Cazın efsanevi isimlerinden Dizzy Gillespie, 1956 Mayısı’nda Amerikan caz dergisi Metronom’da yayımlanan röportajda ondan şöyle bahsetmişti: “Türkiye’de müthiş bir trompetçiyle karşılaştım. Miles Davis’le bile boy ölçüşebilir.” Aradan geçen 49 yılda Miles’ın şöhretine ulaşamasa da, Muvaffak “Maffy” Falay’ın gökkuşağı kadar renkli bir hayatı oldu. Dexter Gordon, Stan Getz, Elvin Jones ve daha nice cazcıyla çaldı; Bill Evans, McCoy Tyner, Dizzy Gillespie gibi isimlerle yakın dost oldu; 40 yıldır yaşadığı İsveç’te hep el üstünde tutuldu. Uzun yıllar görmezden gelindiği ülkesinde ise nihayet 2005’te İstanbul Caz Festivali’nce “Yaşam boyu Başarı Ödülü”ne layık görüldü. Bu fırsatı değerlendirip Falay’la yaşam öyküsünü konuştuk. Amerikan Havayolları’na ait…
Yazar: Editör
Bach’ı cazla buluşturan piyanist Jacques Loussier’nin aksine Uri Caine cazdan klasik müziğe geçti. Beethoven, Bach, Schubert, Mahler ve hatta Verdi’nin eserlerini caza uyarladı. Mizah duygusu ve dinleyicisini şaşırtma tutkusuyla dolu Mahler uyarlamaları ABD’de “Gelmiş Geçmiş En İyi 20 Piyanolu Caz Albümü” arasına girdi. “Ben cazcıyım” diyen, üçlüsüyle caz çalan Caine bir yandan da klasik müzik bestelemeyi sürdürüyor. Eserleri ABD ve Avrupa’nın saygın orkestralarca seslendiriliyor. 2005 Sonbaharı’nda Antalya Uluslararası Piyano Festivali’nde solo konser vereceğini öğrenince New York’taki evinden aradık. “Nedir Mahler’in, Beethoven’in elinizden çektiği” diye sorduk… Jacques Loussier, cazla Paris Konservatuvarı’nda klasik piyano eğitimi alırken tanıştığını anlatmıştı. Piyano başında Bach’ın parodisini…
Bozkırın ve dağların sesi, çobanların can yoldaşı kaval, Bulgar virtüöz Teodosii Spassov’un elinde aslan kesildi. Amerikalı eleştirmenlerin Jethro Tull’ın kurucusu, flütçü Ian Anderson’a benzettikleri Spassov’un yıldızı 10 yıl önce Amerika’da parladı. Hem Gershwin Tiyatrosu’nda “Riverdance” müzikalinde hem de Knitting Factory’de çalıyor. 2000 yılında Türkiye’de de satışa çıkan ilk CD’si “Fish Are Praying For Rain”i dinleyince dayanamadık, New York’tan arayıp “Nasıl oluyor da kaval böyle çalınabiliyor usta” diye sorduk. Kaval çoban çalgısı olarak bilinir, o müthiş tekniğinizle hiç koyunlara çaldınız mı? -Tabii, çook… Ayakları düğüm olmuştur herhalde… -(Gülüyor) Müzik okulunda öğrenciyken, öğretmenim her yaz ödev verirdi bize. Köylere gider, egzersiz olarak koyunlara çalardık. Bu…
İsrailli perküsyoncu Yinon Muallem, CD’de dinlediği ut sesinin peşine takılıp 2002’de İstanbul’a geldi. Yurdal Tokçan’dan ders aldı. İstanbul Sazendeleri, Tekfen Filarmoni, Ömer Faruk Tekbilek’le çaldı. Bu arada ilk albümü “Changing Moments”ı kaydetti. Türkiye’de hayata bakışının yeniden biçimlendiğini söyleyen müzikçi, ikinci CD’sinde klezmer coşkusunu Klasik Türk Müziği’yle buluşturdu. Muallem, Almanya’da yayımlanan, Türkiye’de de satışa sunulan “Klezmer for the Sultan”ın, gezgin ruhlu bir müzikçinin sesli güncesi olduğunu söylüyor. Türkiye’ye yolunuz nasıl düştü? – 1998’de, 30 yaşındayken İstanbul’a gelmiştim. Türk Müziği örneklerini dinledim, vurmalı çalgılar alıp geri döndüm. Sonra Türk Müziği’ne merak sardım. Bir arkadaşım Emirgan Ensamble’ın CD’sini getirdi. Ut yorumuna hayran…
Trompette kendi sesini yaratan ender ustalardan Freddie Hubbard, 1960’larda, günümüz cazına yön veren John Coltrane, Eric Dolphy, Sonny Rollins’le çalışmış, hard bop akımında yer almıştı. Sonra elektrikli, rock’lu denemelere yöneldi. 1992’de trompetçilerin korkulu rüyası olan dudak yarılması sorunuyla karşı karşıya kaldı. Üç yıl ara verip, 1995’te yeniden sahneye dönmeyi denedi. Üstelik ilk konserini o yılın haziran ayında Yapı Kredi Gençlik Festivali’nde vermek istedi. Türkiye’ye geleceğini duyunca evinden aradık. “Artık eskisi gibi saf caz çalıyorum” diyordu. Don Cherry’den duymuştu Türk müzikseverlerin şöhretini. Ancak heyecanla geldiği İstanbul’da unutamayacağı, acı bir olay yaşayacaktı. Sonraki yıllarda da eski parlak günlerini yakalayamayan trompetçi 2008’in son…
Sidney Bechet, Thelonious Monk, Horace Silver, Art Blakey, Freddie Hubbard, McCoy Tyner gibi her biri kilometre taşı olan isimlerin arasına 1997’de gitarcı Önder Focan da katıldı. Bill Stewart, Sam Yahel ve John Nugent’la kaydettiği “Beneath The Stars / Yıldızların Altında” albümü, caz efsanelerinin plak firması Blue Note’tan yayımlandı. Bu fırsattan yararlanıp soğuk bir ocak akşamı kapısını çaldık. Caza yaklaşımını, Türk cazını ve mafyasını konuştuk. 1994’ten 1997’ye bir kaset, üç CD yayımladınız. Şimdi yenisi çıktı. Sırrınızı söyleseniz de ayakla kalmaya çalışan popçular feyz alsa… – Prodüksiyonların mantığı arasında fark var. Diğer cazcı arkadaşlarım adına da konuşursam, biz öncelikle ürünlerimizi bir an…
1983’te perdesiz gitarıyla Fikret Kızılok’un Çekirdek Sanat Evi’nde verdiği resitalle adını ilk kez duyurmuştu Erkan Oğur. Bu resitalde yapılan amatör kayıt sayesinde şöhreti Amerika’ya kadar ulaştı, Philip Catherine gibi efsanevi bir gitarcıyla Almanya’da ilk albümünü kaydetti. Ancak Türkiye’de ilk albümünün yayımlanması için yıllarca beklemesi gerekti. 1996’da “Bir Ömürlük Misafir” albümü piyasaya çıktığında buluşup müzik serüvenini konuşmuş, dillerden düşmeyen “Nerden Geldim İstanbul’a”nın öyküsünü öğrenmiştik. “Sizi dinlemek için korsan kasetçilerin himmetine muhtacız” demiştim telefon konuşmamızda. Almanya’da yayımlanan “Fretless” CD’si Aralık 1995’te bir rastlantı sonucu elime geçince Erkan Oğur’u aramıştım. Mükemmel denebilecek bir albümdü. Oğur’un, Philip Catherine gibi günümüzün en önemli caz gitarcılarından…
Dexter Gordon, Joe Handerson gibi caz ustalarının takım arkadaşı, 7 bin kişinin önünde verilen 1,5 saatlik solo kontrbas resitallerinin Amerikalı kahramanı David Friesen, 2004’te gitarcı Önder Focan’la stüdyoya girdi. Reminisce albümünü kaydetti. Ünlü caz firması Blue Note’dan yayımlanan albümle ilgili konuşmak için turnedeki Friesen’in peşine düştük, Seattle’da yakaladık. Friesen “Bu albüme Önder koma sesleri, ben ise Amerika’nın caddelerindeki renkleri ve birlikte çalıştığım caz ustalarından edindiğim tecrübeyi yansıttım” dedi. Geniş grupla çalmak yerine düet yapmayı tercih etmişsiniz, ikililerin ne avantajı var? – Bazı müzikçiler için dezavantaj sayılan, diğerleri için avantaj oluyor. Ben düetleri hep sevdim. 16 yaşında, lisede düetler yapmaya…
“Ben buradayım diye bağıran melodi anlayışı 40 yıl önce devrini tamamladı. Şimdi eserin her noktasında beliren, lineer, horizontal melodiler kullanılıyor. Benim çalışmalarımda da melodi bir taraftan kulağınıza çarpıverir, duyar ya da duymazsınız” diyor Aydın Esen. Elektroniğin müzikte gereklilik olduğunu savunuyor. Caz ve çağdaş müzik sularının gözü pek kaşifi Esen, 2006 Eylülü’nde iki albüm birden yayımladı: “Light Years” ve “Extinction” İki albüm toplam 3 saat 10 dakika yenilikçi, elektronik müzik içeriyordu. Geçmiş tecrübelerin ışığında zırhımızı kuşanıp, kapısını çaldık. Dehasından bahsedince yelkenlerini suya indiren, müziğini irdelemeye başlayınca kılıcını çeken Esen’le yeni albümlerini konuştuk. Nice cenk oldu, başımızı kurtardık ama kan kaybı müthişti!…
1916’da kurulan Darülelhan, Türkiye’deki modern konservatuvarların öncüsüydü. 1. Dünya Savaşı, İstanbul’un işgali ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecindeki zorluklara rağmen ilk 10 yılda gerçekleştirdikleri yüzyıl sonra bile geleceğe ışık tutuyor. 3. Selim’in tanbur hocası, besteci İzak Efendi’yle ilgili anekdot 250 yıldır fıkra gibi anlatılır: Üstadın başyapıtlarından Beyati Peşrevi dönemin müzik çevrelerinde çok konuşulmaktadır, fakat duyan azdır; ondan başka bilen yoktur. Derlemeci Baba Hamparsum eseri tarihe kaydetmek aşkıyla kıvranmaktadır. Talepleri “zordur, uzundur” gerekçesiyle geçiştirilmektedir. Çaresiz kalınca zengin bir dostundan yardım ister. Dostu, İzhak Efendi’yi konağındaki meşke davet eder. Eseri çalmasını ister. Yan odada gizlenen Hamparsum, kendi geliştirdiği notasyonla peşrevi kağıda aktarır. Daha…
