Gaspar Cassado / İstanbul daha büyük orkestralara layık

0

20. yüzyılın efsanevi çellistlerinden, besteci Gaspar Cassado’nun İstanbul’a üç kez yolu düşmüştü. 1936’da İtalya’dan vapurla gelip gezdiği şehirde ilk konserini 1947 Nisanı’nda vermeyi planlarken, savaş nedeniyle vapur seferi aksayınca programını iptal etmek zorunda kalmıştı. 1948 Şubatı’nın ilk haftasında İstanbul’a geldi. Cemal Reşit yönetimindeki Şehir Orkestrası’yla çaldı, ardından bir resital verdi. Bu vesileyle Park Otel’de buluştuğu Fikri Çiçekoğlu’na hayatını ve hocası Pablo Casals’ı anlattı. Cassado, ölümünden 11 yıl önce, 1955’te İstanbul’a son kez konser için gelecekti…

 

Beni beklettiği için özür dileyerek yanıma geldi ve Park Otel’in bekleme holünden daha sessiz bir köşeye gitmemizi teklif etti.

Deniz ve ışığa açık geniş bir pencere önündeyiz. Viyolonsel üstadı çocukluğundan ve müzik tahsilinden bahsediyor.Küçük yaşından beri müziğe karşı yetenekli Cassado, doğduğu şehir Barselona’da henüz 8,5 yaşında ilk konserini vermiş. Üstad bu konserden bahsederken “Nihayet bir çocuğun gösterebileceği müzik yeteneği” diyor. Şehir belediyesi bu müzik yeteneğine derhal sahip çıkıyor, Paris’te eğitimi için gereken ödeneği vererek Fransa’ya gönderiyor.

Yetenek yetmez, doğru yön vermek gerekir

Küçük Cassado ilk konserini verdikten altı ay sonra Paris’te Pablo Cassals’ın talebesidir. Gaspar Cassado’nun üstadına karşı derin saygı ve hayranlığı var:

Casals’a rastlamak benim için şanstı. Sanatta her şeyimi ona borçluyum. Bir insan yetenekli olabilir, fakat o yeteneğe yön verecek üstat lazım… Casals önümdeki esrarlı perdeyi açan ve bana onun ötesindeki gösteren üstün insandır. Gayet az konuşurdu. Sorularımızın cevabını onun arşesinden dinlerdik. Ve o çalmaya başladı mı bir hayal alemine dalardık…

Geçmiş yıllarda Berlin’de vereceği bir konserde Casals’a yoldaş olmuştum. O gece filarmoni salonunda Bach’ın süitlerini çalacaktı. Bugün gibi hatırlıyorum. Yayı tellere değer değmez dört bin kişilik muazzam salonu esrarlı bir hava kapladı. Onunu talebesi olan ve çaldıklarının anlam ve değerini herkesten daha iyi kavrayan ben, adeta kendimden geçmiştim. Konser sonunda halk kütlesinin coşkunluğu muhteşem bir tezahürata dönüşmüştü. Nihayet sokakta ikimiz başbaşa kaldığımızda şehir dışında sakin bir lokantaya gitmemizi önerdi. Seçtiğimiz mütevazı, küçük bir lokantaydı. Fakat ne yazık ki sessiz değildi. Ötede, duvarın dibinde Ruslar hararetli bir tartışmaya tutuşmuştu. Biraz sonra tartışma hararetlendi. Ruslar birbirlerine küfür yağdırmaya başladı. Çok geçmeden iş büyüdü, büsbütün alevlendi, silahlar patladı. Kendimizi sokağa dar attık.

İşte o gece yan yana yürürken üstada demiştim ki, öyle sanıyorum ki Bach’ın süitlerini artık kaydedip yayımlamanın zamanı geldi… Casals başını salladı. Ve ‘Mümkün olsaydı şimdiye kadar bekler miydim? Bu akşam çaldığımı, bu akşam çalarken duyduğumu yazıyla nasıl ifade edebilirim’ dedi. Casals’ın sözlerinin doğruluğunu ancak yıllardan sonra kavrayabildim.”

Casals’ı bilmiyorsanız gerçek müzik dinlememişsiniz demektir

Resme karşı derin bir sevgim var. Müzeleri gezmeye, sanat eserleriyle baş başa kalmaya doyamam. Bir gün büyük İtalyan ressamı Leonardo de Vinci’nin resim sanatı üzerine yazdığı önemli bir kitabı elime geçti. Büyük bir dikkatle, kılı kırk yararcasına okudum. Ve sonunda gördüm ki kitabın içeriği bir hiçten ibaret. Bunca ölmez eser yaratmış büyük ressam, sanatını bu sayfalara değil, atölyesinde etrafını kuşatan öğrencilere devretmişti. Casals’ın haklı olduğuna inanmıştım: Sanat nesilden nesile bir gelenek halinde sanatçıdan sanatçıya geçer..”

Gaspar Cassado heyecanlı bir ifadeyle sözlerini bitirmişti ki bana döndü ve şunu sordu:

Pablo Casals’ı dinlemiş miydiniz?”

Benden aldığı olumsuz cevap üzerine:

Öyleyse siz gerçek müziği dinlememişsiniz,” dedi. Cassado’nun bakışlarında, üstadını dinlememiş olan fanilere karşı bir acıma duygusu vardı…

Debbusy sonatını çalmakta kararsız kaldım

Üstadın Pablo Casals’ın sanatını aydınlatan açıklamalarından sonra sözü Debussy’nin viyolonsel sonatına getirdim. Çünkü Cassado’nun bu eseri ikinci resitalinde çalacağını biliyordum. “Bu sonatı çalmak konusunda çok kararsızım” dedi. “Belki de programdan çıkarmak gerekecek.”

Sebebini sordum. Düşüncelerini şöyle aktardı:

Bu eser bestecinin son dönemine ait. Zannedersem 1917’de bestelenmiş. Her bestecinin sanat hayatında başlıca üç aşama vardır. Beethoven’de bu daha belirgindir. İlk dönem, kendisinden evvel gelip geçmiş sanatçıların etkisi altında kalmıştır. İkincisinde artık kendi kişiliği tamamen ortaya çıkmıştır. Bütün bestecilerde en bol, en verimli devre budur. Görkemli, engin eserler birbirini kovalar. Üçüncü devrede sanatçı eserinden fazla süsleri atar, uzun cümlelerle ifade edilecek bir fikri tek kelimeye sığdırmak kaygısındadır.

İşte Debussy’nin sonatı da bu türde eserlerdendir. Sonatta geniş cümleler yerine kısacık trait’lere sık sık rastlanır. Sanatçı düşüncelerini bunlarda odaklamıştır. Artık eserin kıymeti kıtasında değil, cevherindedir. Sanatın büyüklüğü buradadır. Suares, büyük besteci Debussy için şunları yazmıştır: Mükemmel ve iyi zevkin peygamberidir… Sanki bu sonat için söylenmiş bir söz. Şimdi de Michelangelo’yu hatırladım. Yapacağı heykelin mermerini seçmek için bizzat Carrara’ya gidermiş. Kocaman mermer yığınları arasında beğendiği kayanın karşısına geçip, ‘Ne kadar mükemmel heykel’ dermiş. Bu sözün manasını anlamayanlara şöyle izah edermiş: ‘Benim yaptığım, fazla olan mermeri yontup atmaktan ibaret…’ Ülküsünü cevhere bağlamış dahi sanatçıya yakışır bir söz…”

Viyolonsel üstadı Cassado’ya hangi şeflerle çaldığını sordum. Amerika ve Avrupa’nın en büyük şefleriyle konser vermiş. Bunların arasında Stokowski, Toscanini, Klemperer, Weingartner, Mengelberg ve Furtwangler var. Önümüzdeki aylarda büyük bir turneye hazırlandığını söyledi. Orta ve Güney Amerika…

Cassado, içinde yşaadığımız sürat çağından çok memnun görünüyor: “Eskiden, yani baş sene evvel, beş senede yaptığım bir turneyi şimdi üç ayda yapıyorum. Düşünün ki Roma ile Küba arasını 1,5 günde alıyorum.”

İstanbul’a daha büyük orkestra layık

Filarmoni Derneği’nin düzenlediği sekizinci konserde Şehir Orkestrası’yla çalan üstada, orkestramız hakkındaki izlenimlerini sormamazlık edemezdin. Söylediklerini aynen aktarıyorum:

Üç senelik geçmişi olan yepyeni bir oluşum… Orkestranın en dikkat çeken yönü, üyelerindeki özveri ve çalışma aşkı. Bu övünülecek bir şey. Şef Cemal Reşit Rey, yaptığı işi bilen, duygulu bir müzikçi. Yalnız bir konuya dikkat çekeceğim: Orkestranın kadrosu az. Üye sayısı 60’ı bulmayan bir orkestra… İstanbul gibi büyük ve zengin bir şehrin hiç olmazsa 80 kişilik bir orkestrası olmalı. Bazı sazlar da eksik. Mesela arp yok. Lalo’nun konçertosunda dört korno yerine iki korno vardı. Fagot bir tane. İkici fagotun görevini bas klarnete vermek zorunluluğu doğdu. Kadrosu tam ve olgun bir orkestranın dinleyici ve solist üzerinde yapacağı etki büyüktür. İstanbul 100’ü aşkın üyeye sahip bir orkestrayı rahatlıkla oluşturabilir.”

Dinleyiciler hakkındaki izlenimlerini de sordum.

Beni fazlasıyla duygulandıran dikkatli, anlayışlı bir dinleyici kitlesi… Sanatçı, halkla, dinleyiciyle sıkı bir temas halindedir. Hastanın nabzını sürekli kontrol eden doktor gibi… Halkın karşısına çıkan sanatçı bu teması bir an gevşetmemek zorundadır. Her çaldığı eserin, hatta eserin devamı boyunca her kısmın dinleyicide uyandıracağı etki ve aksi etkiyi gözden uzak tutmamak, her gerçek sanatkarın görevi olmalı. Halkı, dinleyiciyi tanımak ve daima onu sıkı bir kontrol altında tutmak gerek. Size ülkemden bir örnek vereyim: Hakiki ve büyük torrero (matador) güreşeceği kızgın boğanın karakterini bir bakışta gözünden anlayan adamdır. Yoksa partiyi kaybettiği gündür.”

Gaspar Cassado, bundan 12 yıl önce de İstanbul’u ziyaret etmiş ve iki gün kalmış. Jül Sezar isimli İtalyan gemisiyle Akdeniz seyahatine çıkmış. İstanbul ve halkı bu kez de ona yabancı gelmemiş. “Tam bir Akdeniz iklimi” diyor. “Barselona ve Roma’nın iklimine benziyor. Halkınız da bize o kadar benziyor ki… Yolda yürürken etrafımda sanki hemşerilerimi, kardeşlerimi görüyorum. Fakat işin garibi şu ki, bana bu kadar benzeyen bu insanlar, benim anlamadığım bir dil konuşuyor. “

İstanbul’un gezilecek, görülecek yerleri arasında bilhassa camileri ziyaret ettiğini anlatıyor…

Süleymaniye, Sultanahmet, Ayasofya ve Galata Köprüsü’nün başındaki Yenicami’yi ziyaret ettim. Hepsinin içinde derin bir sükun duydum. İnsan o ilahi havanın içinde ruhunun yıkanıp temizlendiğini hissediyor. Sizler mabede girdiğinizde şapkanızı saygı belirtisi olarak başınızdan çıkarmıyorsunuz. Ben de öyle yaptım. Yenicami’yi ziyaretimde ayağıma giyeceğim terlikleri verecek adamı bir hayli aradım. Bulamadım. Bunun üzerine ben de sizin yaptığınız gibi ayakkabılarımı çıkardım, camiyi öyle gezdim. Yenicami’nin çinileriyle yerdeki al renkli halılar, tatlı renkleriyle göz okşuyor.”

Ülkemizden hoşnut ve iyi hislerle ayrılan üstadı yine aramızda görmek istediğimizi söyledim. Cevabı şu oldu:

İş, bir defa dostluk kuruluncaya kadardır. Dostluğumuzun devamlı olacağına eminim. Tabii yine geleceğim…”

(Fikri Çiçekoğlu / 11-12 Şubat 1948 / Akşam Gazetesi / Redaksiyon, günümüz Türkçesine uyarlama ve internete aktarım: Serhan Yedig)

Linkler

Gaspar Cassodo’nun biyografisi

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!