Tanburi Cemil’in öğrencilerinden biri de Laika Karabey’di. 1948’de Sadettin Arel’le konservatuvardan istifa edip Halkevleri bünyesinde İleri Türk Müziği Konservatuvarı’nı kurmuştu. 1989’da 80 yaşında hayata veda ettiğinde geriye pek çok öğrencinin yanı sıra saz eserleri ve şarkılar bıraktı. Karabey 1951’de konuştuğu gazeteciye “Türk musikisini ve İstanbul Radyosu’nu piyasacıların elinden kurtarmak gerekir” diyor. Baharı andıran güzel bir kış günü fotoğrafçı arkadaşım Osman Özcan’la Beşiktaş Halkevi’ne gidiyoruz. Binanın her adım atışta gıcırdayan ahşap merdivenlerinden soluk soluğa çıkarken Osman soruyor: “İleri Türk Musikisi Konservatuvarı’nın bu binada olduğunu söylüyorsunuz. Fakat ben buna dair bir emare görmüyorum.” Filhakika merdiven gıcırtısından ve uzaklardan gelen bir piyanonun caz…
Yazar: Editör
Hüseyin Mayadağ,1965 Kasımı’nda İstanbul’un Vatan Caddesi’nde geçirdiği trafik kazası sonucunda hayatını kaybettiğinde 50 yaşındaydı. Son Saat gazetesinde yazar, matbaa sorumlusu ve karikatüristliğin yanı sıra bestekârdı. “Hayat Budur Sevgilim”, “Söyle Derdini Kaç Yıl Çekecek Bu Dertli Başım” gibi pek çok popüler şarkı besteledi. Buna rağmen kendisini besteci kabul etmiyordu. Piyasadaki bestecileri, hatta isim vermeden Münir Nurettin’i, güftelerinin zayıflığı nedeniyle eleştiriyordu. Hüseyin Mayadağ’ı, diğer sanatkâr arkadaşlar gibi, uzun uzun arayıp bulmak için yorulmaya lüzum yok. 25081 numarayı çevirirseniz, karşınıza onun tok, fakat ahenkli sesi çıkar: — Hüseyin Mayadağ, buyurun efendim!.. Fakat, biz böyle de yapmadık. Ani gittik ve onu matbaa makinelerinin arasında…
Kemancı, besteci Necati Tokyay, genç yaşlarda şöhrete kavuşmuş, piyasada ve radyoda çalışmıştı. Batı müziğine ağırlık verilmesini protesto edip radyodan istifa etmişti. 1951’de tekrar geleneksel müziğe ağırlık verildiği günlerde radyo müdürlüğüne hitaben 24 maddelik manifesto yayımlamıştı. Klasik Batı Müziği konserlerinin kaldırılmasını, ikiden fazla halk müziği korosu olmamasını, tüm sanat müziği sanatçılarının tekrar sınava sokulmasını istiyordu. Yaz gecelerini İstanbullular bilir ki Kadıköy vapurları bu şehrin güzelliğini, inceliğini yapan birer gezinti yatlarına benzer. Yat deyişim sebepsiz değil; bu vapurlarda gide-gele Kadıköylüler arasında sevimli bir göz âşinaliği doğar. Göz, yani, insanlar, birbirilerini göre, göre ruhen anlaşır. Necati Tokyay’ı daha ziyade Kadıköy vapurlarında tanıdım;…
Fahreddin Dede’den geleneksel Türk müziği, Edgar Manas’tan Batı müziği dersleri alan, beş dil bilen Hüseyin Sadettin Arel ilk önemli müzikologlarımızdandı. Öncü kabul edilen İleri Türk Müziği Konservatuvarı’nı kurdu, 3 dergi yayımladı, beste yaptı. Ölümünden 5 yıl önce yayımlanan röportajda “Türk musikisinin ilerlemesi için Batı musikisine vakıf olmalı” diyor. Bugün, Türk musikisi deyince bütün ömrünü ona vakfetmiş ve olanca varlığıyla gönül vermiş sanatkâr, bilgin ve hoca Sadeddin Arel’den başkası, kolay kolay akla ve göz önüne gelebilir mi? Hattâ musikiyle pek alâkaları olmayanlar bile, onun 40 küsur yıl evvel bu memlekette (hâlâ eşi görülmemiş) güzellikte ve olgunlukta neşretmiş olduğu Şehbah mecmuasıyla…
Bir eski dostu Necdet Tokatlıoğlu’na:“Sen 4/4’lük sanatçısın: Şarkılarının sözünü yazarsın, bestelersin, udi olarak çalarsın, şarkıcı olarak söylersin!” Ve sormuş: “Kimdir senin ilham perin?” Tokatlıoğlu şöyle cevap vermiş: “Tüm şarkıları hep eşim Birgin için besteledim…” 2008’de geriye 65’i TRT repertuvarında 95 şarkı bırakarak hayata veda eden müzikçi, 1983’te, 50 yaşında müziğini, esin kaynaklarını anlatıyor… Siz hiç 25 yıllık karı-koca oldukları halde Romeo-Jülyet gibi, birbirlerine büyük, ama çok büyük aşkla bağlı, birbirlerine âşık çift gördünüz mü? Çok ender rastlanan, hele “gösteri dünyasında” hemen hiç bulunmayan bu çift Birgin ve Necdet Tokatlıoğlu… İstanbul’da Baltalimam-Emirgân arasında, Ayazağa tepelerinden inen yeşil bir derenin kenarındaki…
Jean Sibelius, ölümünden 30 yıl önce ansızın suskunluğa büründü. Helsinki’nin 30 kilometre uzağında, ormanın içindeki villaya çekildi ve dünyayla bağlantısını kesti. Gün ışığına çıkmayan 8. Senfoni’sini de Ainola adını verdiği bu evde yaktı. Klasik müzik tarihinde iki uzun suskunluk ünlüdür: Rossini ve Sibelius’un. Rossini’nin sessizliği 40 yıl sürdü. Buna değerdi. Kentli yaşamdan vazgeçmediği suskunluk döneminin önemli bölümünü Paris’te geçirdi. Kendini mutfağa, yemeklere verdi, etler konusunda uzmanlaştı, özel soslu ve kaz ciğerli tournedos Rossini’yi icat etti. Sibelius’unki yaklaşık 30 yıl sürdü. Çok daha katı, hüzünlü, adeta kendisini cezalandıran, bulunduğu mekanla çok bağlantılı bir içe kapanma örneğiydi. Rossini daha sonra tekrar…
Piyano ve klarnet eğitimi alırken, 8 yaşında işitme yeteneğini kaybetmeye başladı. 12 yaşında ileri düzeyde sağırlaştığında perküsyona geçti. Evelyn Glennie, yılmadı, mücadele etti, kuralların değişmesini sağladı ve 1983’te Kraliyet Müzik Akademisi’ne kabul edilen ilk işitme özürlü oldu. 50 yaşındaki İskoç perküsyoncu, adına bestelenmiş 170’e yakın eser, 30 albüm, 3 Grammy ve Kraliçe Elizabeth’ten aldığı asalet unvanıyla müzik dünyasında bir fenomen. İstanbul’a, Michael Daugherty’nin kendisine ithaf ettiği perküsyon konçertosunu seslendirmek üzere geliyor. Asistan yardımıyla telefonda konuştuğumuz Glennie “UFO” için “Bestelenme sürecine katılmak sevindiriciydi” diyor. Kendinizi klasik müzikte mi, cazda mı daha özgür, yaratıcı hissediyorsunuz? – Perküsyoncu olarak herhangi bir kategoriye girmiyorum.…
Chopin, Beethoven, Rahmaninof gibi evrensel ses ustalanın piyano külliyatı üzerine çalışan İdil Biret, 1961’den bu yana ilk kez stüdyoya girip bir Türk bestecinin eserlerini kaydetti. 2014 başında yayımlanan “Çağdışı Bağıran”da Ertuğrul Oğuz Fırat’ın iki eserini seslendirdi. Biret, “Herhangi bir enstrüman çalmadığı halde bestecinin piyanoyu son derece yaratıcı, özgün kullanma becerisi dikkat çekici” diyor. Ertuğrul Oğuz Fırat, neredeyse sadece Ankara’daki müzik çevrelerinin tanıdığı, eserleri nadiren seslendirilen, az bilinen bir besteci. Müziğiyle ne zaman, hangi vesileyle tanıştınız? – Ertuğrul Bey’in çalışmalarını eskiden beri takip ediyorum. Kendisine ilk defa, yıllar önce, hakiki anlamda kendini müziğe adamış bir meloman olan, değerli işadamlarımızdan, Faruk…
Besteci, müzik yazarı, hukukçu, ressam Ertuğrul Oğuz Fırat, çağdaş Türk müziğinin en şaşırtıcı kişiliklerinden. Besteciliği kendi çabasıyla öğrendi, gençlere çağdaş müziği sevdirmek için misyoner gibi çalıştı, Ankara’daki evinde düzenlediği haftalık müzik sohbetlerinde Muhittin Dürrüoğlu Demiriz, Fazıl Say gibi isimlerin yetişmesine katkıda bulundu, müzik tarihi kitapları yazdı. Bu arada birçok eser besteledi. 1972’de İstanbul Radyosu prodüktörlerinden Nurhan Olcayto, Bestecilerimiz Anlatıyor (*) programına davet ettiğinde, Fırat iki eserinin öyküsünü anlattı. Bu arada müzik serüvenini de özetledi. “Armoni hocam Karl Berger’in öğrettiği tüm kuralların aksini kanıtlayan eserler yazmaktan hınzırca zevk alırdım” diyordu bu söyleşide. EĞLENCELER (OPUS 4) Gönül eğlendirmek istercesine yazılmış, biçemi önceden…
20.yy’ın önemli bestecilerinden Penderecki, 1987’de Requem’inin seslendirilmesi için İstanbul’a gelmişti. Müzikolog, yazar Filiz Ali’yle buluşup hayat hikayesi ve çağdaş müzik üzerine konuşmuştu. 1960’larda, Stockhausen ve Boulez’le tanışmak üzere, hacca gidermiş gibi, Darmstadt’a gittiğini, büyütülecek bir şey olmadığını gördüğünü söylüyordu röportajda. Müziğin matematik olmadığını vurgulayıp “Sadece yetenekliler müzik yapmalı. Gençliğimde geçmişin müzik birikimini inkar etmiştim. Şimdi ise benim için çok önemli” diyordu. Çağımızın en önemli bestecilerinden Krzysztof Penderecki. Krakow Filarmoni Orkestrası ve Korosu’yla ayağımıza kadar geldi. Her ne kadar Uluslararası İstanbul Festivali yöneticileri, çağdaş müzikle epey tanışıklığı olan kulunuz bu olayın önemini çeşitli vesilelerle ve her dakika adeta kurulmuş gibi İstanbullu…
