Saz sanatçısı, eğitimci, derlemeci Nida Tüfekçi, 25 yaşında yapılan ilk röportajlardan birinde Yozgat’tan radyoya uzanan müzik serüvenini Muzaffer Sarısözen’le ilk radyo konserini anlatıyor. Habersizce gittiğimiz mütevazı evinde, bizi sazı ve daima gülen yüzüyle karşıladı: — Buyurun, dedi. Bir acı kahvemi için evimde! Sonra da, anlatmasını rica ettiğimiz hayatını nakletmeğe başladı: — 1929 yılında Akdağmadeni’nde (Yozgat) doğdum. Kasabamız, etrafı ormanlarla kaplı şirin bir beldedir. Yeşil Bursa’nın sanki bağrından kopmuş, ikiz kardeşi gibidir. Babamın sazından dökülen saf, temiz ve içli Anadolu türkülerinin nağmeleri arasında büyüdüm. Daha o sıralarda kulağıma dolan sazın yanık sesi, hayatımın tek yolu oldu. Ben, o zamanlar henüz…
Yazar: Editör
Sosyalist görüşleri nedeniyle 1952’te tutuklanan, Ankara Devlet Operası’ndaki görevinden çıkarılan basbariton Ruhi Su, bu tarihten sonra kendisini tamamen türkülere adamıştı. 1985’te, 73 yaşında hayata veda ettiğinde geriye 16 adet 45’lik plak, 11 uzunçalar ve çağdaş ozanların şiirlerinden bestelediği birçok türkü bıraktı. BBC Türkçe Yayınlar Servisi’nden Aylin Yazan, kurumun arşivinden, 1977’de yayımlanan kısa röportajı çıkardı ve Ruhu Su’nun ölümünün 30’uncu yılında Arşiv Odası programında yayımladı. Ruhi Bey, yurtdışına ilk çıkışınız mı, yoksa İngiltere’ye ilk gelişiniz mi? -Altı ay önce Almanya’ya gitmiştim. İngiltere’ye ilk kez geliyorum. Almanya’ya gidiş nedeniniz? -Akademikerler Derneği ile Berlin Kreuzberg Belediyesi Sanat Dairesi’nin ortak düzenlediği “Nazım Hikmet’in…
Zülüf dökülmüş yüze, Karadır bu bahtım kara, Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca, Mühür gözlüm, Kar mı yağmış yüce dağlar başına, İki büyük nimetim var, Zahidem, Kar yağar kar üstüne, Dane dane benleri var, Kara gözlüm efkarlanma, Ne güzel yaratmış seni yaradan, Acem kızı, Neredesin sen, Kaşların karasına, Bir ayrılık bir yoksulluk, Kar yağdırdın başa Leylâ.. Her biri dilimizde yer etmiş, gönüllerimizde taht kurmuş bu eserler, “Bozkırın tezenesi” Neşet Ertaş’ın yüreğinden kopup gelen, birbirinden güzel türküler. Önceleri radyoda dinledik, sonra plağını çaldık, kasetini ve derken cd olarak takip edip ettik. Nerede çalıp söylüyorsa oraya yetişmeye çalıştık, konserlerine gittik. Sazı ve…
Klasik Türk Müziği’nin gelmiş geçmiş en büyük ustalarından Tanburi Cemil Bey, 30’lu yaşlarda klasik kemençeyi keşfedince tanburu bir kenara bırakmıştı. Şimdi bu çalgı genç bir müzikçinin elinde yeniden parlıyor. Konservatuvarda 10 yılını kemençeye vakfeden Derya Türkan, 1980’lerde Necdet Yaşar – Niyazi Sayın ikilisinden esinlenerek okul arkadaşı tanburcu Murat Aydemir’le Ahenk ikilisini oluşturmuştu. İlk albümleri Ahenk, 1997’de önce ABD’de yayımlandı. Ahenk II, 2006 Kasımı’nda yine ABD’de piyasaya çıktı. Türkan’ın ünlü Fransız kontrbasçı Renaud Garcia Fons’la kaydettiği, ders niteliğindeki “Minstrel’s Era” ise Türkiye’de yayımlandı. Ahenk ikilisinin o günlerde İstanbul’da vereceği “Nadide Makamlar” başlıklı konseri vesile bilip, Derya Türkan’la enstrümanını ve müzik serüvenini…
Meral Uğurlu, Türk Müziği’nde klasik üslubun kadın seslerindeki en önemli temsilcisi. Hatta kimilerine göre tek temsilcisi. Zor bulunan albümleri, elden ele dolaşan eski radyo kayıtları icrada, üslupta referans kabul ediliyor. Son yıllarda konserlerini iyice azaltan sanatçı, 2006’nın ocak ayında Klasik Türk Sazları Beşlisi eşliğinde İstanbul’da bir konser verdi. Bu vesileyle dünü bugünü konuştuk. Klasik Türk Müziği adıyla bugün piyasada pazarlanan müzik Uğurlu’yu hem öfkelendiriyor hem de utandırıyor. “Musiki öyle dejenere oldu ki, bu ortamda kendimi yapayalnız ve çırılçıplak hissediyorum” diyor. Paris’te alışveriş için Dior mağazasını yarım günlüğüne kapatmak, “Divamız 5 kürk aldı, üçünü hediyelik paket yaptırdı” gibi haberlerlerle basın gündemine…
57 yaşında felç geçiren besteci Sadettin Kaynak hayatının son 9 yılında hep ölümü bekledi. O gün geldiğinde mezarının başında iki kadın gözyaşı dökmüştü: “Hatıralarımın en renkli sayfası” dediği Safiye Ayla ve bakıcısı Gülfiye… Karalar giymiş iki kadın, ıslak, taze toprağın üzerine birer demet kış çiçeği bıraktı. Beyaz mermer taşa kazılmış yazıya, bir cümle boyu göz attılar: “Sultenselim Camii Şerifi Başimamı ve Sultanahmet Camii Şerifi İkinci imamı ve hatibi meşhur bestekâr Hacı Hâfız Sadettin Kaynak’ın ruhuna fâtiha. 1895-1961”. Ellerini göğe doğru açtılar, bir Fatiha süresi öyle kaldılar. Gözlerinden birer damla yaş, kış çiçeklerinin üzerine düştü. Sonra dualar, tarihler, ağıtlar yazılı…
Akademisyen, koro şefi, kanun virtüözü, besteci Ruhi Ayangil tüm konservatuvarların derhal kapatılması gerektiğini söylüyor. Başbakan Erdoğan’a bu konuda mektup yazan Ayangil’in gerekçesi, eğitim kurumlarının cepheleşerek yenilikçi özelliklerini yitirmesi, kaynak israfına dönüşmesi. “Hepsi lağvedilsin, yerlerine ut, ney, tambur gibi geleneksel çalgıların piyano, keman, çello gibi Batı çalgılarıyla öğretileceği ulusal konservatuvarlar kurulsun” diyor. Çalışmalarınıza bakıldığında, Cemal Reşit Rey’in öğrencisi olduğunuz halde Hasan Ferit Alnar’ın eserleri üzerine yoğunlaştığınız görülüyor. Neden? – Dışlanan, yok sayılan Alnar manevi hocam, kader ortağım. Moderniteyi, kanun çalmayı ondan öğrendim. Eserlerindeki asil başkaldırısından feyz aldım. Ben ise edep çizgisini zorluyorum. Batı müzikçilerinin gözünde gerici, Türk Müziği cephesinde ise iflah…
Udi, bestekar Şerif Muhittin Targan’ın 1924’te New York’a gittiğini, piyanist Leopold Godowski’nin evinde resital verdiğini, bu konseri Jascha Heifetz, Fritz Kreisler gibi efsane virtüözlerin izlediğini biliyor muydunuz? 1948’de yayımlanan bu röportajda Targan’ın Amerika gezisi anlatılıyor, üstad müziğimizin çokseslileştirilmesi konusundaki görüşlerini aktarıyor. (…) Şerif Muhittin Bey 1936’da Irak Hükümeti’nce davet edilip yeni teşkil edilen, Şark ve Garp musikisini ihtiva eden konservatuarın başına getirilmişti. 1940’da aynı müesseseye resim, heykel ve temsil kısımları da ilave edilerek Güzel Sanatlar Akademisi haline dönüştürüldü. Üstad, halen 250’yi aşkın talebesi olan bu sanat müessesesinin yöneticiliğini sürdürüyor. 1892’de dünyaya gelen ve son Mekke Emiri merhum Şerif Ali…
Tanburi Selahattin Pınar, 18 yaşında besteciliğe başlamış, 50 yaşına gelmeden pek çok ölümsüz şarkı yazmıştı. Tiyatrocu Afife Jale’yle 1929-35 arasındaki evliliği onu melankoliye yöneltmiş, müziğini ve sağlığını etkilemişti. “Bir Bahar Akşamı Rastladım Size”yle başlayıp “Nereden Sevdim O Zalim Kadını”yla noktalanan bu süreç beste yapma arzusunu da azaltmıştı. Pınar, 1951’de, 49 yaşındayken kapısını çalan gazeteciye, sahte besteciler, rakıyla ilişkisi ve yemek pişirme becerisini anlatmıştı. Bir kişi iyi saz çalabilir, şüphesiz ki biz bu kişiye meziyetinden dolayı sanatkâr sıfatını verebiliriz. Fakat bir insan ki çok iyi saz çalar ve aynı zamanda daima yaşayacak kudrette musiki eserleri de meydana getirirse o insana…
Geleneksel Türk müziğinde çağının en yetkin kemancısıydı Sadi Işılay. Çocukluğu babasının Laleli’deki kıraathanesinde Tanburi Cemil gibi ustaları dinleyerek geçmiş, 8 yaşında keman, ardından ut çalmaya başlamıştı. 1969’da 70 yaşında hayata veda ettiğinde geriye 50 civarında bestesi kalmıştı. 53 yaşında Baha Kayserilioğlu’na müziğini anlatırken “Ticari saikle yaptığım eserleri beste kabul etmiyorum” diyor. 1950 senesinin son günlerinden biri. Beyoğlu’nun yan sokaklarından birine sapıyor ve üç katlı bir evin önünde duruyoruz. En üst kata çıkıyoruz. Bizi mütebessim bir sima karşılıyor; sonra bir odaya alıyorlar. Küçük ve sade dönenmiş bir oda. Duvarlarda muhtelif sanatkarların fotoğrafları asılı. Onların hemen yanında duran bir levha dikkatimizi çekiyor.…
