20.yy’ın ilk yarısında, geleneksel Türk müziğinin önde gelen kemancılarından Enise Can, radyonun ilk kadrosunda yer almış, saygın isimlerle çalışmıştı. Vefatından 12 yıl önce, 67 yaşında hayat öyküsünü anlatıyor. Türk müziğine yarım asırdan fazla hizmet etmiş, sayısız talebe yetiştirmiş çok kıymetli bir sanatkâr: Kemani Enise Can. Hâlen Çiftehavuzlar’daki evinde asude bir hayat geçiren kıymetli sanatkârla karşı karşıyayım: Sanat hayatınız ve birkaç hâtıra? – 1896 senesinde İstanbul’da doğmuşum. Küçük bir dükkân ile, maişetini temin eden mütevazı bir ailenin evlâdıydım. Sekiz yaşımda ilk olarak, redingotu, karakter ve iç âlemiyle tam bir İstanbul efendisini temsil eden ve Kadıköy semtinde ut, keman dersleri veren Setrak…
Yazar: Editör
Tırnova doğumlu Tanburacı Osman Pehlivan, 1920’lerde caz modası yaygınlaştığında Türk halk müziğinin adeta buhran yaşadığını anlatıyor. 1930’lu yılların kültür politikalarıyla durumun değiştiğini belirtip “Göreceksiniz ki, yakın zamanda bu halk musikisi cazbandın papucunu dama atacaktır” diyor. Ne gezersin bu dağlarda? Bu dağlar bizim güzellerin dağıdır… Radyo stüdyosundayız. Meşhur sanatkâr Tanburacı Osman Pehlivan mikrofonun önünde radyoya yeni konulan harikulade nefis halk türküleri okuyor ve çalıyor. O Erzurum mayesini çalarken Mesud Cemil gözlerini kapıyor: – Harikulade… diyor… Hakikaten de harikulade… Bu dağlar bizim güzellerin dağıdır… Osman Pehlivan’ın uzun palabıyıkları var. Son derece içli şeyler çalmasına rağmen dehşetli şen bir adam… Mikrofonun önünde zaman…
Türkiye’nin Avrupa’da konservatuvar eğitimi alan ilk kadın konser piyanisti Ferhunde Erkin, uzun yıllar Ankara Devlet Konservatuvarı’nda öğrenci yetiştirmişti. 1967’de emekli olduktan birkaç ay sonra hayatını ve müzik serüvenini anlatmıştı. Müzikseverlerin çok iyi tanıdıkları konser piyanistlerinden, Ankara Devlet Konservatuvarı’nın değerli öğretmenlerinden Ferhunde Erkin, 36 yıl, 7 aylık bir çalışmadan sonra, geride bıraktığımız yılın 11. ayında emekliliğini isteyerek öğretim üyeleri arasından ayrıldı. 1909’da doğan ve küçük yaşta müzik eğitimine başlayan Ferhunde Remzi, Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ni bitirdikten sonra Leipzig Konservatuarı’na girmiş, orada gördüğü üç yıllık öğrenimden sonra mezun olarak yurda dönmüş ve bundan 36 yıl 8 ay önce, Ankara Devlet Konservatuarı’nın çekirdeği…
1996’da piyanist Ayşegül Sarıca, Ankara’da Bilkent Orkestrası eşliğinde Schumann’ın konçertosunu yorumlar. Konserden etkilenen müzik yazarı Ahmet Say, ertesi gün sanatçıyla yaşamı ve yarım yüzyıllık müzik serüveni üzerine konuşur. Sanat serüveninizi dikkatle izleyenlerin kafasından hep şu soru geçmiştir: derler ki Ayşegül Sarıca, piyanist olarak uluslararası kariyerini geliştirirken, bir yandan da “örnek aile”nin bireyidir, örnek bir anne, örnek bir eş olmuştur… Bütün bunları nasıl gerçekleştirmiştir Sarıca? – Karşılıklı anlayış sayesinde. Eşimden ve çocuklarımdan hep anlayış, saygı, özveri gördüm. Birbirimize daima yardımcı olduk… Yaşama sanatını çocukluğumda kavramıştım Eşiniz Nejat Diyarbakırlı bir sanat tarihi profesörü… Bu yönüyle sizi daha iyi anlamıştır… – Önce insan…
Halk müziği araştırmacısı, eğitimci Sadi Yaver Ataman kurduğu korolar ve radyo programlarıyla türkülerin belirli standartlar içinde seslendirilmesi geleneğini başlatmıştı. Halk ezgilerinin ses zenginliğinin artırılması yolunda çaba vermişti. 70 yıl önce yayımlanan bu röportajda, 44 yaşındaki Ataman müziğe bakış açısını aktarıyor. Tek sazla bile çok sesli müzik yapılabileceğini savunuyor. “Divan müziği devrini doldurmuştur, müzeliktir” diyor. Ataman 1994’te 88 yaşında hayata veda etmişti. Elindeki sazına son bir mızrap darbesi vurduktan sonra “İşte bütün hayatım, bu halk sazından çıkan nağmelerle dolu” dedi. O, sazını seyrediyordu; ben de kendisini… Gözlerindeki parlak ışıklar, alnının üstünde yükselen gür saçlarının beyazlığını unutturuyordu. İçinde bulunduğumuz alelâde bir…
“Yaslı Gittim Şen Geldim” marşının bestecisi Leyla Hanım, aynı zamanda ressam ve şairdi. Babasının üst düzey bürokrat olması nedeniyle sarayla yakın ilişkisi vardı. Piyanoyu Matmazel Terez’den, resmi della Suda’dan, güzel yazıyı Kandiyeli Esat’tan öğrenmişti. 1936’da, 87 yaşında hayata veda eden Leyla Saz, otobiyografisini yazmaya başlamış, fakat yarım kalmıştı. Doğumum 1845-1850 sırasındadır zannederim. O vakit ki âdet üzere dadılar; sütnineler ve kadınlarla büyümüşüm. Pederim merhumun hekimbaşılığı münasebetiyle dört yaşındayken, Münire Sultan merhume saraya aldırmış. O vakitten beri orada geçen olayları da sırası düştükçe yazacağım. Okumaya kimden başladığımı bilemiyorsam da, geçen Bosna ihtilalinde merkez naibi bulunan Ömer Efendi’den biraz, biraz da pederimin…
2013 Kasımı’nda BBC Müzik 100 ünlü kemancıya 20’nci yüzyılın en büyük 20 virtüözünü sormuştu. Listenin 18’inci sırasındaki isim 48 yaşındaki Alman kemancı Frank Peter Zimmermann’dı. Modern yorumcunun besteciye, esere göre kılıktan kılığa girmesi gerektiğini savunan Zimmermann 1984’te Württemberg Oda Orkestrası’yla kaydettiği Mozart konçertolarıyla şöhrete kavuşmuştu. Moritzburg’daki evinde sorularımızı yanıtlayan Zimmermann, konçertolara yaklaşımının geçmiştekinden çok farklı olduğunu söylüyor. Aynı orkestrayla turneye çıkan kemancı “İstanbul dahil bir dizi konser verdikten sonra bu konçertoları martta yeniden kaydedeceğim” diyor. Sokak müzikçilerinin bile web sayfasının olduğu bir çağda neden internette görünmek istemiyorsunuz? – Kesinlikle hiç ilgimi çekmiyor internet. Ben farklı bir çağa aitim. Kendimi…
Udi Yorgo Bacanos, çocuk yaşında sahneye çıkmış sonrasında virtüözitesini geliştirerek sürdürmüştü. 1917’de piyanoyu geleneksel Türk müziğine sokmayı denemişti. 50 yaşında yapılan röportajda kısaca hayatını anlatıyor. Assolistlerin “vazgeçilmez” ud üstadı Yorgo Bacanos, sahnede sanatını icra ederken hayli ağırbaşlı olmasına karşılık, özel hayatında son derece neşeli, hoşsohbet bir sanatçıdır… Nitekim Bacanos Apartmanı’ndaki sohbetimize daha yeni başladığımızda, ailesinden söz ederken; – Dedem, dedi, klârnet çalardı… Lavtacı Lambo Efendi pederimdi. Kemençeci Aleko (“Gel ey denizin nazlı kızı”nın unutulmaz bestecisi) ağabeyim. Paraşko, dayımın oğludur. Eee armut dibine düşermiş… Ben de küçük yaşta uda gönül verdim. Gözümü hayata açtığım gün, kulağımı da Türk musikisinin nefis nağmelerine…
1989 yılında şair Ece Ayhan, şan sanatçısı Mesut İktu ile mülakat yapar. Ayhan, sorularında İktu’dan daha fazla konuşur ve birbirinden şaşırtıcı öyküler anlatır. Bu arada şiirinden Usmanbaş’ın bestelediği Bakışsız Bir Kedi Kara’ya neden ilgi duyduğunu, neden ilk seslendirmesini yaptığını sorar. Mülakatın sonunda ise İktu, Ayhan’ın “serbest” tavrına uyar, konuşmasını şöyle bitirir “Dinar Bandosu’nda flüt çalmak isterdim!” Zaten de kış! Bilirsiniz, Franz Schubert’in Winterreise adlı bir lied’ler yapıtı vardır. (Az kaldı, ‘yapıt’ sözcüğü yerine ‘albüm’ yazacaktım; bence İkinci Yeni de ancak Nazım Hikmet’le birlikte düşünülecek iki şairden biri olan ’Sıkı Şairler’den Turgut Uyar’ın bir şiirinin ‘sanki kuşlar albümünden bir maden’ son…
“Sevdamızı, üzüntümüzü, neşemizi, kederimizi anlatır türküler” diyor İzzet Altınmeşe. 74 yaşında ve hayatının yaklaşık 60 yılı türkü söyleyerek, derleyerek geçmiş. Türkülerin söylenmediği bir Türkiye’yi hayal bile edemiyor: “Memleket olmaz o zaman zaten. Bir dağ varsa, ağaç vardır, taşı toprağı vardır, koyağı, pınarı vardır. İnsan varsa, onun da duyguları, hayatı vardır. Türküsü mutlaka vardır. Ezgilerle insan iç içedir…” Ülkenin her tarafında çok seviliyorsunuz. Ünlü bir sanatçı için normal sayılabilir. Ancak bunu sağlamak da kolay bir şey olmasa gerek. Kaç defa şahit olduk ki sizi görenler hemen koşup sarılıyor, çok sevdiklerini söylüyorlar. Estağfurullah, demek onlar güzel ki, güzel bakıyorlar ki bizi…
