Viyana’ya şöyle bir göz atmaya bile tenezzül etmeden cesaretimi toplayıp otelden çıktım ve o muhteşem eve doğru çaprazlama yürüdüm. Bana Beethoven’ın evde olmadığı söylendi. Doğrusu bu cevap beni üzmekten çok sevindirdi; çünkü kendimi toparlamak için zaman kazanmıştım. Fakat gece olmadan önce aynı cevabı dört kez ve her seferinde biraz daha sert bir ses tonuyla alınca, o günün uğursuz bir gün olduğuna karar verdim ve umutsuzluk içinde ziyaretimden vazgeçtim.
Otele dönerken, birinci kattaki pencerelerden birinden bana son derece samimi bir biçimde başıyla selam veren kimdi dersiniz? Sevgili İngiliz’im!
“Beethoven’ı gördünüz mü?” diye seslendi.
“Henüz değil; evde yokmuş,” diye cevap verdim; bu tekrar tekrar karşılaşmamız karşısında şaşkındım.
Merdivenlerde önüme çıktı ve beni son derece içten bir ısrarla odasına davet etti.
“Efendim,” dedi, “bugün Beethoven’ın evine beş kez gittiğinizi gördüm. Ben de birkaç gündür buradayım ve ona yakın olabilmek için bu sefil otelde bir oda tuttum. İnanın bana, Beethoven’a ulaşmak hiç de kolay değil; bu beyefendinin türlü kaprisleri var. Buraya ilk geldiğimde kendisini altı kez ziyaret ettim ve her defasında geri çevrildim. Şimdi sabahın çok erken saatlerinde kalkıp akşama kadar pencerede oturuyorum; ne zaman dışarı çıkacağını görmek istiyorum. Fakat beyefendi sanki hiç dışarı çıkmıyor.”
“Öyleyse bugün Beethoven’ın evde olduğunu, fakat benimle görüşmek istemediğini mi düşünüyorsunuz?” diye heyecanla haykırdım.
“Kuşkusuz; ikimizi de geri çevirdiler. Bu benim için özellikle can sıkıcı, çünkü buraya Viyana’yı görmeye değil, Beethoven’ı görmeye geldim.”
Bu benim için çok üzücü bir haberdi. Yine de ertesi gün bir kez daha denedim — fakat yine boşuna. Cennetin kapıları yüzüme kapanmıştı.
“Varlığının içsel zorunluluğunu yerine getiren kişi özgürdür; çünkü kendisini kendi özüyle bir bütün hâlinde hisseder; çünkü yaptığı her şey kendi doğasına, gerçek ihtiyaçlarına karşılık gelir.”
—Richard Wagner
Otelcinin şaşırtan itirafı
Penceresinden benim bütün çabalarımı heyecanla izleyen İngiliz, sonunda Beethoven’a gerçekten yaklaşmanın mümkün olmadığına dair kesin bilgiye ulaşmıştı. Büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı ama azminden hiçbir şey kaybetmemişti. Ne var ki benim sabrım, onunkinden çok daha haklı nedenlerle, kısa sürede tükendi. Amacıma ulaşamadan bir hafta yavaş yavaş geçip gitmişti; üstelik galoplarımdan elde ettiğim gelir Viyana’da uzun süre kalmama kesinlikle izin vermiyordu. Giderek umudumu yitirmeye başladım.
Dertlerimi otelin sahibine anlattım. Gülümsedi ve İngiliz’e söylemeyeceğime yemin edersem sıkıntılarımın nedenini bana açıklayacağını söyledi. Başımıza bir felaket geleceğini sezinleyerek, benden istediği yemini ettim.
“Görüyorsunuz,” dedi güvenilir otelci, “Herr von Beethoven’ı görmek ve kendisiyle tanışmak için buraya sürüler halinde İngiliz geliyor. Bu durum Herr von Beethoven’ı o kadar rahatsız ediyor ve bu insanların küstahlığına o kadar öfkeleniyor ki, herhangi bir yabancının kendisine kabul edilmesini neredeyse imkânsız hâle getiriyor. Tuhaf bir adamdır ama böyle davranması bir bakıma hoş görülebilir. Bununla birlikte bu durum otelim için mükemmel bir şey, çünkü Beethoven’ı görme arzusu yüzünden başka türlü kalmayacakları kadar uzun süre benim misafirim olarak kalmak zorunda kalan İngilizler tarafından otelim genellikle cömertçe himaye ediliyor. Siz de bu beyefendilere benden söz etmeyeceğinize göre, Herr Beethoven’ın yanına girmenizi sağlayacak bir yol bulacağımı umuyorum.”
Bu sözler içimi ferahlattı; demek ki hedefime ulaşamamış olmamın nedeni, zavallı bendenizin İngiliz sanılmasıydı! Önsezim doğru çıkmıştı: İngiliz felaketim olmuştu! Hemen otelden ayrılacaktım; çünkü burada kalan herkesin Beethoven’ın gözünde İngiliz sayılacağı ve bu nedenle benim de şimdiden kara listeye alınmış olduğum açıktı. Ama otelcinin, bana ustayla görüşme ve konuşma fırsatı yaratacağına dair verdiği söz beni tuttu. Bu arada ruhumun derinliklerinden nefret ettiğim İngiliz, türlü türlü entrikalara başvuruyor, rüşvetler teklif ediyordu; fakat hiçbir sonuç alamıyordu.
Böylece birkaç gün daha sonuçsuz biçimde geçti; bu arada galoplarımdan elde ettiğim gelir gözle görülür biçimde azalıyordu. Sonunda otelci bana, her gün hemen hemen aynı saatte gittiği belirli bir birahane bahçesine gidersem Beethoven’la mutlaka karşılaşacağımı söyledi. Aynı zamanda danışmanım bana, büyük ustayı tanıyabilmemi sağlayacak, dış görünüşüne ilişkin birtakım kesin ve ayrıntılı bilgiler verdi. Kendimi toparladım ve mutluluğumu yarına bırakmamaya karar verdim. Beethoven’ın evinden çıkarken yakalanması mümkün değildi; çünkü evinden her zaman arka kapıdan çıkıyordu. Geriye yalnızca birahane bahçesine gitmek kalıyordu. Ne yazık ki hem o gün hem de onu izleyen iki gün boyunca ustayı orada boşuna aradım.
Ve Beethoven ufukta beliriverdi
Sonunda dördüncü gün, yine kararlaştırılan saatte o önemli birahane bahçesine doğru yola koyuldum. Dehşet içinde, İngiliz’in ihtiyatlı ve dikkatli bir biçimde uzaktan beni izlediğini fark ettim. Penceresinden durmadan beni gözetleyen bu alçak, her gün aynı saatte ve aynı yönde dışarı çıktığımı gözden kaçırmamıştı. Bu durum dikkatini çekmiş; Beethoven’ın izini sürmesini sağlayacak bir ipucu bulduğumdan hemen şüphelenerek, benim keşfettiğimi sandığı şeyden yararlanmaya karar vermişti. Bütün bunları bana son derece açık sözlülükle anlattı ve bundan böyle beni her yerde izleyeceğini ilan etti.
Onu yanıltmak ya da amacımın yalnızca, benim gibi bir beyefendinin ilgisini çekmeyecek kadar sıradan bir birahane bahçesinde biraz ferahlamak olduğunu düşündürmek için yaptığım bütün girişimler boşunaydı. Kararından vazgeçmedi ve ben de talihime lanet etmekten başka bir şey yapamadım. Sonunda kabalaşmaya, küstahça davranarak ondan kurtulmaya çalıştım. Fakat bu, üzerinde en ufak bir etki yaratmadı; yalnızca hafifçe gülümsemekle yetindi. Kafasına takmış olduğu tek şey Beethoven’ı görmekti; başka hiçbir şey onu zerre kadar ilgilendirmiyordu.
Gerçekten de kader böyleymiş. O gün, ilk kez büyük Beethoven’ı görecektim. Yanımda oturan “beyefendimle” birlikte, otelcinin bana tarif ettiği ustanın görünüşüne ve tavrına bütünüyle uyan bir adamın bize doğru yaklaştığını gördüğümde duyduğum coşkuyu hiçbir söz anlatamaz; aynı anda hissettiğim öfkeyi de hiçbir söz tarif edemez.
Uzun mavi pardösü, karmakarışık ve dikilmiş gibi duran gri saçları ve bunlardan da önemlisi, zihnimde uzun zamandır yer etmiş olan yüz hatları ve yüzündeki ifade – ki bunları mükemmel bir portreden hayalimde canlandırmıştım – onun ta kendisini gösteriyordu. Yanılmam mümkün değildi; onu bir anda tanımıştım! Kısa ve aceleci adımlarla yanımızdan geçti; şaşkınlık ve hayranlık duyularımı adeta zincire vurmuştu.
İngiliz, yaptığım hiçbir hareketi kaçırmamıştı. Birahane bahçesinin bu saatte neredeyse bomboş olan en kuytu köşesine çekilen, bir kadeh şarap söyleyen ve sonra bir süre derin düşüncelere dalmış hâlde oturan yeni gelene merakla baktı. Çarpan kalbim bana, “İşte o!” diyordu. Bir an için yanımdaki adamı unuttum ve düşünmeyi ve hissetmeyi öğrendiğim günden beri bütün düşüncelerime ve duygularıma hükmetmiş olan adama merakla ve anlatılamaz bir heyecanla baktım.
İstemeden, kendi kendime hafifçe mırıldanmaya başladım; sonunda bir tür iç konuşmaya daldım ve bu konuşma, ağzımdan gereğinden açık biçimde çıkan şu sözlerle son buldu:
“Beethoven — demek seni görüyorum!”
Lanet olası komşumdan hiçbir şey kaçmamıştı. Yanıma iyice sokulmuş, nefesini tutarak mırıltılarımı dinlemişti. Derin coşkumdan, “Evet, bu beyefendi Beethoven! Hadi, hemen gidip kendimizi tanıtalım!” sözleriyle dehşet içinde sıyrıldım.
Kaygı ve tiksinti içinde İngiliz’i kolundan tuttum.
“Ne yapıyorsun?” diye haykırdım. “Bizi rezil etmeye mi niyetlisin? Burada, böyle bir yerde, görgü kurallarına bu kadar aykırı biçimde mi?”
“Ah,” diye karşılık verdi, “bundan daha iyi bir fırsat bulunmaz; böylesini bir daha kolay kolay yakalayamayız.”
Bunu söylerken cebinden bir tür not defteri çıkardı ve mavi pardösülü adamın üzerine doğru atılmak üzere harekete geçti. Kendimi kaybetmiş bir hâlde, delinin ceketinin eteklerinden yakaladım ve öfkeyle bağırdım:
“Çıldırdın mı sen?”
Üstadı kızdıran karşılaşma
Bu hareketimiz yabancının dikkatini çekmişti. Heyecanımızın konusunun kendisi olduğunu, bundan duyduğu rahatsızlıktan belli ki anlamıştı. Kadehini aceleyle boşalttıktan sonra kalkıp gitmek üzere ayağa kalktı. İngiliz bunu fark eder etmez öyle bir güçle kendini elimden kurtardı ki ceketinin eteklerinden biri elimde kaldı; sonra Beethoven’ın önüne atıldı.
Beethoven ondan kaçmaya çalıştı; fakat alçak herif önünü kesmiş ve İngiliz modasının en son tarzına uygun görkemli bir reverans yaparak ona şöyle hitap etmişti:
“Kendimi, o çok ünlü besteci ve son derece saygıdeğer insan Herr Beethoven’a tanıtma şerefine nailim.”
Başka bir şey söylemesine gerek kalmadı. Daha ilk sözleriyle birlikte Beethoven bana tek bakış fırlatıp hızla yana döndü ve yıldırım hızıyla bahçeden çıkıp gitti. Fakat bu, durdurulamaz Britanyalı’nın kaçanın peşinden gitme niyetini değiştirmedi. Öfke içinde ceketinin elimde kalan eteğinin parçasına yeniden yapıştım. Biraz şaşkınlıkla durdu ve tuhaf bir ses tonuyla bağırdı:
“Lanet olsun! Bu beyefendi gerçek bir İngiliz olmayı hak ediyor; onunla tanışmakta kesinlikle gecikmeyeceğim!”
Orada öylece kalakaldım. Bu korkunç macera, hayatımın en büyük arzusunun gerçekleşeceğine dair bütün umutlarımı sona erdirmişti.
Artık Beethoven’a olağan yollardan yaklaşmaya yönelik her türlü girişimin bütünüyle boşuna olacağı apaçık ortadaydı. İçinde bulunduğum yıkıcı koşullar altında önümde yalnızca iki seçenek vardı: Amacıma ulaşamadan hemen evime dönmek ya da hedefime ulaşmak için son bir çaresiz girişimde bulunmak.
İlk ihtimali düşündüğümde ruhumun derinliklerine kadar ürperiyordum. Kutsallar Kutsalı’nın kapılarına bu kadar yaklaşmış bir insan, o kapıların yüzüne kapanmasını nasıl olup da bütünüyle yıkılmadan görebilirdi? Ruhumun kurtuluşundan vazgeçmeden önce bir kez daha, son derece umutsuz bir girişimde bulunacaktım.
Ama ne yapabilirdim? Önümde hangi yol kalmıştı?
Yazdığım not kapalı kapıyı açtı
Uzun süre aklıma hiçbir somut fikir gelmedi. Ne yazık ki bütün bilincim uyuşmuş gibiydi; hayalime yalnızca şu korkunç olay sırasında o iğrenç İngiliz’in ceket eteklerini ellerimde tutarken yaşadıklarım geliyordu. Beethoven’ın o felaket sırasında bana attığı yan bakış gözümden kaçmamıştı. Böyle bir bakışın ne anlama geldiğini hissediyordum: Beni İngiliz sanmıştı!
Peki, ustanın öfkesinden kurtulmak için ne yapmalıydım? Her şey ona basit bir Alman ruhu olduğumu, maddi bakımdan yoksul ama dünyevi tutkuların çok ötesinde bir coşkuyla dolu olduğumu anlatabilmeme bağlıydı.
Sonunda kararımı verdim: İçimi dökecek, ona yazacaktım.
Öyle de yaptım. Hayatımın öyküsünü kısaca anlattım; nasıl müzisyen olduğumu, ona nasıl taptığımı, kendisiyle tanışmayı ne kadar uzun zamandır arzuladığımı, bir besteci olarak galoplarımla kendime bir isim yapmak için iki yılımı nasıl feda ettiğimi, bu hac yolculuğuna nasıl başladığımı ve nasıl sona erdirdiğimi, İngiliz’in başıma ne dertler açtığını ve şimdi kendimi nasıl acımasız bir durumun içinde bulduğumu anlattım.
Dertlerimi böylesine özetlerken, yüreğimin giderek hafiflediğini hissediyordum; bu duygu bana belli ölçüde güven de verdi. Hatta zavallı beni maruz bıraktığı haksız ve acımasız muameleden ötürü ustaya karşı mektubumda açık sözlü ve oldukça sert bazı yakınmalara bile yer verdim.
Mektubumu büyük bir coşkuyla bitirdim. Adresi yazarken gözlerim yaşlarla doldu:
“Herr Ludwig von Beethoven’a.”
Sessizce bir dua ettim ve mektubu Beethoven’ın evine bizzat götürüp teslim ettim.
Büyük bir coşku içinde otelime dönerken —aman Tanrım!— o korkunç İngiliz’i yeniden karşıma çıkaran neydi?
O da bu son gidişimi penceresinden izlemişti. Yüzümdeki umut mutluluğunu görmesi, yeniden onun eline düşmem için yeterliydi. Merdivenlerde önüme çıktı ve sordu:
“İyi haber mi? Beethoven’ı ne zaman göreceğiz?”
“Hiçbir zaman! Hiçbir zaman!” diye çaresizlik içinde haykırdım. “Beethoven hayatı boyunca seni bir daha görmeyecek! Bırak beni, alçak! Aramızda hiçbir ortak nokta yok!”
“Kesinlikle var,” diye soğukkanlılıkla karşılık verdi. “Ceketimin eteği nerede, efendim? Onu zorla elimden almanıza kim izin verdi? Beethoven’ın bana karşı davranışından sizin sorumlu olduğunuzu biliyor musunuz? Yalnızca tek bir ceket eteği olan bir beyefendinin kendisiyle tanışmasına izin vermesi nasıl olur da uygun düşebilirdi?”
Bu kusuru bana yüklediğini görünce öfkeden deliye döndüm:
“Ceket eteğini size geri vereceğim, efendim! Onu, büyük Beethoven’a nasıl hakaret ettiğinizin ve zavallı bir müzisyeni nasıl mahvettiğinizin utanç verici bir hatırası olarak saklayın! Elveda! Bir daha karşılaşmamamız dileğiyle!”
Beni durdurmaya ve sakinleştirmeye çalıştı; hâlâ son derece iyi durumda çok sayıda ceketi bulunduğuna dair güvence verdi ve Beethoven’ın bizi ne zaman kabul edeceğini kendisine bildirmemi istedi.
Ama yanından hızla geçip beşinci kattaki odama çıktım; kapıyı üzerime kilitledim ve Beethoven’ın cevabını beklemeye koyuldum.
Fakat bir saat içinde, gerçekten de üzerinde aceleyle şu satırların karalandığı küçük bir not kâğıdı elime ulaştığında içimde ve çevremde olup bitenleri nasıl anlatabilirim?
“Beni bağışlayın, Herr R…., eğer ilk kez yarın beni ziyaret etmenizi rica ediyorsam; zira postayla göndereceğim bir müzik paketini hazırlamakla meşgulüm. Sizi yarın bekliyorum.
Beethoven.”
Önce dizlerimin üzerine çöktüm ve bu mucizevi lütuf için Tanrı’ya şükrettim; gözlerim yakıcı gözyaşlarıyla buğulanmıştı. Fakat sonunda duygularım çılgınca bir sevince dönüştü. Ayağa fırladım ve küçük yatak odamda bir deli gibi dans etmeye başladım.
Ne dans ettiğimi pek bilmiyorum; ama sonsuz utancımla, birden kendime ıslıkla bir galop çaldığımı fark ettiğimi hatırlıyorum. Bu talihsiz keşif beni yeniden kendime getirdi. Odadan ve otelden çıktım; sevinçten adeta sarhoş bir hâlde Viyana sokaklarına daldım.
Sevinçten operaya gittim
Tanrım! Dertlerim Viyana’da bulunduğumu bütünüyle unutturmuştu bana! İmparatorluk kentinin canlı hareketliliği beni nasıl da büyüledi! Coşkulu bir ruh hâlindeydim ve her şeye coşkuyla bakıyordum. Viyanalıların biraz yüzeysel duyusallığı bana hayatın taze sıcaklığı gibi görünüyordu; zevk peşinde, biraz da hafifmeşrep ve pek seçici olmayan koşuşturmaları ise güzeli doğal ve içtenlikle takdir etmeleri gibi geliyordu.
Her gün yayımlanan beş tiyatro ilanını gözden geçirirken bunlardan birinde şu duyuruyu gördüm:
“Fidelio — Beethoven’ın operası.”
Galoplarımdan elde ettiğim gelir ne kadar acınacak ölçüde azalmış olursa olsun, tiyatroya gitmeliydim!
Parter bölümüne girdiğimde uvertür başlamıştı. Bu, bir zamanlar (Viyana’nın son derece eleştirel seyircisinin onuruna) “Leonore” adıyla başarısızlığa uğramış olan operanın yeniden düzenlenmiş hâliydi. Bu son biçimiyle bile eseri daha önce hiçbir yerde sahneleme fırsatı bulamamıştım; dolayısıyla şimdi bu görkemli yeniliği ilk kez dinlerken duyduğum sevinci varın siz düşünün.
Leonore rolünü çok genç bir kız oynuyordu; fakat bu şarkıcı, daha genç yaşında bile kendisini Beethoven’ın dehasına bütünüyle adamış gibiydi. Bu olağanüstü kadını nasıl bir coşku, şiirsel duyarlılık ve derin bir heyecanla canlandırıyordu!
Adı Wilhelmine Schröder’di.
Beethoven’ın eserini Alman halkına tanıtma şerefini kazanmıştı; çünkü o akşam, yüzeysel olduklarını düşündüğüm Viyanalıların bile nasıl içten bir coşkuya kapıldıklarını gördüm.
Benim içinse göklerin kapıları açılmıştı. Her şey aydınlanmıştı ve beni Florestan gibi geceden ve zincirlerden ışığa ve özgürlüğe götüren dehanın önünde başımı eğdim.
O gece uyuyamadım. Az önce yaşadıklarım ve ertesi gün beni bekleyenler o kadar büyük ve sarsıcıydı ki, bunları sessizce düşlerime taşıyabilmem mümkün değildi. Uyanık yattım; odanın içinde dolaştım; Beethoven’ın karşısına çıkmaya hazırlandım.
Sonunda gün doğdu. Sabah ziyareti için uygun bir saati sabırsızlıkla bekledim. O saat geldiğinde yola koyuldum.
Hayatımın en önemli olayı karşımda duruyordu; bunu düşünmek bile beni titretiyordu.
Fakat korkunç bir sınavdan geçecektim.
Beethoven’ın kapı sövesine büyük bir soğukkanlılıkla yaslanmış beni bekleyen, şeytanım İngiliz’di!
Alçak herif herkese rüşvet vermişti; sonunda otelciye bile.
Otelci, Beethoven’ın açıkça yazdığı notu ben daha görmeden okumuş ve içeriğini Britanyalı’ya ihbar etmişti.
Onu görünce soğuk terler boşandı üzerimden. Bütün romantizm, bütün ilahi coşku yok olup gitti. Yeniden onun eline düşmüştüm.
“Haydi,” dedi alçak herif, “gidip kendimizi Beethoven’a tanıtalım!”
İlk anda kendimi bu durumdan bir yalanla kurtarmayı ve aslında Beethoven’a gitmediğimi söylemeyi düşündüm. Fakat sırrımı keşfettiğini büyük bir açık sözlülükle açıklayarak ve Beethoven’ı görmeden beni bırakmayacağını ilan ederek bütün kaçış yollarımı hemen kapattı.
Önce onu iyi niyetle bu fikrinden vazgeçirmeye çalıştım; boşunaydı. Öfkeye kapıldım; yine boşunaydı. Sonunda ondan hızlı koşarak kurtulmayı umdum. Bir ok gibi merdivenleri çıktım ve çılgınlar gibi zile asıldım.
Ama kapı açılmadan önce adam yanıma yetişti, ceketimin eteğini yakaladı ve şöyle dedi:
“Benden kaçma! Ceket eteklerin üzerinde hakkım var; Beethoven’ın huzurunda duruncaya kadar onları bırakmayacağım.”
Öfkeyle ona döndüm ve kendimi kurtarmak için mücadele ettim. Hatta Albion’un gururlu oğluna karşı fiziksel güç kullanarak kendimi savunmaya bile meylettim. Tam o sırada kapı açıldı.
Yaşlı bir hizmetçi kadın göründü. Bizi bu olağanüstü durumda görünce kaşlarını çattı ve kapıyı yeniden yüzümüze kapatacakmış gibi göründü.
Kaygı içinde adımı yüksek sesle söyledim ve Herr Beethoven tarafından bizzat davet edildiğimi belirttim.
Yaşlı kadın hâlâ kuşku içindeydi; çünkü İngiliz’i görmek onda son derece haklı bir şüphe uyandırmıştı. Tam o sırada, talihin yardımıyla, Beethoven’ın kendisi çalışma odasının kapısında göründü.
Bu fırsattan yararlanarak hızla içeri daldım ve kendimi açıklamak üzere ustaya yaklaşmaya çalıştım. Fakat İngiliz’i de beraberimde sürükledim; çünkü hâlâ bana sımsıkı tutunuyordu.
Amacına ulaşmıştı: Beethoven’ın huzuruna çıkıncaya kadar beni bırakmadı.
Eğildim ve kekeleyerek adımı söyledim. Beethoven kesinlikle anlayamamış olsa da, kendisine mektup yazan kişinin ben olduğumu anlamış gibiydi. Eliyle odasına geçmemi işaret etti.
Ve yanımdaki adam, Beethoven’ın şaşkın bakışından zerre kadar rahatsız olmaksızın, hızla benim arkamdan içeri süzüldü.
İki kişilik ziyaret böyle başladı
İşte buradayım, kutsal mabedin içindeydim. Ne var ki o alçak İngiliz’in beni sürüklediği korkunç mahcubiyet, bu talihimi hakkıyla yaşayabilmem için gerekli olan o huzurlu ve güzel ruh hâlinden beni bütünüyle mahrum etmişti.
Beethoven’ın görünüşü de kendi başına insanda hoş ve yatıştırıcı bir etki bırakacak türden değildi. Üzerinde oldukça düzensiz bir ev kıyafeti vardı; bedenine kırmızı yünden bir kuşak sarmıştı. Uzun, sert, gri saçları başının çevresine dağınık bir hâlde sarkıyordu; kasvetli ve itici yüz ifadesi de benim şaşkınlığımı ve mahcubiyetimi yatıştıracak gibi değildi.
Kalemler ve kâğıtlarla kaplı bir masanın başına oturduk.
Belirgin bir sıkıntı ve tedirginlik vardı; kimse konuşmuyordu. Beethoven’ın, bir kişi yerine iki kişiyi kabul etmek zorunda kaldığı için açıkça keyfi kaçmıştı.
Sonunda sert bir sesle konuşmaya başladı:
“L…’den mi geliyorsunuz?”
Cevap vermek üzereydim, fakat sözümü kesti. Önüme bir kalem ve bir kâğıt koyarak şöyle dedi:
“Yazın; duyamıyorum.”
Beethoven’ın sağır olduğunu biliyordum ve kendimi buna hazırlamıştım. Yine de, sert ve kırık sesiyle “İşitemiyorum” dediğini duyduğumda, bu söz yüreğime bir sancı gibi saplandı. Dünyada neşeden yoksun ve yoksulluk içinde yaşamak; insanın yegâne yüce mutluluğunu müziğin gücünde bulması, sonra da “İşitemiyorum!” demek zorunda kalması! O anda Beethoven’ın bütün tavrını, yüzündeki derin hüznü, bakışlarındaki kasvetli kederi, dudaklarındaki katı gururu birdenbire anladım: İşitemiyordu!
Şaşkınlık içinde, ne söylediğimin bile farkında olmadan, kendisinden özür dileyen ve İngiliz’le birlikte orada bulunmak zorunda kalışımın nedenlerini kısaca açıklayan bir yazı kaleme aldım. İngiliz, Beethoven’ın karşısında sessiz ve memnun bir halde oturuyordu. Beethoven yazdıklarımı okuyunca ona biraz sertçe dönüp kendisinden ne istediğini sordu.
“Onurla belirtmek isterim ki…” diye söze başladı İngiliz.
“Sizi anlayamıyorum,” diye sözünü aceleyle kesti Beethoven. “İşitemiyorum ve pek az konuşabiliyorum. Benden ne istediğinizi yazın.”
İngiliz bir an sessizce düşündü; sonra cebinden zarif bir nota kitabı çıkardı ve bana şöyle dedi:
“Pekâlâ. Yazın: Bay Beethoven’dan besteme bakmasını rica ediyorum; eğer hoşuna gitmeyen bir pasaj bulursa, o pasajın yanına bir çarpı işareti koyma lütfunda bulunacaktır.”
Onun isteğini kelimesi kelimesine yazdım; böylece kendisinden kurtulabileceğimizi umuyordum. Nitekim öyle de oldu. Beethoven yazıyı okuyunca İngiliz’in bestesini kendine özgü bir gülümsemeyle masanın üzerine bıraktı, başını kısa bir hareketle salladı ve:
“Size gönderirim,” dedi.
Bu cevap İngiliz’i memnun etmeye yetti. Ayağa kalktı, son derece gösterişli bir reverans yaptı ve ayrıldı. Derin bir nefes aldım — gitmişti.
Nihayet baş başa kaldık
Şimdi ilk kez kendimi gerçekten mabedin iç kutsalına girmiş gibi hissediyordum. Beethoven’ın yüzü bile gözle görülür biçimde aydınlanmıştı. Bir süre sessizce bana baktı, sonra konuşmaya başladı:
“İngiliz size epey zahmet verdi,” dedi. “Benimle teselli bulun; şu seyahat eden İngilizler beni ölesiye bezdirdiler. Bugün zavallı bir müzisyeni görmeye gelirler, tıpkı ertesi gün nadir bir hayvanı görmeye gidecekleri gibi. Sizi onunla karıştırdığım için gerçekten üzgünüm. Bana bestelerimden hoşlandığınızı yazmıştınız. Buna sevindim; çünkü artık eserlerimle insanları memnun edebileceğime pek emin değilim.”
Bana böyle içtenlikle hitap etmesi, bütün mahcubiyetimi kısa sürede dağıttı; bu basit sözler içimde büyük bir sevinç uyandırdı. Ona, eserlerinin her birine karşı böylesine ateşli bir hayranlık duyan tek kişinin kesinlikle ben olmadığımı yazdım. Hatta, örneğin, doğduğum şehre onu bir kez olsun kendi aramızda görme mutluluğunu kazandırmaktan daha büyük bir dileğim olmadığını söyledim. O zaman eserlerinin halk üzerinde yarattığı etkiyi kendi gözleriyle görebilirdi.
“Bestelerimin Kuzey Almanya’da daha çok takdir edildiğine inanabilirim,” diye cevap verdi. “Viyanalılar beni sık sık kızdırıyor. Her gün o kadar çok sefil şey dinliyorlar ki, ciddi bir şeyle içtenlikle ilgilenmeye her zaman hazır değiller.”
Bu düşüncesine karşı çıkmaya çalıştım. Bir gün önce “Fidelio”nun bir temsiline gittiğimi ve Viyana halkının eseri apaçık bir coşkuyla karşıladığını anlattım.
Beethoven bilgeler yerine halkı tercih ettiğini söyledi
“Hım! Hım!” diye mırıldandı üstat. “‘Fidelio’! Ama biliyorum ki halk, sonunda bunu yalnızca gururundan alkışlıyor. Operayı yeniden düzenlerken onların tavsiyelerine uyduğumu sanıyorlar. Böylece zahmetimi ödüllendirmek için ‘bravo!’ diye bağırıyorlar. İyi niyetli, eğitimsiz bir halk; bu yüzden bilge insanların arasında olmaktansa onların arasında bulunmayı tercih ederim. ‘Fidelio’yu beğendiniz mi?”
Bir önceki günkü temsilin üzerimde bıraktığı izlenimi anlattım ve eserin, yapılan eklemeler sayesinde ne kadar büyük bir kazanım elde ettiğini söyledim.
“Can sıkıcı bir iş,” dedi Beethoven. “Ben opera bestecisi değilim; en azından dünyada yeniden opera bestelemek isteyeceğim hiçbir tiyatro bilmiyorum. Kendi anlayışıma göre bir opera yazacak olursam, insanlar kesinlikle kaçıp giderler. Çünkü günümüzde operaların birbirine dikilerek oluşturulduğu aryalar, düetler, triyolar ve bütün o saçmalıklardan eser olmazdı. Bunların yerine koyacağım şeyleri ise hiçbir şarkıcı söylemez, hiçbir dinleyici de dinlemezdi.
“Bunların hepsi, parlak yalanlardan, pırıltılı saçmalıklardan ve şekerle kaplanmış donukluktan başka derinlik bilmiyor. Gerçek bir müzikli dram yaratacak kişi budala yerine konur; böyle bir şeyi kendine saklamayıp halka sunmak isterse, gerçekten de budalanın biri olur.”
“Peki böyle bir müzikli dram yaratmak için,” diye heyecanla sordum, “nasıl bir yol izlemek gerekir?”
“Shakespeare oyunlarını yazarken nasıl yaptıysa öyle,” diye neredeyse öfkeyle cevap verdi.
Sonra devam etti:
“Her türlü parlak gevezeliği, şöyle böyle sesi olan kadınlara uydurup onların bununla alkış kazanmalarını sağlamakla uğraşması gereken adam, dramatik besteci değil, Parisli bir kadın modacısı olmalıdır. Ben böyle önemsiz işlerle uğraşmak için yaratılmadım.
“Bazı bilgin geçinenlerin bu yüzden benim hakkımda, orkestrasyonda bir miktar yeteneğim olsa da vokal müzikte asla başarılı olamayacağımı söylediklerini çok iyi biliyorum. Haklılar — çünkü vokal müzikten anladıkları yalnızca opera müziği. Benim de o alanda rahat etmem söz konusuysa… Tanrı korusun!”
“Peki,” diye sormaya cesaret ettim, “sizin ‘Adelaide’nizi dinledikten sonra, vokal müzik alanında da parlak bir dehaya sahip olduğunuzu inkâr etmeye gerçekten kim cesaret edebilir?”
9. Senfoni’nin müjdesini aldım
“Şey,” dedi kısa bir sessizlikten sonra, “‘Adelaide’ ve onun gibi şeyler sonuçta küçük işlerdir. Çok geçmeden profesyonel virtüözlerin eline düşer ve onlar da bunları kendi parlak hünerlerini sergilemek için birer fırsat olarak kullanırlar.
Vokal müzik neden çalgı müziği gibi başlı başına büyük ve ciddi bir tür olmasın? Bir senfoniyi icra ederken orkestradan nasıl ciddiyet ve saygı bekleniyorsa, şarkıcıların o hafifmeşrep güruhundan da vokal müziği icra ederken aynı saygının gösterilmesi gerekmez mi?
İnsan sesi var. Orkestradaki herhangi bir çalgıdan çok daha güzel ve soylu bir ses kaynağıdır. Öyleyse neden o da çalgılar gibi bağımsız biçimde kullanılmasın? Böyle bir yöntemle ne kadar yeni sonuçlar elde edilebilirdi!
Çünkü tam da insan sesinin kendine özgü karakteri – doğası gereği bir çalgının özelliklerinden bütünüyle farklı olan karakteri – ortaya çıkarılabilir ve korunabilir; ayrıca sonsuz çeşitlilikte birleşimlere elverişli hale getirilebilir.
Çalgılarda, yaratılışın ve doğanın ilk temel güçleri kendilerini gösterir. Bunlar kesin biçimde belirlenip tanımlanamazlar; çünkü ilk yaratılışın kaosundan ortaya çıktıkları o dönemde, belki de onları yüreklerinde hissedecek insanlar henüz yoktu.
İnsan sesinin doğası ise bambaşkadır. O, insan kalbini ve onun kendine özgü, bireysel duygusunu ifade eder. Bu nedenle karakteri sınırlıdır; ama aynı zamanda belirli ve nettir.
Öyleyse bu iki unsuru bir araya getirelim! Onları birleştirelim! Çalgılarla ifade edilen, sonsuza doğru uzanan o vahşi, ilkel duygular, insan sesiyle ifade edilen insan kalbinin açık ve belirli duygularıyla karşı karşıya getirilsin.
İkinci unsurun eklenmesi, temel duygular arasındaki çatışma üzerinde iyileştirici ve yatıştırıcı bir etki yaratacak; onların akışına belirgin ve birleşik bir yön verecektir. İnsan kalbi de bu temel duyguları kendi içinde kabul ederken ölçüsüz biçimde güçlenecek ve genişleyecektir. Böylece daha önce en yüce idealin belirsiz bir sezgisinden ibaret olan şeyi açıkça hissedebilecek; o sezgi artık ilahî bir bilgiye dönüşecektir.”
Beethoven burada bir an sustu; sanki yorulmuştu. Sonra hafifçe iç çekerek devam etti:
“Gerçi bu sorunu çözmeye çalışırken birçok engelle karşılaşılır. Şarkı söylemek için sözlere ihtiyaç vardır. Ama böyle bir unsurlar birleşiminin temelini oluşturması gereken şiiri hangi insan sözcüklere dökebilir? Burada şiir bir yana çekilmek zorundadır; çünkü sözler böyle bir görev için fazlasıyla yetersizdir.
Yakında benim yeni bir bestemi duyacaksınız. Bu eser, şimdi size anlatmakta olduğum şeyi hatırlatacaktır. Bu, korolu bir senfonidir. Bu eseri yazarken karşılaştığım güçlüğe özellikle dikkatinizi çekiyorum: Bana yardımcı olması gereken şiirin yetersizliğinden doğan engelleri aşmak zorundaydım.
Sonunda bizim Schiller’imizin güzel ‘Neşeye Övgü’sünü seçmeye karar verdim. Hiç değilse soylu ve yüceltici bir eserdir; gerçi bu durumda ifade edilmesi gereken şeyi – doğrusu, dünyadaki hiçbir şiirin ifade edemeyeceği şeyi – ifade etmekten uzaktır.”
Bugün bile Beethoven’ın, o sırada henüz tamamlanmış olması gereken, fakat henüz hiç kimsenin bilmediği son büyük senfonisini anlamama yardımcı olmak üzere bana bizzat böyle açıklamalarda bulunmuş olmasının verdiği mutluluğu güçlükle kavrayabiliyorum.
Bu, kuşkusuz, bana gösterdiği son derece nadir lütufkârlık için kendisine coşkulu teşekkürlerimi sundum. Aynı zamanda, büyük ve yeni bir eserinin yakında ortaya çıkacağını haber vermesiyle duyduğum sevinçli şaşkınlığı da dile getirdim.
Gözlerim yaşlarla dolmuştu, önünde diz çökmek istiyordum.
Beethoven duygularımı fark etmiş görünüyordu. Bana yarı hüzünlü, yarı alaycı bir gülümsemeyle baktı:
“Yeni eserimden söz edildiğinde beni savunabileceksiniz. O zaman beni düşünün. Bilge insanlar benim deli olduğuma inanacaklar; her halükârda bana deli diyecekler.
Ama görüyorsunuz, Bay R…, ben tam anlamıyla bir deli değilim; gerçi yeterince mutsuz olsaydım, öyle olmam işten bile değildi.
İnsanlar benden, güzel ve iyi olanın ne olduğuna ilişkin kendi anlayışlarına göre yazmamı bekliyorlar. Ama zavallı sağır adam olan benim, yalnızca kendime ait düşünceler taşımak zorunda olduğumu nasıl hissediyorsam onun dışında hiçbir şekilde beste yapamayacağımı düşünmüyorlar.”
“Ve onların güzel bulduğu şeyleri düşünemiyor ve hissedemiyor oluşum,” diye alaycı bir tonla ekledi, “işte benim talihsizliğim!”
Bunun üzerine ayağa kalktı ve odada kısa, hızlı adımlarla bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı.
Ben de derinden etkilenmiş olduğum için ayağa kalktım; titrediğimi hissediyordum. Konuşmayı ne işaretlerle ne de yazarak sürdürmem artık mümkündü. Ziyaretimin üstat için bir yük haline gelebileceği anın geldiğini anladım.
Derinden gelen teşekkürlerimi ve vedamı yazmak soğuk ve yetersiz kalacaktı. Ben de yalnızca şapkamı aldım, Beethoven’ın karşısında durdum ve içimde olup bitenleri gözlerimden okumasına izin verdim.
Beni anlamış gibiydi.
“Gidiyor musunuz?” diye sordu. “Viyana’da daha uzun kalacak mısınız?”
Bu yolculuktaki tek amacımın onunla tanışmak olduğunu; beni böylesine alışılmadık bir kabule layık gördüğüne göre amacıma ulaşmış olmaktan fazlasıyla mutlu olduğumu ve ertesi gün dönüş yolculuğuma başlayacağımı yazdım.
Gülümseyerek cevap verdi:
“Bu yolculuk için kendinize nasıl para sağladığınızı bana yazmıştınız. Burada, Viyana’da kalmalı ve galoplar bestelemeye devam etmelisiniz. Burada bunlar rağbet gören ürünlerdir.”
Bunun benim için artık tamamen geride kaldığını, bundan böyle böyle bir fedakârlığa değecek hiçbir şeyin bana bir daha öyle görünmeyeceğini söyledim.
“Peki, peki,” dedi. “Belki yine bir şey bulunur! Ben ne budalayım! Galoplar besteleseydim çok daha iyi durumda olurdum. Şimdiye kadar yaptığım gibi devam edersem, hep yokluk içinde yaşayacağım. İyi yolculuklar!” diye devam etti. “Beni hatırlayın ve bütün sıkıntılarınızda kendiniz için benimle teselli bulun!”
Derinden etkilenmiş, gözlerim yaşlarla dolu halde vedalaşmak üzereyken bana seslendi:
“Bekleyin! Şu müzik meraklısı İngiliz’in işini bitirelim. Şu çarpı işaretlerinin nerede kullanılacağını görelim.”
İngiliz’in kaderi
Bunun üzerine İngiliz’in nota kitabını aldı ve gülümseyerek gözden geçirdi. Sonra kitabı özenle kapatıp kâğıda sardı, ağır bir müzik kalemi aldı ve bütün paketin üzerine kocaman bir çarpı işareti çizdi.
Ardından paketi bana uzatarak:
“Lütfen bu talihli adama başyapıtını geri verin. O bir eşektir, yine de uzun kulaklarını kıskanıyorum. Elveda, mein Lieber [sevgili dostum]; beni iyilikle hatırlayın,” dedi.
Böylece beni uğurladı.
Derinden sarsılmış bir halde odadan, ardından da evden çıktım.
Otele vardığımda İngiliz’in uşağıyla karşılaştım; efendisinin sandığını yolculuk arabasına yerleştiriyordu. Onun da amacı gerçekleşmişti; onun da ısrarcılığını kabul etmek zorunda kaldım.
Odama koştum ve ertesi gün yaya olarak dönüş yolculuğuma başlamak üzere hazırlıklarımı yaptım.
İngiliz’in bestesinin sarılı olduğu kâğıdın üzerindeki çarpı işaretine bakarken gülmeden edemedim. Ama bu çarpı Beethoven’ın bir hatırasıydı ve hac yolculuğumun kötü cinine onu bırakmaya gönlüm razı değildi.
Kararımı hemen verdim. Kâğıdı çıkardım, kendi galoplarımı çıkardım ve onları bu mahkûmiyet damgasını taşıyan kâğıda sardım.
İngiliz’in bestesini ambalajsız olarak kendisine geri verdim ve yanına bir not ekledim. Beethoven’ın kendisini kıskandığını ve böylesine bir eser üzerinde çarpı işaretini nereye koyacağını bilmediğini yazdım.
Otelden çıkarken zavallı yol arkadaşımın arabasına bindiğini gördüm.
“Elveda!” diye bağırdı. “Bana büyük bir iyilik yaptınız. Bay Beethoven’la tanışmış olmaktan son derece memnunum. Benimle İtalya’ya gelir misiniz?”
“Orada neyin peşindesiniz?” diye sordum.
“Rossini ile tanışmak istiyorum, çok ünlü bir bestecidir.”
“İyi şanslar!” diye seslendim. “Ben Beethoven’ı tanıyorum; hayatımın geri kalanı için bu bana yeter.”
Ayrıldık.
Beethoven’ın evine son bir özlem dolu bakış attım ve kuzeye doğru yöneldim – yüreğim yücelmiş ve soylulaşmış olarak.
İyi olan çok şeyi dinlemiş ve üzerinde çok çalışmış bir kimsenin, kendisini ilerlemeye teşvik edecek bir öğretmene ihtiyacı olmamalıdır. Öğrenci her zaman en büyük örnekleri göz önünde bulundurmalı ve onları örnek almaya çalışmalıdır; eşlikli olarak bol bol çalmalı, başyapıtları giderek daha yakından tanımalı ve onların güzelliklerini ciddi bir biçimde kavramaya çalışmalıdır. Böylece öğrencinin yavaş yavaş ulaşacağı gelişme, onu sıradan amatörlerin üzerine çıkaracaktır. Moscheles
(Richard Wagner / Ağustos, Eylül, Ekim 1910 / Etude Magazine)

