27 Ocak 1953 Salı günü Şehir Tiyatroları’nın sahnesine çıkan 17 yaşındaki Arın Karamürsel yeteneğiyle müzikseverlerin dikkatini çekmeye başarmıştı. Gazeteci Ülkü Erakalın, salondaydı. Genç piyaniste özgeçmişini ve hedeflerini sordu. “Hepsi güzeldi amma, Arın fevkalâdeydi canım…” gibi konuşmalarına kulak misafiri oldum. Arın bu gün hakikaten çaldığı Chopin’in 1. Balad’ının bütün teknik ve müzikalitesini gösterdi. Konserden sonra salonda bir köşeye çekilmiş, bir yandan röportaj için sualler hazırlıyor, diğer taraftan etrafı taktirkarlarıyla çevrilen Arın’ı tebrik edebilmek için boş kalmasını bekliyordum. Kızı tebrik edenler de bitmiyor ki… Beşiktaş kulübü kurucularından ve eski İstanbul Belediye azâlarından merhum Abdülkadir Karamürsel’in refikası Azade Hanım, kızının bu muvaffakiyetinden pür…
Yazar: Editör
Sevilen şarkıların bestecisi Fahri Kopuz, hayatını 22 yıl boyunca Ankara Radyosu’nda ut çalarak kazandı. Pek çok öğrenci yetiştirdi. Nadide utlar yaptı. 1968’de 86 yaşında zatürre sonucu Ankara’da hayata veda ettiğinde geriye 54 şarkı, yedi saz eseri ve bir operet bıraktı. Kopuz, 70’ine merdiven dayadığı günlerde Akşam gazetesinin muhabirine askeri katiplikten müzisyenliğe uzanan hayat hikayesini anlatmıştı. — Eğer babamın vaziyeti müsait olup da bir kanun tedarik edebilseydik kanun çalacaktım. Fakat bir türlü olmadı. Evde ut vardı. Babam ut çalardı. Ben de uda başladım. İşte değerli udi ve bestekâr Fahri Kopuz musikiye intisabını bu şekilde anlatmaktadır. — Kabak kantosu ile işe başladık.…
1950’lerde Ankara Radyosu Senfoni Orkestrası’nı yöneten Hasan Ferit Alnar repertuvarı “anlaşılması kolay” eserlerden oluşturması yönündeki taleplerden bunalmıştı. Bir röportajda konuyu gündeme getiren gazeteciye içini dökmüştü: “Çoksesli musikiden zevk almak için, anlamak demiyorum, senelerle ölçülen bir gayret sarf etmek lâzımdır”. Ardından dinleyicilerden ricada bulunmuştu. Garb müziğinde olduğu kadar Türk müziğinde de muvaffak olan az sanatkâr vardır. Fakat her iki sahada birden isim yapmak suretiyle başarı kazanmış bir sanatkâr varsa o da Ferit Alnar’dır. Ferit Alnar bundan 20 küsûr sene evvel mühim bir alaturkacı olarak kendini tanıtmış, sayısız besteler yaptıktan sonra bir tekâmül merhalesi olarak kendini Garb müziğine vermiş ve az zamanda…
Yıl 1950. Geleneksel Türk müziğinin önde gelen besteci ve yorumcularından Muzaffer İlkar 38 yaşında. Akşam gazetesine müzik serüvenini anlatıyor. 50 civarındaki bestesinin sadece ikisinin plak kaydı yapıldığını, eserlerinden para kazanamadığını söylüyor. Tam 21 senedir radyoda sesini dinlediğimiz Muzaffer İlkar’ın sanatkârların en mahcubu, en çekingeni olduğu kimsenin aklına gelmez. Benimle bile konuşurken ter içinde kalıyor. — Çok, kötü bir tabiatım vardır, diyor, Dehşetli sıkılırım. Akrabaların düğünleri olur, arkadaşların toplantıları olur, ağzımı açıp tek şarkı okuyamam. Hattâ bu yüzden bu kabil toplantılara çok defa gitmemeyi tercih ederim. Halkın önünde imkân yok şarkı söyleyemem. Ne yapayım, tabiatım böyle, çekingen yaratılmışım. Şimdiye kadar ancak…
Çocukluğunda Daniel Fitsinger’den aldığı keman dersiyle müziğe başlayan Ruşen Ferit Kam, daha sonra klasik kemençenin virtüözleri arasına girdi. Uzun yıllar radyoların icra heyetlerinde yer aldı. 1950’de 48 yaşında Akşam muhabirine hayatını anlatmış bu arada geleneksel Türk müziğindeki yozlaşmayı açıklarken “Devletten destek alamayan alaturka müzik piyasaya sığınmıştır” diyor. Çoksesli müziğe yönelmenin zorunluluk olduğunu savunuyor. Ruşen Kam musikimizin hem nazariyatını, hem de tatbikatını hakkiyle bilen sayılı sanatkârdan biri. Üstadın kemençesini radyoda dinlemeyen yok. İzahlı müzik saatlerinde de Ruşen Kam nazarî bilgisinin genişliğini ispat etmiştir. Ruşen Kam halen 48 yaşında bulunmaktadır. İstanbul Sultanisi ve Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nden mezun olmuştur. Radyodaki faaliyetinin haricinde devlet…
20.yy’ın ikinci çeyreğinde Üç Saat, Lüküs Hayat, Deli Dolu, Saz – Caz, Hava – Cıva, Alabanda gibi popüler operetler besteleyen Cemal Reşit Rey, bu dönemi ağabeyi Ekrem Reşit’e borçlu olduğunu söylüyor. “Benden çok rahmetli ağabeyimindir onlar” diyor. Osmanbey durağı köşesinden Nişantaşı’na kadar uzanan Şair Nigâr Sokağı, son yıllarda epeyce değişti, eski yapıların çoğu, yeni apartmanlara yerini bıraktı. Apartman alt katlarında kahveler, bakkallar, garajlar, döşemeciler açıldı. 30 yıldır uğramamış olanlar, yanlış geldiklerini sanır. Ama, Nişantaşı, Rumeli Caddesi’ne çıkan dönemeçte yükselen koca konak, hep o konak; eskimeye yüz tutmuş, boyaları aşınmış da olsa, yine konak. Konağın birinci katından, günün çoğu saatleri piyano…
Çek şef Rafael Kubelik, 1948’de 34 yaşında ülkesini terk etmiş ve 1996’daki vefatına kadar dünyanın önde gelen orkestralarını yönetmişti. Bu arada beş opera, üç senfoni, çok sayıda oda müziği eseri bestelemişti. Kayıtları 66 CD’de toplanan ünlü şef Mahler, Brahms, Beethoven icralarıyla pek çok müzikçiye yol göstermiş, orkestranın oturma düzenini değiştirerek yeni etkiler yaratmayı denemişti. “Orkestra tam bir demokratik çalışma düzeni ister” diyen Kubelik önceliklerini anlatıyor. Konser ve opera meraklıları nasıl daima sevdikleri bestecilerin eserlerini görmek ve dinlemek isterlerse, yorumcular da aynı nedenle duygularına yakın bestecileri ve onların eserlerini sunup dinletmek isteyeceklerdir. Ancak yorumcunun durumu dinleyiciye benzemiyor. Belirli bir görevle yükümlüdür…
Tangolarıyla tanınan Necip Celal Andel, klasik müzik formunda eserler de bestelemişti. 1951’deki röportajda klasik eserlerinin ilham kaynaklarını anlatıyor. Bach’ın müziğine hayran olduğunu söylüyor. Sanatkar vasfını haiz kimselerden biri de Necip Celâl Antel’dir. Bu kıymetli insanı iki yıl önce tanıdım ve halen en kıymetli dostlarım arasında. Samimiyeti sonsuz. Fevkalâde kültürlü. Bazı kimseler gözlerini kaybedince dünyasıyla beraber ruhları da kararır. Sinirli ve bedbin olurlar. İşte bunun aksini Necip Bey’de görebilirsiniz. Dünyanın en neşeli insanıdır. Konuşkandır ve bu yüzden birçok ahbap edinmiştir. Bu arada gayet güzel tango ve klâsik müzik parçaları bestelemekten de geri kalmamıştır. Onu yine yeni bir eser üzerinde çok sevdiği…
Türkiye’nin ilk konservatuvarına 1932 yılında kabul edilen Bülent Tarcan, viyola öğrenimi görmüştü. Besteci 40 yıl sonra o günleri anlatıyor. Yolun üniversiteye düştükçe Şehzadebaşı’ndan Bozdoğan Kemeri’ne saparım ve her zaman tahtaları artık kapkara olmuş eski bir İstanbul konağına gözlerim takılarak içim burkulur. Çünkü bu köhne yapı vaktiyle İstanbul Belediye Konservatuarı idi. Benim kuşağımdan olup da sayılan gittikçe seyrekleşen birçok müzik yolcularının gözlerini sanat alemine açan bu ahşap konak vaktiyle o derece kararmamış, saçakları o kadar sarkmamıştı. O günlerde de eski yüzlü ve modası çoktan geçmiş bir yapıydı ama duvarlarından, pencerelerinden Bach’ın, Mozart’ın, Beethoven’ın hatta ara sıra da olsa Debussy’nin yankıları duyulur…
Türk musiki alemi “Aşkımın tahtını gönlüme kurdum” güfteli şarkıyı pek güzel tanır. İşte makamının bu pırlanta şarkısı gibi yüzlerce eseri bize hediye eden büyük sanatkâr Kanunî Hacı Arif Bey’in üstad oğlu Bestekar Zeki Arif’i Göztepe’deki evinde ziyaret ettim… Büyük bir nezaketle beni karşılayan sanatkârla şöyle konuştuk: Üstad, musikiyle ne zamandan beri meşgul bulunuyorsunuz? Kimlerle meşk edip feyz aldınız? Eski üstad ve bestekârlardan kimleri beğenirsiniz? — Çocukluğumdan beri musikiyle meşgulüm. Aşağı yukarı 50 senedir. Daha çocukluğumda sesimin güzel olduğunu takdir eden babam merhum Kanunî Hacı Arif Bey ilk ve öz hocam. Büyük üstad ve nazariyatçı Rauf Yekta Bey söylerdi: Beş yaşımda…
