1989’da, 65 yaşındaki Ertuğrul Oğuz Fırat’a nadir fırsatlardan biri sunuluyor. Şiirleri, besteleri, resimleri üzerine konuşuyor. Fırat ” Yaşamımın en değerli yanı yapıtlarımdır. Tüm değişikliklerimi, tüm isteklerimi yapıtlarıma gömüyorum. Her yapıtımla kendimi bir serüvene attığımı söyleyebilirim” diyor… Hem tanınan, hem de kimsenin tanımadığı biri. 1945’lerden bu yana şiir-yır yazıyor, bağdaları (beste) var – bugünkü sayısı 81’e ulaşmış, buna karşılık ancak yedisi seslendirilebilmiş. İçlerinden biri daha 1989 şubatında İstanbul’da bir kilisede seslendirildi. Emekli bir yargıç, sözcüğün gerçek anlamıyla kenarda (marjda) kalmış bir sanatçı. Biraz kendinizden söz eder misiniz? – Gördüğünüz 65 yaşına gelmiş bir adam. Bir şeyler yapmış, ama çoğunlukla kendi kendine…
Yazar: Editör
Suna Kan, 18 yaşında. Paris Konservatuvarı’ndan mezuniyetinin üstünden iki yıl geçmiş. Yarışmalara hazırlandığı dönemde, İstanbul’da yapılan röportajda ilk konserinden itibaren sahnede hiç heyecanlanmadığını söylüyor. “Bach’ın keman eserleri başta olmak üzere Beethoven’in senfonilerini, Schumann’ın piyona konçertoları karşısında çok zaman kendimden geçmişimdir” diyor. İşte size bir Adnan Saygun ki, dünya çapında bestelediği “Yunus Emre” oratoryosu!… Paris Konservatuvarı’nda verdiği konser bir hâdise yaratmıştı… Sonra Londra’da da aynı sükseyi toplamamış mıydı? Daha sonra da İdil Biret adlı, Chopin’in eserlerini dört yaşında tek falsosuz çalan dünyanın hayran kaldığı bir kızımız… Ve en nihayet Paris Konservatuvarı’nda dünya çocukları arasında birinci olan ve müzik otoritelerinin hayranlıklarını gizleyemedikleri…
Bird lakaplı Charlie Parker’la verdiği konserden sonra, trompetçi Dizzy Gillespie’nin kulisteki esprisi caz tarihine geçmişti. Lee Konitz’i gösterip, Parker’a “Bu genç adam sahnede seni parçaladı” demişti Gillespie. “Kuşu parçalamak” sonraki yıllarda cazda deyime dönüştü. Parker’ın üslubundan etkilenmeyip, kendi sesini yaratan nadir alto saksofonculardan Konitz, aradan geçen 50 yılda emprovizasyondaki yaratıcılığından, maceracı ruhundan bir şey kaybetmedi. Albümlerinin sayısı 200’ü buldu. 2007 Ekimi’nde 80’inci yaşgününü Amerika ve Avrupa’da bir dizi konserle kutlayan Konitz “Hâlâ yayımlanmayı bekleyen 11 albümüm var” diyor. İstanbul’da konser vereceğini öğrenince, turne için gittiği Almanya’da bir otel odasında yakaladık, 35 dakikada 80 yılın bilançosunu çıkarmayı denedik. Son yıllarda hakkınızda…
İdil Biret’in 23 yıllık süreçte kaydettiği Beethoven kayıtlarından 2009’da 19 CD’lik külliyat hazırlanmıştı. 2020’de, bestecinin 250’nci doğum yılı vesilesiyle bu külliyattan 5 CD’lik “Best of Beethoven” seçkisi yayımlandı. 2020 Mayısı’nda Türkiye’de, temmuz ayında dünyada yeni “Diabelli Varyasyonları” kayıtları piyasaya çıkacak. Biret “Bana kalsa birçok eseri hayatım boyunca tekrar tekrar kaydederim. Beethoven’ın sonatları, konçertolarını altı ayda bir yeniden kaydedebilirim. Çünkü dünyama sürekli yeni ayrıntılar giriyor, yeni keşifler yapıyorum, vücut kimyam bile değişiyor. Bunlar icraya yansıyor” diyor. Neden böylesine dev müzikal külliyatlar hazırlıyorsunuz? Bir müzik coğrafyasının tüm kalelerini fethetme arzusu mu size bu enerjiyi veren, eğitimci gibi düşünüp müzikseverlere derli toplu bilgi sunma…
1933 Haziranı’nda İstanbul’a gelip konser veren Alman film oyuncusu ve şarkıcı Evelyn Holt, konserlerinde Necip Celal Andel’in tangolarından “Mazi”yi de seslendirmişti. Bu vesileyle Hold ile tanışan Andel üçüncü ve son görüşmelerinin ardından “Özleyiş”i bestelemişti. Eserin öyküsünü yıllar sonra anlatmıştı… Güzel bir haziran akşamı, çok sevdiğim İstinye’deyim. Odamda yalnızım. Gündüz boğucu bir sıcak vardı, buna rağmen fazla çalışmıştım. Fakat bir türlü kemanımı bırakamıyorum. Henüz çalıp bitirdiğim Beethoven’ın Fa majör Romans’ının harikulade akıcı melodisi zihnimde dolaşıyor, balkona doğru yürüyorum. Çökmeye başlayan alaca karanlık ve suların sahili hafif, hafif kucaklayışı… Boğaziçi’nde akşamlar, bilhassa İstinye’de fevkalâde güzel olur. Bir şiir kadar güzel. Tâ uzakta…
Sabahat Akkiraz, erkek âşıklar diyarında kadın duyarlılığıyla söyleyen bir kadın âşık. Müziğe, yaşama, insanlığa en çok da türkülere âşık. 50. yılını konserlerle, yalnızca 2020 adet çıkarılan özel bir plakla kutluyor. 50 deyince… 12 yaşında ilk plak sözleşmesini yaptığını anımsatayım hemen. Yıl hesabı oradan, dolayısıyla, yürüyecek daha uzun bir sanat yolu var. Türküleri dünya müziği yapma hayali var ki bugüne dek gitmediği pek az ülke kaldı. Akkiraz “Çocuklarımıza türkülerimizi dinletelim” diyor. 50. yılın nasıl bir heyecanı var? Bir muhasebe yapıyor musunuz? – Güzel bir sanat yoluymuş… “50. yılım” dediğimde, herkes “aaa çoğu insan hayal edemez bile” diyor. Çok mutlu oldum gerçekten.…
1950’li yılların Fatih Noteri Zeki Arif Ataergin ya da geriye bıraktığı 150 civarında şarkısıyla hatırlanan Zeki Arif Bey, kendisi gibi besteci Hacı Arif Bey’in oğluydu. Geleneksel Türk müziğinin popülerleştirilmesine endişeyle yaklaşıyordu. Ölümünden sekiz yıl önce yayımlanan röportajda “Türk müziği, Doğu müziği içinde en gelişkin olanıdır… Hatta müziğimize, çeşni, usul bakımından Batı müziği dahi erişemez” diyor. Saf su (Odistile) damlaları gibi temiz ve berrak bakışlara malik bir çift göz; kavisli kaşlar; yorgun hareketli kaim göz kapakları “iri bir gövde üzerinde duran geniş alınlı, düz sert saçlı, sarkık gerdanlı, daima aralık duran etli dudaklı bir baş.” Zeki Arif Ataergin’in ilk bakışta dikkati…
Geleneksel Türk müziğini Batılı yaklaşımla ele alan, popüler şarkılarını piyano başında besteleyen Neveser Kökdeş bu tavrı nedeniyle zaman zaman eleştirilmiş ve dışlanmıştı. Hatta Mesut Cemil’in İstanbul Radyosu’nun müdürlüğünü üstlendiği ve yayına kalite getirmek amacıyla standartlar koyduğu dönemde mikrofona çıkması engellenmişti. Kökdeş, ölümünden dokuz yıl önce yayımlanan röportajda İsmail Dede Efendi’nin bile vals bestelediğini hatırlatıyor, değişimin anlayışla karşılanmasını talep ediyor. Senenin en güzel şarkıları arasında yer alan “Sevmek Seni Suç İse” bestesinin elemli sanatkarının evindeyim. O, kendi dünyasında… Odası onun indinde bomboş… Kimse yokmuş gibi… Ne ben ne fotoğrafçı ne gazeteci… Kimse! Pedalı bozuk piyanosunun başına geçmiş 19 yaşındaki kızların heyecanıyla…
1948 yılında, 76 yaşında hayata veda eden Rakım Elkutlu geriye 444 eser bırakmıştı. “İzmirli Neyzen Hoca Mehmet” kendisini ayin bestekarlığının son temsilcisi olarak değerlendiriyordu. Hayatının son yıllarında Münir Nurettin, Safiye Ayla gibi dönemin ünlü ses sanatçılarınca seslendirilen şarkılarıyla şöhrete kavuştu. Ölümünden altı yıl önce yapılan bu röportajda geleneksel Türk müziğinin önemli birçok bestecisi gibi enstrüman çalmadığını, şöhrete kavuşan şarkılarını özel bir formülle yazdığını anlatıyor. Piyasada halkın dilinden düşmeyen, çok sevilen, her yerde, her fırsatta ve her gece radyoda çalınıp söylenen en güzel alaturka şarkıların hiç tanınmayan bir bestekârı var! Münir Nurettinler, Safiyeler (Ayla), Muallâlar (Mukadder), bu vadide tanınmış daha…
20. yy başında İstanbul’da yaşayan mütevazı gümrük memuru Mehmet Yürü ut alıp kendi çabasıyla öğrendi. Nushi Dede’den ders aldı ve beste yapmaya başladı. “Açmam, açamam”, “Kır atıma bineyim” gibi hemen popüler olan, kendi ömründen uzun yaşayan pek çok eser yazdı. 1952’de, ölümünden 9 ay önce, yayımlanan röportajda “50 yılda 1000 şarkı yazdım” diyor. Bu ismi herhalde duymuşsunuzdur: Nasibin Mehmet. Radyo zaman zaman onun eserlerini çalar. Mesela şu “Kır atıma bineyim”, “Açmam, açamam” gibi besteler hep onun eserleridir. Bugün Beyoğlu’nun mütevazı saz salonlarının birinde geceleri ut çalmakta hayatını kazanan bu emekli alaturka üstadına şimdiye kadar kaç şarkı bestelediğini soruyorum. “binden fazla”…
