Ergican Saydam hukuk öğreniminin yanı sıra İBK’da Ferdi Statzer’le çalışmış, mezuniyetinin ardından Münih’te eğitimini sürdürmüştü. Piyanistliğinin yanı sıra uzun yıllar eğitimci, radyo yayıncısı olarak kültüre hizmet etti. 1987’de yayımlanan röportajda, müziği, tiyatroyu üç büyük kentin ötesine taşıyıp tüm ülkeye yaymadıkça kültür savaşında başarılı olunamayacağını savunuyor. Türkiye’de çoksesli müziğin geçmişinden biraz söz eder misiniz? – Çoksesli müzik, bizde yeni bir olgu. Abdülmecid Han’la başlıyor. Yani, Osmanlı’da Batılılaşma eğilimleriyle. Ama saraylarda, çok küçük bir zümreye dönük kalıyor. Cumhuriyetle birlikte Atatürk’ün bunu halka yaygınlaştırmaya çalıştığını izliyoruz. Musiki Muallim Mektebi, Ankara Devlet Konservatuvarı açılıyor. İstanbul’da Darüleytam konservatuvar oluyor. Atatürk, çoksesli müziği, kendi kültür politikasının…
Yazar: Editör
Bülent Tarcan, 1958’de Ayla Erduran için keman konçertosu yazıp sanatçıya teslim etmişti. Uzun yıllar seslendirilmeyip notaları kaybedilen eseri 1968 ve 1973’te gözden geçirip Adnan Saygun’a ithaf etmişti. Eser o yıl, ilk İstanbul Festivali’nde seslendirildi. “Konçerto senfoni kadar çalışma gerektirir, bitirirsiniz sonra oturup çalacak solist beklersiniz” diyen besteci eserini anlatıyor… Eserin nasıl doğduğunu açıklar mısınız? – Bu konçerto sipariş üzerine bestelenmiştir. 1971’de kültür hizmetleri arasına müziği de katan Akbank, bazı bestecilerimize değişik türde eserler ısmarlamış, bu arada benden bir konçerto talep edilmişti. Konçertonun belli bir çalgı için yazılması bahis konusu olmuş muydu? – Hayır, bana bırakılmıştı seçim. Tabii ben de kendi…
Memleketimizin en kıymetli keman üstatlarından bestekar Cevdet Çağla ile Ankara Radyoevi’nin çalışma odalarından birinde baş başayız. Değerli sanatkar müziğe başlamasını şu şekilde anlatıyor: “Babam topçu kaymakamı olduğu halde müziğe ve resme karşı büyük yeteneği vardı. Gayet iyi resim yapar ve gayet güzel keman çalardı. Annem ve kardeşlerim de piyano ile ud çalardı. Böyle bir musiki havası içinde benim de musiki ile uğraşmamam imkansızdı. İlk müzik terbiyesini babamdan aldım. 6 yaşında derse başladık. Meşhur Musullu âma Hafız Osman komşumuzdu. Benimle alakadar oldu. Kendisinden bir hayli istifade ettim. Kemanla 43 sene Bundan sona alafrangaya başladım. Andoniadis’ten keman dersi alıyordum. Fakat bütün aile…
Macaristan’da konservatuvar eğitimi aldıktan sonra doğduğu şehre dönüp İstanbul Opereti’nde sahneye çıkmış, 1921’de Batı eserlerini sahnelemek üzere Sahir Opereti’ni kurmuştu. Sahnede 37’nci yılını kutlarken yapılan bu röportajda “1 Eylül 1921’de Sahir Opereti ismiyle ilk Garp operetinin temellerini attım. İlk eser Grof Rinaldo’ydu” diyor. Türkiye’de Batılı anlamda ilk operet sanatkarı Cemal Sahir’in 37’nci sanat jübilesine gidemedim. Koltuklar dolu muydu, boş muydu bilmem… Fakat zavallı sanatkarın “jübile” bahsinde talihi hiç yaver gitmemiş. 25’inci sanat jübilesi 2. Dünya Savaşı’nda pasif savunmaya rastlamış. Tiyatronun semtine kimse uğramamış, dışarıdaki ışıklar gibi sanatkarın da talihi kararmış. Jübileyi aynı senenin 15 Mayıs’ında tekrarlamışlar. Fakat bu da İstanbul’un…
1953 baharında, Kerem operasının sahnelenmesi vesilesiyle gazeteci Nihal Yeğinobalı, Adnan Saygun’u evinde ziyaret eder. Bestecinin ve eserinin öyküsünü dinler. Röportaj iki hafta üst üste 20. Asır dergisinde yayımlanır… 1948 senesinde Ankara Devlet Operası açılırken sahneye ilk Türk operalarından birinin birinci perdesi konmuştu. Birinci perdesi oynanan operanın adı Kerem, yaratıcısı ise büyük musikişinasımız Adnan Saygun’du. Aradan dört sene geçti. Kerem operasının aslı ve tamamı ancak şimdi sahneye konabiliyor. 1948 ve 1953… Bu iki tarih bize opera yazmanın ne kadar çetin ve muazzam bir iş olduğunu anlatmaya kâfi. Zira 1948’de ilk sahnesi oynanacak halde olması için operanın yazılmasına daha evvel başlanmış…
1970’lerin ikinci yarısında “Bu ne dünya kardeşim” şarkısıyla şöhreti yakalayan Yeliz, sahnedeki 45’inci yılını kutluyor. Ahmet Kaya’nın bestesi “Beni Vur”u seslendiren şarkıcı müzik serüveniyle ilgili soruları yanıtladı. Çıkış yaptığınız yılların müziğiyle sosyal hayatını, şimdiki zamanla karşılaştırır mısınız? Bir kere sosyal medya var ve herkes istediği gibi şarkısını söyleyip, paylaşabiliyor. Bizim çıktığımız yıllarda denetim vardı ve gerçek şarkılar üretiliyordu. Şimdi o duygular, o şarkılar yakalanmıyor. Hala eski şarkılara rağbet var. Demek ki yeniler kesmiyor. Günümüzde ünlü olmak, şarkıyı duyurmak çok daha kolay. Ha hangi birisi kalıcı oluyor orası tartışılır. Bir yerde çok canımı yaktılar demişsiniz. Bu ülkede kadın olmak, şarkıcı ve…
1938 yılbaşında Türkiye’ye gelen Eduardo Bianco, iki ay boyunca orkestrasıyla İstanbul ve Ankara’da konser vermişti. Yarım Ay dergisinde yayımlanan röportajda krallara ithaf ettiği tangolardan büyük hasılat elde ettiğini anlatan Bianco, “Türkler, Arjantin tangosuna Avrupalılar’dan fazla ilgi gösteriyor” diyor. Artık evlenmek istediğini belirtip “mümkün olursa bu kadını modern Türkiye’de aradığını” söylüyor. Dört sene önce orkestrasıyla Türkiye’yi ziyaret ederek Büyük Şef’imizin teveccühlerini kazanmış olan Güney Amerika ve Avrupa’nın Tango Kralı adıyla anılan Eduardo Bianco, yılbaşından beri Park Otel’de çalmaktaydı. Durmadan ve oturmadan, Amerika ile ve Asya arasında mekik dokur gibi dolaşan büyük bestekârla bir masada oturuyoruz. Bizlere geçirmiş olduğu muhtelif maceralarını anlatıyor.…
1990’larda Los Angeles’taki merkezden uzak bir Zen manastırında yaşayan Leonard Cohen, nadir röportajlarından birinde müziğe, edebiyata, insanlığın geleceğine dair görüşlerini anlatıyor. Röportajları sever misiniz? – Genellikle röportajlarda bana işimle ilgili sorular sorulur. Objektif olarak baktığımda, işimin beni çok fazla ilgilendirmediğini görüyorum. Anlatıklarımın da aslında gerçekten biraz uzak olduğunun farkındayım. Kendi kendime en yakın arkadaşım olan müzikle kurduğum ilişkiyi başkalarına nasıl açıklayabileceğimi de sormuyorum. Gerçekten işimle aramdaki ilişkiyi başkalarına anlatırken zorlanıyorum. Sessizliği röportaja tercih ediyorsunuz sanırım… – Sessizliği çok seviyorum, zamanımın büyük çoğunluğunu sessizlikle iç içe geçiriyorum. Kendimi ona çok yakın hissediyorum. Sessizlik bana sonsuzluk duygusu veriyor ve beni zenginleştiriyor. Bugünlerde…
Kontralto sesiyle 20. yüzyılın ilk çeyreğinden son çeyreğine Arap dünyasında büyük şöhret ve saygınlık elde eden Mısırlı şarkıcı ve film oyuncusu Ümmü Gülsüm, Türkiye’de de şöhret olmuştu. Bu nadir röportajda kadınlara sağladığı özgürlük nedeniyle Cumhuriyet devrimlerine hayranlığını ifade ediyor, bir süre İstanbul’da yaşamayı hayal ettiğini söylüyor. – Nil suyu içtiniz mi siz? Zannetmiyorum. – Yazık, bir daha görüşemeyeceğiz demek.. Anlayamadım.. Neden? – Nil suyundan tadan Mısır’a 40 defa gelirmiş.. Bu tadı bilmeyen de bir daha ayak basmazmış.. Kolay.. Hemen şimdi kana kana içerim. Fakat ben buna hiç de lüzum görmüyorum. Çünkü.. – Çünkü? * Bütün bir ömür mütemadiyen Mısır kapılarının…
1950’lerin ilk yarısında yıldızı parlayan genç piyanistler arasındaydı Arın Karamürsel. Ferdi Statzer’in İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda öğrencisiyken okul konserleriyle ilgi çekmeyi başarmıştı. Mezuniyet öncesinde yayımlanan bu röportajda, hedefinin Paris’te eğitim ve uluslararası yarışmalar olduğunu söylüyor. Sanat çevrelerinde bir hayli isim yapan genç bir piyanistimiz var, hani durmadan öğrenci konseri verir. Konservatuvarın sayılı istidatlarından Arın Karamürsel’in adını şüphesiz duymuşsunuzdur. Genç yaşta kendini tanıtan bu yaman istidat Beşiktaş Kulübü reisi merhum Ziya Karamürsel’in kızıdır. Kendinden küçük iki kardeşi daha var. Evine gittiğimde kapıyı 16 yaşındaki ortanca kardeşi Alım açtı. Birden şaşaladım. Birbirlerine o kadar benziyorlardı ki… O da anlamış olacak, şaşkınlığımı gidermek için…
