Miles Davis’in cin talebesi, John Coltraine’in yeryüzündeki gölgesi alto saksofoncu Kenny Garrett, 40 yaşını aşınca kendini hayatın anlamını çözmeye, gerçeği keşfetmeye adadı. Japonya’da Japonca öğrendi, bu kültürü inceledi, geçen yıl Çin’i sırt çantasıyla baştan başa geçti, Çince’yi söktü. Bu serüveni yeni albümü “Beyond The Wall”da müziğe aktardı. 2006 Kasımı’nda, İstanbul’a geleceğini duyunca, bir gece yarısı New Jersey’deki evinden aradık, tinsel keşiflerini ve müziğinin yeni rotasını sorduk. Ruhani yolculuklar genellikle Hindistan, Tibet civarlarında yapılır. Siz neden Çin’e Japonya’ya kadar uzanma gereği duydunuz? Neydi bu kültürlerin sizi cezbeden yanı? – Çin’i keşfetmek çocukluk hayalimdi. Birkaç yıl önce Japonya’ya konsere giderken, uçakta tanıştığım…
Yazar: Editör
Charlie Haden modern cazın en lirik çalan kontrbasçılarından. Defalarca ABD’de yılın caz kontrbasçısı seçilen, Grammy kazanan Haden politik kişiliğiyle de tanınıyor. Bush yönetiminin maceracı politikalarına, sanatın tamamen ticarete dönüştürülmesine, hayatın her alanda gittikçe sığlaşmasına muhalif. 2001 Sonbaharı’nda uzun bir turneye çıkıp, İstanbul’a da uğrayacaktı. Evinden ayrılmadan birkaç saat önce aradık ve sanatını, hayata bakışını konuştuk. Haden “Büyük duyarlıkla çalan, sanatında harikalar yaratan müzikçinin, aynı şeyi günlük hayatta yapması marifet ister” diyordu. Gözünüz aydın, Bush seçimi kazandı ve Beyaz Saray’a yerleşti. Seçimden önce, kazayla Bush seçilirse ünlü cazcılardan oluşan grubunuz Liberation Music Orchestra’yı toplayıp protesto için yeniden yollara düşeceğinizi söylemiştiniz; sözünüzü…
2017’de 70’inci yaşını kutlayan piyanist, saksofoncu Tuna Ötenel otuz yıl önce yayımlanan röportajda ders vermekten çok çalmayı sevdiğini söylüyor. Gençlerden övgüyle bahsediyor. Müzik geçmişinizi, cazla tanışmanızı ve bugüne kadar yaptıklarınızı anlatır mısınız? – Müziğe küçük yaşta başladım. Babam Cevdet Ötenel mü-zisyendi, keman çalardı; annem de Fahri Kopuz’un öğrencisiydi, alaturka keman ve alafranga gitar çalardı. Onların vasıtasıyla başladım. Babamın Eskişehir Şeker Fabrikası’nda 10 kişilik orkestrası vardı. Ben orada marakas sallardım. 8 yaşımda, bir akşam davulcu gelmeyince yerine oturdum, ilkokulun beşinci sınıfında konservatuvara girdim. Orada bizden büyük değerli kişiler vardı, caz çalıyorlardı. Biri de Metin Gürel’di. Ankara Devlet Konservatuvarı’nı 10 numarayla…
Tanburi Cemil’in ilk gözağrısı klasik kemençe Derya Türkan’ın elinde yeni kimliğe bürünüp, dünya sazına dönüşüyor. Türkan’ın Fransız kontrbasçı Renaud Garcia-Fons’la Paris’te kaydettiği “Silk Moon” 2014 Kasımı’nda Avrupa’da piyasaya çıktı. Kemençe deyince akla önce Karadeniz, sonra horon gelir. Laz müziğinde, biraz tekdüze olmakla birlikte, kıvrak ve neşeli bir çalgıdır. Girit’te kritiki lyra’dır adı; Ross Daly’nin ellerinde kahramanlık türküleri söyleyen, erkeksi bir karaktere bürünür. Yunan besteci Eleni Karaindrou’nun Türkiye’de çok sevilen film müziklerinde ise hüznün sesidir. Albüm kapağına baktığınızda isminin ‘politiki lyra’ olarak yazıldığını görürsünüz… Üçü de kemençedir. Lazlarınki zayıf ve uzun, diğerleri armudi gövdeli… Sadece Girit’teki dört, diğerleri üç tellidir.…
“Dönmez Yol,” Erkan Oğur ‘un kendi adıyla yayımladığı ikinci, 45 yıllık müzik serüveninin 14’üncü albümü. 2012 Nisanı’nda piyasaya çıkan CD’de perdesiz gitardan çelloya, kemandan kopuza 10 farklı enstrüman çalıyor. Bunların arasında “çellogitar” gibi kendi geliştirdiği çalgılar bulunuyor. Son 30 yıldaki çalışmalarından kesitler içeren albümün notlarında Oğur, “İnsan varlığının müzik olduğunu anladığında susar” diyor. Bir süre sonra icracı olarak tamamen susmaya, sadece besteleriyle konuşmaya hazırlanıyor. İşte kendi sözleriyle “Dönmez Yol”… Adıma albüm yapmasam da çalışmalarım sürüyor Kendi adıma albüm yayımlama ihtiyacı duymuyorum. Telvin üçlüsüyle, İsmail Hakkı Demircioğlu’yla çalışmalarımın, film müziklerimin yayımlanması bana yetiyor. Telvin, Demircioğlu, Mikhail Arslan, Derya Türkan’la yılda yaklaşık…
Türk cazının gitarlı bilgesi Neşet Ruacan, sahnede yarım asrı geride bıraktı. Bu sürede Norveç’ten ABD’ye pek çok ülke gezdi, ünlü isimlerle çaldı, övgüler aldı, öğrenciler yetiştirdi. Fakat henüz bir albümü yayımlanmadı. Konserleri, gönüllü öğretmenliği ve caz misyonerliğini sürdürüyor. “Şans meleği hep omzumdaydı, fakat mahcubiyetimin kurbanı oldu” diyor. İlk kez ne zaman “İyi ki Türkiye’de doğmuşum, cazı seçmişim” dediğinizi hatırlıyor musunuz? – İnsan ilişkilerinde incelik ve derinlik benim için önemli kavramlar. İletişimde mecaza, nükteye, çağrışıma, çok katmanlı anlamlandırmaya önem veren bir kültürde doğmak şans. Bunu 40’lı yaşlarımda fark ettim. Klasik Türk Müziği’nin eski eserlerinde de görürsünüz bu derinliği. Fakat günümüzde…
Hacettepe Konservatuvarı’ndaki yurt odasına gizlice soktuğu TV’de, Önder Focan ve Senova Ülker’i izleyip caz virüsünü kaptığında 15 yaşındaydı. Mezuniyetinden sonra hayatını caza adadı, Berklee’de okudu. Bulut Gülen bu olaydan 20 yıl sonra yayımladığı ilk albümü “Su”da Focan ve Ülker’in yanı sıra kendi kuşağından dört yetenekli virtüözle çalıyor. Türkiye’nin koşullarını göz önüne alırsak, genç bir cazcının trombonu eksen alan albümle kariyerine başlaması başlı başına cesaret gösterisi… Kutlarım… 1984’te BİLSAK Caz Festivali’nde tek başına sahneye çıkıp yaklaşık bir saatlik resital veren Albert Mangelsdorff’tan bu yana beni en çok hayrete düşüren tromboncu oldunuz. – Dinleyiciler albümlerin hangi enstrüman etrafına kurgulandığını pek önemsemiyor. Dolayısıyla…
Piyanist Kerem Görsev, Prag Filarmoni Orkestrası eşliğinde kaydettiği yeni albümünde, yoluna ışık tutan ustası Bill Evans’a saygılarını sunuyor. “To Bill Evans”ın orkestra düzenlemelerini Chet Baker, Charlie Haden, Woody Herman gibi efsanelerle çalışan Alan Broadbent yazdı, icraya da piyanosuyla katıldı. Üç yıl önce Alan Broadbent’le kaydettiğiniz Therapy önünüzde ne gibi ufuklar açtı, yurtdışından ne gibi tepkiler geldi? – Dünyanın en iyi, aynı zamanda en naif aranjörlerinden biri Broadbent. 20 yıldır çalışmalarını izliyorum. 2009’da bir mesaj gönderdim, projemi anlatmış, sonra düzenlemelerini yapmasını istediğim besteleri göndermiştim. Hacmi ve zamanlamasıyla gerçekleştirilmesi çok zor bir projeydi. Kabul etti. Charlie Haden’ın Quartet West’iyle İstanbul’a konsere geldiğinde…
Berklee diplomalı piyanist Ülkem Özsezen, ilk albümü Ghost’s Note’u kaydetmek için mezuniyetinden sonra tam 9 yıl uygun koşulların oluşmasını beklemişti. Zaman kavramıyla hesaplaştığı Milliday ise ilkinden 3 yıl sonra geldi. Fırsatı değerlendirip 26 yıllık müzik serüvenini konuştuk. Klasik müzik öğrenimine kaç yaşında başladınız, kimlerle çalıştınız? – 12 yaşında özel piyano dersi almaya başladım. İlk öğretmenim kornocu, müzikolog Mustafa Saka’ydı. Daha sonra Hakan Abit ve İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın (İDSO) klavsencilerinden Nil (Menteş) Ülgener’in öğrencisi oldum. Bir yandan da İstek Vakfı Özel Uluğ Bey Lisesi’nde normal öğrenimime devam ettim. Dedenizin CSO flütçüsü ve konservatuvarda öğretim üyesi, ağabeyinin ise İsmet İnönü’nün çello…
Victor Wooten elektrobası solist düzeyine yükselten cazcılardan. Aynı zamanda yazar, eğitimci, doğasever ve sade yaşam gurusu. 50 yaşını geride bıraktı. 1990’larda Stanley Clarke ve Marcus Miller’la birlikte “Thunder” albümünü kaydetmiş ve cazda gerçekten fırtına yaratmıştı. Sık albüm kaydetmese de konserleri, roman yazmayı sürdürüyor. Basçı Ozan Musluoğlu, konsere gelen ustasıyla İstanbul’da uzun bir mülakat yapmış, tekniğinden yaşam biçimine tüm özellikleri hakkında konuşmuştu. Hatırladığım kadarıyla yeni piyasaya çıkan “A Show Of Hands” aynı zamanda 1996`da piyasaya çıkardığınız ilk albümünüzün adıydı. İlk ve son “A Show Of Hands” arasındaki 15 senede Victor Wooten tarafında neler değişti? – Umuyorum ki büyüdüm. Pek çok…
