Sabite Tur Gülerman / İlk bestemin zemini hocamın, güftesi doktordan

0

Güçlü, kıvrak hançeresiyle 1950’lerde radyonun en gözde solistlerindendi Sabite Tur Gülerman. Şöhretini gazino sahnelerinde de sürdürdü. 1989’da, 62 yaşında hayata veda ettiğinde geriye çok sayıda şarkı kaydının yanı sıra besteleri kaldı. 23 yaşında yapılan ilk röportajlardan birinde besteciliğe adım atışını heyecanla anlatıyor.

Haliç kendi aleminde bir semttir. Eski Haliç safalarını, bu arada Kâğıthane alemlerini hatırlayan biraz yaşlıcaların olacağını tahmin ederim. Haliç’ten Kâgıthane’ye doğru süzülen sandallardan yükselen sesler bugün kulaklarımızda…
Bir kıyısında Loti’nin azadesiyle Eyüp, öbür tarafla Karaköy Köprüsü’nden başlayarak Azapkapı, Kasımpaşa, Taşkızak, Hasköy ve nihayet Atlınboynuz’un sonu. Bu sevimli semtlerin deniz kıyısından yavaş yavaş uzaklaşarak set halinde yükselip, bir kışla önünü geçip, bir değirmen yoluna sapıp, bir hamam önünden kıvrılıp geçip, bir hayli taş merdiven çıkıp, sağdaki ilk sokağa sapalım ve ikinci eve bakalım.
Bütün panoramasıyla Haliç’i gören bu evde neşeli bir aile oturmaktadır. Halim selim bir anne baba ve onların pek haşarı sayılacak iki çocukları. İkisi de kız.
Fakat bu kardeşlerin hiç birbirlerine benzer tarafları yok. Hattâ huyları itibariyle de pek az küçük olanı sanki hiç çocuk değil, büyümüş de küçülmüş. Daima ablalık peşinde. Hattâ biraz da yaşıyla nisbet kabul etmeyecek derecede asabi mizaç.

Çocukluğunda çok ciddiydi

O kadar ki, sokakta top oynayan kendi gibi akranlarının topu kazara bahçelerine kaçacak olsa küçük kız onlara topu iade ederken hâkimane bir tavır takınır ve derdi ki:
— Bakın çocuklar, bu sondur ha!.. Bir daha bahçeye kaçarsa vermem. Patlatırım!.
Küçük kızı bu kadar kötü kalpli düşünmeyin, o bu sözleri söylemesine rağmen, hemen sonra topun bahçeye kaçmasıyla vermesi bir olurdu. Mektebe giderken de öyleydi. Sağına, soluna bakmadan, ciddî bir şekilde gider gelirdi. Peki, diyeceksiniz, henüz bilmediğimiz bu kızın çocuklukla hiç ilgisi yok muydu? Olmaz olur mu efendim, bazan neşelendiği vakit kendi gibi arkadaşlarını güldürmek için gözlerini şaşı yapardı.
Bu şekilde kesin şeyleri nereden biliyorsunuz, diye bir sual sormaya kalkmanızdan evvel beni takip etmenizi rica edeceğim. Ankara’da, Anafartalar tarafından Denizciler Caddesi’ni takip ediyoruz, nihayetteki Tokuz Apartmanı ve burada bir dairenin kapı ziline dokunuyoruz. Kapının açılmasıyla beraber sevimli bir sima bizi karşılıyor:
— Ooo, buyur bakalım, eski mahalle arkadaşım!
– Buyurduk efendim, Sabite Hanım.
Bilmem artık yukarıdaki satırları kesin şekilde yazışıma hak verdiniz mi? Benim kadar o da beni unutmamış. Telâşsız bir şekilde misafir salonuna doğru gidiyoruz. Bu esnada Sabite konuşmaya başladı:
— Affedersiniz, hocamla derse çalışıyorduk da…

İlk beste 1950 Şubatı’nda yazıldı

— Fakat biz sizi ders ânında da görmek istiyoruz, onun için ortalığı toplamaya hiç lüzum yok.
Bu sözlerimize Sabite’nin hocası Salih Orak da iştirak etti ve bunun üzerine söz dinleyen Sabite ve bizler rahat koltuklara gömüldük.
İlk işim yukarıda naklettiğim satırları Sabite’ye hatırlatmak oldu. Fakat o gülerek diyor ki:
— Yalnız unuttuğunuz bir nokta kalmış. Benim o zamanlar evde hiç ağzımdan düşürmediğim şarkı:
— Hatırlayamadım, hangisiydi?
— Durun bakayım, benim de aklıma gelmiyor. Tamam hatırladım: “Bak şu dilber kadına saçlarını yandan atmış.”
Böylece bir an mazi gözlerimizin önünde geçit resmi yaptıktan sonra bugüne dönüyoruz. Bu esnada hizmetçi kahvelerimizi getirmişti. Fakat Sabite’ye bir şey yoktu. Bu durum üzerine ilk önce konuşan Sabite oldu:
— Sütlü kahveyi küçüklüğümden beri severim. Müsaade ederseniz, ben de onu içeyim.
Bu esnada masanın üzerindeki notalar dikkatimi çekmişti. Hele bir tanesinin altında bir imza vardı: S. Tur. Bunu görünce büsbütün tuhaflaşarak sormaktan kendimi alamadım:
Bu imza neye?
Sabite’den evvel Salih Orak cevap veriyor:
— Son bestesi…
Bravo!.
Belki siz dinlemişsinizdir, fakat ben radyoda hiç tesadüf etmedim. Ehliyetli bir hoca elinde muntazaman çalışan Sabite Tur ses sahasında sert ve hızlı adımlarla günden güne şöhretin şahikasına yükselirken hocasından aldığı ilhamlarla hevesini birleştirmekte ve bu arada sevimli bir bestekâr olarak karşımıza çıkmaktadır.

Suzinak makamında bir bestem

Bu doğuşun ilki dört Şubat 1950 tarihinde, bir cumartesi günü karlı ve fırtınalı bir havada olmuştur. Sabite’yi dinliyelim:
— İçimde, bir beste yapabileceğimi artık hissetmeye başlamıştım. Birinci bestemde zemin kısmı hocamındır ama
meyan kısmı sırf benimdir. Fakat ikinci beste tamamen benimdir. Şimdilik tecrübe ediyorum.
Temenni edelim muvaffak olursunuz.
— İnşaallah.
Güfteleri kimin?
— Tuhaftır, ikisinin sahibi de doktordur. Biri Doktor Necdet Bey. Bizim Parti’nin geçen devre Manisa milletvekillerinden. Diğeri de burada doktor Salâhaddin Alsu’dur.
Sabite Tur’un bestelerini herhalde merak ettiniz, veriyorum: Suzinaktan :
Verirdim ömrümden isteseydi,
Ona ömür değil, can versem değer.
Saçımda görülen şu aklar, yer, yer,
Çektiğim son aşkın yadigârıdır.
Bu mu aşktan nasibimiz, söyle bana
güzelim,
Gel kederden, gamdan uzak, sevdalarda gezelim,
Bir yudum sun ki dudaktan, aşkı kalbden sezelim.
Ve Sabite Tur, bu son şarkısını henüz hiç bir yerde okumuş değildir. Kendisine bestekârlık yolunda başarılar temenni ettikten sonra Sabite’nin yine bir an çocukluğuna dönelim:

Radyoda daha heyecanlı okuyorum

Eh, artık küçük kızımız mektebi bitirmiş ve musiki yolunda ilk dersi Eyyubi Ali Rıza Bey’den almaya başlamıştır. Burada sezilen kıymet derhal kendisini göstermiş ve Sabite yavaş yavaş sahne hayatına atılmıştır. 1947 yılına kadar İstanbul’da alkışlanan Sabite o yıl muvakkat bir zaman için Ankara’ya gelmiş ve ertesi yıl, ki tarihi bugün gibi kendisinin aklındadır, 26 Nisan 1948’de temelli olarak Ankara’ya yerleşmiştir.
Radyoyu olduğu kadar sahneyi de ihmal etmeyen Sabite’ye bu ikisinden birini tercih bakımından bir sual sormak yerinde olacaktı, sordum ve Sabite şu cevabı verdi:
— Radyoda daha heyecanlı okuyorum. Fakat, bilhassa konserleri de severim.
Yazımızın başında çocukluğunu naklettiğim Sabite’nin çok asabi olduğunu yazmıştım. Bu asabiyetin bu gün de mevcut olduğunu herhalde onu tanıyanlar hissetmişlerdir. Bakın o da ne diyor:
— En ufak bir şeye sinirleniyorum.
Bununla beraber tebessümü hiç bir zaman eksik etmiyorsunuz?
— (Cevap tebessüm).
Sebebi?
— Bugünkü sinirimi devamlı ve fazla çalışmama hamlediyorlar.
Soloyu fasla tercih eder misiniz?
— Faslı çok severim.
Az evvel çok çalıştığınızı söylediniz, ya boş bulduğunuz vakitlerde ne yaparsınız?
— Canım isterse yemek yaparım.
İş yaparken şarkı söyler misiniz?
– Vallahi hiç aklıma gelmez.
Ya gezme faslı?
— O da öyle, onu da hiç sevmem. Zaten çok yorulduğum için boş vakitlerimde dinlenirim ve tam dinlendiğim sırada tekrar çalışma zamanım gelir.
Moda ile ilginiz nasıl?
— Hiç alâkadar değilim.
Ciddî mi?
— Vallahi değilim. Ama siyah renkli bir roba bayılırım. Ve her kadın derecesinde de mücevheri severim.
Bu arada geçen gün almaktan vazgeçtiği bir bileziğin hikâyesini nakleden Sabite, kuyumcunun 200 liralık şeyi kendisine 650 liraya satmak istemesine doğrusu pek kızmış.
Hava biraz bozulmuştu, Ankara’nın kırk ilkindilerinden biri yağıyordu, sordum:
Yağmuru sever misiniz?
— Yağmurdan sonraki, limoni havaya bayılırım. Uykuya dalarken yağmuru çok severim.
İstanbul’u dört gözle özleyen Sabite Tur’u bilmem size birazcık olsun bilinmeyen taraflarıyla tanıtabildim mi? Gayet iyi kalbi olan Sabite, ailesine çok düşkün. Babasının ölümü hâlâ onun aklına geldiği gibi, hasta olan ablası Yaşar’a da çok acıyor, zaman, zaman bu acısını bugün bizim yanımızda dahi gizleyemedi ve elini kalbine götürerek:
— Ah bilseniz, o kadar içim eziliyor ki, şu Yaşar’ın hastalığına, kızcağız hayırlısıyla bir iyileşse, diyordu.
Yağmur dinmişti. Neredeyse Sabite’nin hoşlandığı limoni hava gözükecekti. Onu bu zevkiyle başbaşa bırakmayı doğru bularak yanından ayrılırken, şurasını da ilâve edeyim ki, ilerideki yazılarımızda bambaşka cephelerden Sabite Tur’u tanımış olacaksınız.
(Kemal Deniz / 15 Temmuz 1950 / Radyo Haftası / Arşiv çalışması, redaksiyon: Serhan Yedig)

Linkler

Biyografisi

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!