1936’da Hitler iktidarından kaçıp Türkiye’ye gelen kemancı, viyolacı Walter Gerhardt, Ankara Devlet Konservatuvarı’nda ders vermiş, bir Türk sopranoyla evlenmiş, Suna Kan’ın öğretmenliğini yapmıştı. Gerhardt, 1942’de yapılan röportajda Türk bestecilerini de değerlendirmişti. Walter Gerhardt, Saray Sineması’nda unutulmaz bir keman konseri verdikten sonra Ankara Devlet Konservatuvarı’ndaki vazifesinin başına döndü. Kemanındaki iktidar kadar sosyal terbiye ve sanat olgunluğuna sahip bulunan değerli sanatkar gayet samimi bir uslupta ve fevkalade güzel bir Türkçe telaffuzla “Altı senedir Türkiye’de bulunuyorum” diyordu… “Bu sürede Türklerde gördüğüm eşsiz özellikler beni çok Türkleştirdi. Diğer Avrupalı arkadaşlarıma nazaran Türklerin sosyal bünyesine en çok nüfuz eden ben oldum ve bugün kendimde adeta…
Yazar: Editör
1964 yılında, 30 yaşına yaklaşan Suna Kan yurtdışındaki konserlerini sürdürürken diğer yandan fırsat buldukça Sinop’tan Tatvan’a Türkiye’nin dört bir yanına gidip çoksesli müziğin yayılmasını sağlamaya çalışıyordu. Kan’a göre çağdaş Türk yorumcularının bir diğer görevi iyi ya da kötü ayrımı yapmadan bestecilerimizin eserlerini seslendirmek, onlara şevk vermekti. Son günlerde İstanbul ve Ankara’da başarılı iki resital veren, mayıs ayı içinde de Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) ile Güney ve Orta Anadolu’da turneye çıkacak olan değerli keman solistimiz Suna Kanı’ı Ankara’da, Bahçelievler semtindeki evinde ziyaret ettim. Kemanını itina ile yerleştirirken: – Günde en az dört saat çalışıyorum, dedi. Sabahları çalışırım. Ama her zaman bu…
Elektronik müzikle icracıyı ortadan kaldırıp doğrudan dinleyiciye ulaşmayı hedefleyen İlhan Mimaroğlu, 1972 sonbaharında İstanbul Devlet Operası Müzik Kulübü’nün konuğu olmuştu. Faruk Yener’le söyleşisinde elektronik müziğin avantajlarını ve sorunlarını anlatmıştı. Mimaroğlu “Elektronik müzik bestecinin ortamıdır, icracıya yer yoktur” diyor. Besteci 2012’de 86 yaşında hayata veda etmişti. Faruk Yener: Bugünkü konuşmamızı İlhan Mimaroğlu ve elektronik müziğe ayırdık… İlhan Mimaroğlu: Önce şunu söyleyeyim, çok heyecanlıyım, nefesimi kontrol edemiyorum, bunca senedir konferans veririm, fakat hiçbir zaman Maksim’in sahnesine çıkacağım aklıma gelmemişti. Evet, kaderde bu da varmış. Ne yapalım, herkesin başına gelebilir. Onun için rahat olmanı öğütlerim; çünkü, gerçekten, Zeki Müren bu sahnede çok…
1885’te İngiltere’ye ikinci konser turnesine çıkan Dvorak, Kraliçe Victoria’nın yanı sıra gazetecilerle de bir araya gelmişti. “Kasabın oğluyum, hayvan kesmesini bilirim” diye başlayıp hayatını sansürsüz anlatmıştı. “1841’de Mühlhausen’da, yani Bohemya’da doğdum” dedi Pann (Bay) Dvorak. “Köyümüz Nelahozeves, Prag kentine 30 kilometre uzakta. Ailem yoksuldu. Babam hala hayatta. Kasaptı. Ülkemizde her hancı aynı zamanda kasaplık yapmak zorunda. Çocukluğumdan itibaren ona yardım ettim. Pazardan koyun, öküz seçip öldürmeyi, parçalamayı öğrendim. Aynı zamanda köy okulunda okudum. Şarkı söylemeyi, kemanı, müziğin temellerini orada öğrendim. Bohemya’da her çocuk müzik öğrenmek zorundadır. Yasa bir zamanlar değiştirilmişti, şimdi yeniden uygulamada. Bohemya’daki ulusal müzik yeteneğinin sırrı bence buradadır.…
Piyanist, besteci ve akademisyen İnci Yakar Birol “Kendimi kısaca müzisyen olarak tanımlamayı tercih ederim” diyor. Ekliyor “Geçmişte bestecilik, icracılık gibi sınırlar yoktu. Örneğin Liszt bir yandan besteliyor, diğer yandan icra ediyor ve eğitmenlik yapıyordu. Ben de bunları yapabiliyor olmaktan memnunum.” Piyano eğitimi almak amacıyla girdiğiniz MSGSÜ Devlet Konservatuvarı’nda hangi aşamada ve hangi gelişmeler sonucunda kompozisyon bölümüne yöneldiniz? Eğitiminizi çift dalda sürdürmek size neler kazandırdı? – Öncelikle, okulda dört sesli bir koro kurma vizyonerliğini göstermiş ilkokul müzik öğretmenim Sn. Taylan Aktükün’ü anmak isterim. Bu koroda filizlenen istekle konservatuvara yöneldim. İlk enstrümanım viyolonseldi. O zamanlar solfej hocam İpek Mine Sonakın beni kompozisyon…
Çok kimse, hatta olgun gönüllü saydığımız adamlar bile onu belası çok bir sevgiliye benzetir. Evet, Neyzen, yangın gibi pahalı bir ışıktır. Fakat bu aydınlıkta seyredilen öyle harikalar var ki insanı fedakâr olmaya sürükler. Onun hiddeti başka türlü güzel, bedduası, bühtanı, küfrü, hicvi başka türlü güzeldir. Sazlı sözlü bir topluluktan dönüyordum. Kalamış Koyu’nda sular henüz ağarıyor, yıldızlar soluyordu. Kuşlar da rüzgâr da daha uyanmamıştı. Havada içli bir kubbe hassasiyeti vardı. O kadar ki, ben bile bu tatlı sessizliği bozmamak için, yerlere sert basamaz olmuştum. Sabahı, çiçeklerle yaprakların nasıl gerinerek, gerginleşerek karşıladıklarını, ilk defa o gün gördüm. Her fidan bir buhurdandı. Kızıltoprak’la…
Kemancı Özcan Ulucan ve kardeşi piyanist Birsen Ulucan sahnedeki beraberliklerinin 40’ıncı yılını resital albümüyle kutluyor. “Saga”dan sekiz yıl sonra pandemi koşullarında kaydettikleri ikinci albümlerinde Mozart, Debussy ve Strauss’un eserlerini seslendiriyorlar. Taze yorum arayışının zorlu bir uğraş olduğunu söyleyen Birsen Ulucan “Detaylar üzerine bizim kadar tartışmak pek çok yorumcuya zaman kaybı gelebilir. Yaşanan gerginliği gereksiz bulabilirler” diyor. Birlikte ilk konserinizi hatırlıyor musunuz? Ö.U – Bulgaristan’ın Şumen kentinde, ilk keman öğretmenlerim Zdravka ve Veselin Spirov çiftinin düzenlediği sınıf konseriydi… 8 yaşındaydım, Birsen ise 11. Yıl 1981 olmalı… Heyecanımı ve kardeşimle müzik yapmanın mutluluğunu içimde bir sıcaklık hissi olarak duymuştum. 40’ıncı yılınızı kutluyorsunuz…
Klasik kemençenin 1950’li yıllardaki önde gelen virtüözlerindendi. İstanbul’da doğdu. Ayvalık’ta, çocukluk döneminde kemençe çalmaya başladı. 1942’de girdiği Ankara Radyosu’nda şöhrete kavuştu. Radyo yayınlarının yanı sıra dört çocuk yetiştirdi, pek çok yetenekli gence ders verip müziğe kazandırdı. Virtüözitesiyle tarihe geçtiği halde en sevmediği şey taksim yapmaktı… Kemençeye nasıl başladınız? – Amcam musikiye çok meraklıydı. Zamanın musiki şahısları sık sık evimizde toplanırdı. Öldüyse Allah rahmet eylesin, bir Ziya Bey vardı. Kemençesi pek hoşuma giderdi. Bir gün eliyle yaptığı küçük bir kemençeyi bana getirdi… “Al, bu sana benden yadigar” dedi. İşte o gün bu gün kemençe elimden düşmedi. İlk konseriniz? – İlk konserimi…
Geleneksel Türk müziğinde şarkı geleneğinin ilk önemli bestecilerindendi Hacı Arif Bey. 54 yıllık ömründen geriye kalan eserler yüzyılları aşıp günümüze ulaştı. Ruşen Ferit, saz eseri besteciliğinde yeterli bulmadığı üstadın şarkı bestecisi olarak özelliklerini anlatıyor. “Hacı Arif Bey’in şarkılarında hüzün ve ıstırabın, tazallümün, yalvarmanın ve nihayet ayrılılık hicranı, hüsranının melodi haline getirilmiş birer ifadesidir” diyor. Ankara radyosunu dinleyenler, gün geçmez ki, hoparlörlerinden, onun bir veya iki, hatta bazen arka arkaya üç dört şarkısını dinlememiş olsun. Söz musiki repertuvarımızı teşkil eden eserlerin hiç olmazsa yarısının, bu formda bestelenmiş eserlerden ibaret olduğu düşünülürse, Haşim Bey, Rıfat Bey, Hacı Faik Bey, Medeni Aziz Efendi,…
Adnan Saygun’un son öğrencilerinden Hasan Uçarsu, “Daha çok beste, daha çok müzik” yaklaşımıyla yola çıkıp 20’li yaşlarda önde gelen ulusal kompozisyon yarışmalarında kazandığı ödüllerle dikkat çekmişti. Kısa ve yoğun orkestra eserlerinin yanı sıra çeşitli formlarda yazdığı oda müzikleri yurtdışında da alkışlanmış, Yo-Yo Ma gibi önemli virtüözlerce seslendirilmişti. Uçarsu, 50’li yaşlarında koro, orkestra ve solistleri kullandığı uzun, görkemli eserlere yöneldi. 2018’de “Troya’dan Çanakkale’ye” başlıklı oratoryosunu, 2020’de Beethoven’ın anısına “Toprak Sever İnsanları Birer Birer”i tamamlayıp cumhurbaşkanlığının talebiyle AKM’nin açılışı için Sinan operasını yazdı. Fırsatlar ve sağlığı elverdiğince opera alanında çalışmayı sürdüreceğini söyleyen Uçarsu, “Hedefim genç bestecileri daha çok yazmaya teşvik etmek” diyor.…
