Lübnanlı udi Rabih Abou Khalil, şöhrete ulaştığı 1990’larda müziğini Jazzman’e anlatıyor. Arap – Batı sentezi yapmak gibi bir endişeniz var mı? – Bestelerken kullandığım öğelerin hangi kaynaktan olduğunu düşünmüyorum. Arap kökenli, klasik kökenli olabilir. Çağdaş Arap müziği üretmenin peşinde değilim. Kendi müziğimi çalıyorum. Melodiyle ritm arasına Arap ezgileri kendiliğinden giriyor. Ritme nasıl bir fonksiyon yüklüyorsunuz? – Vurgusu, amacı, anlatımı açısından Batı müziğinden farklı. Ritmin vuruş ölçüsünü sayma sorunu yok, sürekliliği sağlayan melodi. Grup üyeleri istedikleri ritmik hattı izleyebilir. Çabuk değişen ritmik varyasyonları tercih ediyorum. Bu da benim geliştirdiğim ritmik bir uyumu oluşturuyor. Uyum grup ruhunu da yaratıyor. Müzikal…
Yazar: Editör
1936 Kasımı’nda Ankara’yı ziyaret eden Bela Bartok üç konferansın yanı sıra Halkevi’nde bir de konser vermişti. Öncesinde, kuliste gazeteci Selçuk Galip’in sorularını yanıtlarken Anadolu türkülerinin çok zengin bir ilham kaynağı olduğunu söylüyordu… Kıymetli Macar sanatkarı Bela Bartok’un Ankara’da bulunması bana musikiye dair çok kıymetli bir mülakat yapmak fırsatını vermiş oldu. Zevkini hala hissettiğim bu konuşmanın basit ve fakat ruhlu havasını hiçbir zaman unutmayacağım. Havaların fena gitmesinden olacak, sanatkar son günlerinde biraz rahatsızlanmıştı. Bundan çok müteessir olmuştum. Kendisiyle konuşmak ve bütün dünyanın alkışladığı bu musiki dahisini halkımıza tanıtmak istiyordum. Bu arzumu ilk defa kıymetli müzisyenlerimizden Bay Adnan’a açtım ve tavassutunu istedim.…
Türk Beşleri’nin ardından gelen ikinci kuşak bestecilerimizden Ferit Tüzün, Midas’ın Kulakları, Esintiler, Türk Kapriçyosu gibi birbirinden renkli eserler yazdıktan sonra, olgunluk çağına adım atarken, 1977’de, 48 yaşında hayata veda etmişti. 40 yaşında yapılan bu röportajda içten bir ifadeyle ilk senfonisinde saçmaladığını, uzun eser yazmak istemediğini anlatıyor. Ne zaman, nerede doğdunuz, çocukluğunuz nasıl geçti? – 24 Nisan 1929‟da İstanbul’da doğmuşum; Eyüp’te. Ben daha altı aylıkken babam Kınalıada İlkokulu’na başöğretmen tayin edilmiş, ailecek adaya geçmişiz. Babamı çok erken kaybettik; altı yaşımdaydım. İlkokulu babamın okulunda bitirdim, ortaokulu Heybeliada’da bitirdim. Ondan sonra kendi isteğimle Ankara’ya geldim ve Atatürk Lisesi’ne devam ettim. O zamana kadar…
Hattat, matbaacı ve müzik tutkunu bir babanın oğlu. 10 yaşında Tunus Ulusal Konservatuvarı’nda ut öğrenimine başladı. Üstad Ali Sriti’yle dört yıl eser geçti. Klasik formları araştırdı. 1990’da, kasedi kıta aşıp, Almanya’ya, ECM Records’un sahibi Manfred Eicher’e ulaştı. Jan Garbarek (Madar), John Surman (Thimar) gibi caz ustalarıyla yaptığı albümler büyük yankı uyandırdı. 2000 Nisanı’nda Brahem Avrupa turnesine çıkmıştı. Akbank Caz Festivali’nde Türkiye’deki ilk konserini vereceğini öğrenince peşine düştük. Lizbon’da vereceği konser öncesinde, tam otelden çıkarken yakaladık. Çevirmen arkadaşım Savaş Özbey’le soru yağmuruna tuttuk. İlk büyük yankı uyandıran CD’niz Conte de L’incroyable Amour (1991) için Tunus’tan kalkıp, Türkiye’ye geldiniz ve birlikte…
Besteci İlhan Usmanbaş, 1982 yazında viyolacı ve eleştirmen Adnan Benk, şair Edip Cansever, Tuğrul Tanyol ile bir araya geldi. Çağdaş anlatım biçimleri, edebiyat-müzik, Türkiye’deki müzik sorunları üzerine konuştu. Kitap boyutuna ulaşan mülakat Çağdaş Eleştiri dergisinde 25 sayfaya sığdırılabildi. Bu söyleşide Usmanbaş, bestecinin icracı ve toplumla arasında oluşan duvarı kaldırmak amacıyla adım atması gerektiğini savunuyor. “Tek çıkış noktası: bestecilerin sadece birtakım yollar göstermekle yetinmeleri. Çocuklarca ya da o işin içine girebilecek kadar kendisini çocuk hisseden büyümüş amatörlere bile çıkarılan bazı seslerin geçer olabileceğini kanıtlayan birtakım örnekler var” diyor. Adnan Benk: Besteciliğe başladığın yıllarda, senden önceki kuşak bizde Batı müzik geleneğini…
Besteci, eğitimci İlhan Usmanbaş, 2021’de 100’üncü yaşını kutluyor. Polonya’daki Wieniawski Uluslararası Kompozisyon Yarışması’nda kazandığı birinciliğin ardından 47 yaşında Varşova’da yapılan röportajda bir kompozisyona başlayıp bitirmeyi “boşluğa atlamak” olarak değerlendiriyor. Türk müziği açısından gençlerden umutlu olduğunu belirtiyor. Geleceği için dilekte bulunuyor: “Özlemim durgunlaşmamış bir ihtiyarlıktır.” 1966 Martı’nda Polonya’nın Poznan şehrinde düzenlenen Wieniawski 3. Uluslararası Kompozisyon Yarışması’nda birincilik ödülü kazandınız. Bu yarışmaya 22 ülkeden 44 kompozisyon gönderildi. 1955’deki ilk kompozisyon yarışması ile 1962’deki ikinci yarışmada büyük ödül verilmemişti. Şimdiye dek üç kez yapılan yarışmada ilk kez siz birincilik aldınız. İkincilik SSCB’den İgor Kowacz’a, üçüncülük Çekoslovakya’dan Jan Kapr’a nasib oldu. Uluslararası önemli bir…
Ergican Saydam hukuk öğreniminin yanı sıra İBK’da Ferdi Statzer’le çalışmış, mezuniyetinin ardından Münih’te eğitimini sürdürmüştü. Piyanistliğinin yanı sıra uzun yıllar eğitimci, radyo yayıncısı olarak kültüre hizmet etti. 1987’de yayımlanan röportajda, müziği, tiyatroyu üç büyük kentin ötesine taşıyıp tüm ülkeye yaymadıkça kültür savaşında başarılı olunamayacağını savunuyor. Türkiye’de çoksesli müziğin geçmişinden biraz söz eder misiniz? – Çoksesli müzik, bizde yeni bir olgu. Abdülmecid Han’la başlıyor. Yani, Osmanlı’da Batılılaşma eğilimleriyle. Ama saraylarda, çok küçük bir zümreye dönük kalıyor. Cumhuriyetle birlikte Atatürk’ün bunu halka yaygınlaştırmaya çalıştığını izliyoruz. Musiki Muallim Mektebi, Ankara Devlet Konservatuvarı açılıyor. İstanbul’da Darüleytam konservatuvar oluyor. Atatürk, çoksesli müziği, kendi kültür politikasının…
Bülent Tarcan, 1958’de Ayla Erduran için keman konçertosu yazıp sanatçıya teslim etmişti. Uzun yıllar seslendirilmeyip notaları kaybedilen eseri 1968 ve 1973’te gözden geçirip Adnan Saygun’a ithaf etmişti. Eser o yıl, ilk İstanbul Festivali’nde seslendirildi. “Konçerto senfoni kadar çalışma gerektirir, bitirirsiniz sonra oturup çalacak solist beklersiniz” diyen besteci eserini anlatıyor… Eserin nasıl doğduğunu açıklar mısınız? – Bu konçerto sipariş üzerine bestelenmiştir. 1971’de kültür hizmetleri arasına müziği de katan Akbank, bazı bestecilerimize değişik türde eserler ısmarlamış, bu arada benden bir konçerto talep edilmişti. Konçertonun belli bir çalgı için yazılması bahis konusu olmuş muydu? – Hayır, bana bırakılmıştı seçim. Tabii ben de kendi…
Memleketimizin en kıymetli keman üstatlarından bestekar Cevdet Çağla ile Ankara Radyoevi’nin çalışma odalarından birinde baş başayız. Değerli sanatkar müziğe başlamasını şu şekilde anlatıyor: “Babam topçu kaymakamı olduğu halde müziğe ve resme karşı büyük yeteneği vardı. Gayet iyi resim yapar ve gayet güzel keman çalardı. Annem ve kardeşlerim de piyano ile ud çalardı. Böyle bir musiki havası içinde benim de musiki ile uğraşmamam imkansızdı. İlk müzik terbiyesini babamdan aldım. 6 yaşında derse başladık. Meşhur Musullu âma Hafız Osman komşumuzdu. Benimle alakadar oldu. Kendisinden bir hayli istifade ettim. Kemanla 43 sene Bundan sona alafrangaya başladım. Andoniadis’ten keman dersi alıyordum. Fakat bütün aile…
Macaristan’da konservatuvar eğitimi aldıktan sonra doğduğu şehre dönüp İstanbul Opereti’nde sahneye çıkmış, 1921’de Batı eserlerini sahnelemek üzere Sahir Opereti’ni kurmuştu. Sahnede 37’nci yılını kutlarken yapılan bu röportajda “1 Eylül 1921’de Sahir Opereti ismiyle ilk Garp operetinin temellerini attım. İlk eser Grof Rinaldo’ydu” diyor. Türkiye’de Batılı anlamda ilk operet sanatkarı Cemal Sahir’in 37’nci sanat jübilesine gidemedim. Koltuklar dolu muydu, boş muydu bilmem… Fakat zavallı sanatkarın “jübile” bahsinde talihi hiç yaver gitmemiş. 25’inci sanat jübilesi 2. Dünya Savaşı’nda pasif savunmaya rastlamış. Tiyatronun semtine kimse uğramamış, dışarıdaki ışıklar gibi sanatkarın da talihi kararmış. Jübileyi aynı senenin 15 Mayıs’ında tekrarlamışlar. Fakat bu da İstanbul’un…
