Verda Ün / Chopin’e biraz fazla zaafım var

0

Yıl 1951, Verda Ün 31 yaşında. Bir yandan konservatuvarda ders veriyor, diğer yandan yedi yaşındaki kızı Nevin’i büyütüyor. Kapısını çalan gazeteciye hayatını anlatıyor, eşi Ekrem Zeki Ün ve kızı Nevin de gazeteciye Schubert’in sonatını çalıyor. Çok sayıda öğrenci yetiştiren Verda Ün, 2011’de hayata veda etmişti.

Moda’nın sevimli, sakin bir köşesinde, günün hangi saatinde geçseniz hemen piyano sesleri duyulan, yeşil pancurlu, sarı, kagir bir evde senelerden beri, en büyüğünden en küçüğüne kadar her ferdi müzisyen bir aile yaşar: Ün Ailesi…

Değerli kemancı ve besteci Ekrem Zeki Ün ile eşi piyanist Verda Ün’ün ismini, müziksevenler arasında bilmem işitmeyen kalmış mıdır?

Sokağa yayılan tatlı, kıvrak nağmeleri ve yeşil pancurlarıyla bir kanarya kafesini hatırlatan bu ev, özenilecek bir aile saadetinin olduğu kadar, örnek sayılacak derecede kararlı ve soylu bir çalışmanın da yuvası olmuş. Mamafih kafesin hakikî bir kanaryası da yok değil. Parlak mavi gözlü kıvır kıvır kirpikleri, ele avuca sığmaz küçük Nevin Ün…

Yıllar bu evin üstünden hiçbir şey değiştirmeden akıp gitmiş. Çünkü zamanın aşındıramadığı, eskitmediği, bilâkis ezelî ve ebedî bir iksir gibi insan ruhuna her an yeniden, taptaze sunduğu bir hayat kaynağına sahip bu ev: Müzik..

Ziyaret saatinden biraz evvel Moda’nın sakin ve güneşli sokağına saparken bunları düşünüyorum. Eve yaklaştım. İlk katın bahçeye bakan sarmaşıklı penceresinden hafif ve ürkek keman sesleri gelmekte… İçimden: “Muhakkak bir talebedir” diyorum. Doğru… 14 – 15 yaşlarında sevimli bir kız egzersiz yapıyor. Köşede kuyruklu bir piyano… Masada notalar. Sarmaşıklar arasından odanın boşluğu içine süzülüp koltuklar üzerine düşen güneş ışığının neşeli, göz alıcı kıpırtıları… Derin bir sessizlik içine gömülü bu dekor bana, yıllar ve yıllarca evvel yaşamış büyük bestecileri ve onların herkesten biraz uzak, biraz başka fakat mana ve ruh bakımından bütün insanlığı kavrayan büyük hayatlarını düşündürüyor…

Moda’da doğdum, buradan ayrılmadım

Kapı açıldı. Çağla yeşili gözlerine uygun zarif elbisesi içinde değerli piyanist Verda Ün tatlı bir tebessümle bana doğru ilerleyerek beklettiği için özür diliyor… “Bu kadar meşgul olduğunuz bir günde rahatsız ettiğim için asıl ben özür dilemeliyim” diyorum. O kadar nazik ki derhal sözümü kesiyor: “Yok, hayır… Biz her zaman böyleyiz. Günlerimiz belirli bir programa bağlı olarak sürekli çalışmayla geçer. Yalnız pazar günleri ikimiz de evde olduğumuz için, bilhassa Ekrem’in dalgınlığı yüzünden ders saatleri biraz karışıyor. Aynı saati iki talebeye birden verdiğini ve bu arada misafirlerimiz de olduğunu düşünürseniz!..”

Ekrem Zeki Ün

Gülüyor.. O kadar sevimli gülüyor ki. Bu gün öğleden sonra dersi yokmuş. Rahat rahat konuşabileceğimizi söylüyor. Ekrem Zeki Ün yukarıda talebesiyle meşgul. Keman sesleri ara sıra kulağımıza kadar gelmekte… Odada yalnız kalınca, kısaca hayatından bahsetmesini rica ediyorum.

Hayatımın entresan bir tarihçesi olmasa gerek, diyor.

– Kendimi hatırlayalı ve Ekrem’i tanıyalı – ki o zaman 14 yaşındaydım – müzik çalışmak, dinlemek, düşünmek ve tahlil etmekle geçen günlerim görünürde birbirine benzer. Bu bakımdan röportaja pek elverişli olduğunu zannetmiyorum. Gerçekte ise hiç böyle değil. Bunu en iyi şöyle izah edebilirim:

Çocukluğumda beraber oynadığım arkadaşlarımdan bazıları seyahatlerle, hatta cemiyetimizin bünyesine göre sürprizler dolu bir hayat geçirirler. Bazen onlara rastladıkça bütün bu değişikliklerin ardında ne kadar değişmeyen tipler bulurum. Tekrarlanan bu olaylar hayatlarına tekdüzelik vermiş ve onlara fazla bir şey kazandırmamıştır. Bunun sebebini güzellik kavramının peşinde koşmamalarında buluyorum. Halbuki bir sanatçının hayatı böyle değildir. Çünkü sanatçı sanatı önünde silinir ve onunla bir olur. Sanat da o kadar engin ve renklidir ki…

Mesela bir konser için Chopin’den eserler hazırladığı sırada piyanist garıihtiyari eserin özelliğini ortaya çakarmak amacını güderken yaşadığı günden uzaklaşır, esere özgü romantik dünyayı yavaş yavaş aramaya koyulur. Şunu da söyleyeyim, bu bir Alman romantizmi değil.. Romantik devirde, müzikte Berlioz’larla, şiirde Musset’lerle, Baudelaire’lerle; Alman olmasına rağmen Paris’in benimsediği Heine’lerle biraz hasta bir romantik dünyada yurduna hasret yaşayan veremli Chopin’in, Paris’te, Nohant’da veya Majorka Adası’ndaki gerçek yüzünü arıyoruz. Eser ancak o zaman ifadesini ve rengini bulur. Chopin için olan bu durum ayrı bir âlem olan daha yeniler, meselâ Gabriel Faure, Debussy, Ravel gibi veya daha eskiler, klâsik ve preklasikler, yani Beethoven’ler, Bach’lar için de aynı arayışları gerektirir.

Hayatıma gelince, 1920’de Moda’da doğdum ve hiç ayrılmadım. Piyanoya çok küçük yaşta teyzemle başladım. Zaten müzikten anlayan ve seven bir aile içinde büyüyordum. Yeteneğimin gelişmesinde bunun çok faydası oldu. Annemiz keman çalardı. Leipzig Konservatuvarı mezunudur. Babam da müzikten son derece hoşlanırdı. Yeteneğim vardı, çevremiz de uygundu. Buna rağmen ciddî çalışıyordum. Galiba biraz da şımartılmıştım. Ciddi çalışmaya başlamam Ekrem’i tanıdıktan sonradır. Bugünkü durumumu ona borçluyum. Ekrem’i tanıdığımda 14 yaşındaydım. Düşünün, tamamen gevşek bir çalışmadan sonra düzenli yönlendirmeyle günde 5-6 saatimi piyanoya ayırmaya başlamıştım. Amacım olmuştu.

Hâlâ aynı fikirde misiniz?

Sevimli sanatkar güldü. Gözlerinden sevgi dolu bir pırıltı geçti. Sorumun en açık cevabıydı bu…

– 15 yaşında ilk ciddî derslerimi bir İtalyan piyanistten Adinolfi’den aldım. İki sene sonra hocamı kaybettiğimden çalışmalarıma Ekrem’le devam ettim. Bu arada Ferdi Statzer’den de yararlandım. Ekrem’le ilk konserimizi verdiğimizde 16 yaşındaydım. Ondan sonra bütün konserlerine katıldım.

17 yaşında evlendim

Ne zaman evlendiniz?

-1935’te nişanlanmıştık. İki sene sonra evlendik.

Kendi başınıza ne zaman konser vermeye başladınız, hangi eserleri çaldınız?

Erenköy Kız Lisesi’nin bahçesinde Verda-Ekrem Zeki Ün ve öğrencileri

-Konservatuvara hoca olduktan sonra. 1946’da öğretmenlik için açılan yarışmaya girerek kazandım. O zamandan beri orkestra ile verdiğim konserlerde Grieg, Bach, Chopin ve Çaykovski konçertoları çaldım. Ayrıca resitallerimde Chopin, Brahms, ve Schuman’dan parçalar çaldım.

Bu sene başka bir konser yermeyi düşünüyor musunuz?

-Son olarak radyoda Çaykovski’nin Si minör Konçerto’sunu çalmıştım. Cemal Reşit Rey, Avrupa’dan döndükten sonra onunla bu eseri tekrar çalacağım. İlerdeki konser için çalışmak istediğim eser Ravel’in sol el için yazdığı konçerto.

Konuşurken yüzü pembeleşiyor ve gözlerinin yeşili daha canlı, daha parlak görünüyor. Fazla sözden, münakaşadan hoşlanmadığını, çok defa susmayı ve dinlemeyi tercih ettiğini söyleyen Verda Ün, çok tatlı konuşuyor… Kuvvetli bir şahsiyet belirten gururlu duruşuna, zarif hareketlerine uygun bir sesi, hoş bir telaffuzu var.

Günde ne kadar çalışırsınız?

– Ortalama iki saat. Elimde olsa dört saat çalışmak isterdim. Özel öğrencilerimden ve konservatuvar görevinden pek az vaktim kalıyor. Çalışmayı çok severim. En büyük zevkimdir. Bıraksalar, gezmeyi, dinlenmeyi düşünmeden saatlerce piyanonun başında çalabilirim.

Ya Nevin? diyorum.

Ekrem Zeki ve daha sonra tıp doktoru olan kızı Nevin Ün

Şimdi yedi yaşlarında olan küçük Nevin de her gün bir parça daha gelişen büyük bir yetenek.

Verda Ün’ün bakışları sonsuz bir sevgi ve şevkatle yumuşuyor.

– Evet, diyor. Nevin’e piyano çaldırmak ve gezme saatlerinde dışarı çıkarıp dolaştırmak da hiç ihmâl edilmeyecek görevlerden. Evde bir piyano üçümüze az gelmeye başlamıştı. Şimdi iki oldu da rahat ettik.

En çok sevdiğiniz eserleri öğrenebilir miyim?

-Bu hakikaten güç bir soru. Hepsinin, içimde ayrı yeri var. Sonra insanın çok değişik günleri ve ruh halleri oluyor. Bazen biri, bazen diğeri o anımıza hitap ettiği için daha çok seviyorsunuz. Fakat zannederim, en severek çaldığım Chopin. Bach’a da hayranım. Beethoven de öyle. Ayırması öyle güç ki. Ama galiba Chopin’e biraz fazla zaafım var.

Konser verirken heyecanlanır mısınız?

-Hayal ederken daha çok heyecanlanırım. Kendimi en kötü ihtimale hazırlar ve konserin önemini asla küçümsemem. Ruhî bir hazırlık oluyor bu.. Böylece sahneye çıkarken nispeten sakin ve soğukkanlı olabiliyorum.

Sahneyi mi, yoksa radyoyu mu tercih edersiniz?

-Sahneyi radyoya tercih ederim. İnsan radyoda kendini yalnız, adeta bir uçurumun kenarına bırakılmış gibi hissediyor. Halbuki sahnede o yaşayan, duyan topluluk insanı sürüklüyor.

Halk müziği, folklor hoşuma gider

Geleneksel Türk müziğini sever misiniz ?

-Bilhassa halk müziği, folklor çok hoşuma gider. Saf, katıksız halk ruhu ve heyecanı dile geliyor. Aynı zaman da ritm ve ses bakımından çok zengin ve değişik. Bu yaz İstanbul’da toplanan Dünya Gençlik Teşkilâtı (Way) şerefine Açık Hava Tiyatrosu’nda bir Türk Folklor ve Oyun gecesi yapılmıştı. Orada Karayılan’ın çift zurnayla birlikte davul çalışı ve oyunların uyumu bir harikaydı. Bunun yanında başka bir ekibin Zeybek gibi asil bir oyunu mandolin ve armonikayla çalmaları ise bir facia oldu. Ekrem’le bir çirkin vaziyet görmemek için yüzümüzü kapadık.

Hayatınızın en entresan vakasını anlatır mısınız ? Verda Ün biraz düşünüyor ve:

– Hatırlayamıyorum, diyor.

Hayatım o kadar muntazam ve sâde geçti ki hemen hemen fev kalâde bir vak’a olmadı diyebilirim. Aklıma bir şey geldi, entresan bulur musunuz bilmem.

Ege mıntıkasında 8-10 sene evvel bir konser turnesine çıkmıştık. Bandırma, Manisa, İzmir, Aydın, Konya, İskenderun ve Antakya’da dolaştık: Hangi şehirde olduğunu şimdi hatırlayamıyacağım. Konser verdiğimiz salonda kuşlar yuva yapmış, Ekrem çalar, onlar ötüşür. Konseri zevkle dinleyen belediye başkanı sonunda bizi tebrik ettiği esnada tüm ciddiyetiyle Ekrem’e: “Kuşları bile galeyana getirdiniz!” demez mi.

Sevimli sanatkâr tatlı tatlı gülüyor. Ben de içimden, geçen sene Thilbaud’nun konserinde zevke gelip sahnede dört dönen fareyi düşünüyorum. Fareli konser salonu olur da kuşlu olmaz mı?

Boş vakitlerinizde neyle uğraşırsınız?

– Boş vaktim kalırsa eğer..

Bakın gün nasıl geçer: Sabahları Nevin’i kaldırır, gezdirir, bir saat piyano çalıştırırım. Nevin’in gezme saati gelince beraber çıkarız. Öğleden sonra ya konservatuvara iner, yahut da evde derslerimle uğraşırım. Akşama kadar bir an boş kalmam. Okumayı çok sevdiğim halde ancak vapurda vakit, bulabiliyorum. Nadiren geceleri sinema veya tiyatroya gideriz.

Sinamayı mı yoksa tiyatroyu mu daha çok seversiniz?

– Tiyatroyu çok severim. İyi eser olursa ve iyi oynanırsa büyük zevk duyarım. Meselâ “Şafakta Gelen Kadın”la, geçenlerde gelen Fransız komedi grubunun rol aldığı Musset’nin “Bir Kapris”ini çok beğendim.

İyi oynanmış filmleri severim.

“Jonny Belinda” ne güzeldi. Müzikal filmlerden, hatta büyük bestecilerin hayatını canlandıran Amerikan filmlerinden hoş lanmam. Çünkü Amerikalılar gösteriş ve şatafata düşkünler. Doğallıktan ve gerçeklerden uzaklaşıyorlar.

Spor sever misiniz?

— Çok.. Bilhassa yürüyüş ve yüzmeyi çok severim. Ata binmesine de bayılırım. Bir zamanlar binerdim.

Konuşmamızın bu noktasında Ekrem Zeki Ün’ün dersinin bittiğini öğrenen nazik mutabım “Biraz yukarı çıkalım isterseniz. Nevin’i ve babasını dinlersiniz” diyor.

Büyük memnuniyetle kabul ediyorum. Biraz da değerli bestecimizle konuşabilirim; fakat o üst üste derslerden yorgun görünüyor. Son derece nazik bir sanatkâr olan Ekrem Zekiyi reddedemeyeceği bir istekle rahatsız etmekten çekiniyorum. Fakat o yorulmak bilmeyen bir enerji ve sanat helecaniyle dolu..

– Size kızımla Schubert’in Sonat’ını dinletelim, diyor. Nevin mavi gözleri zekâ ışığıyla alev alev, saçları pırıl pırıl, yanaklarında ve çenesindeki gamzeleriyle gülünce pek tatlı olan küçük yaramaz piyanonun başına geçtiği zaman artık büyük bir sanatçı gururuyla dolu. Küçücük parmaklan kolaylıkla ve rahatça tuşlar üzerinde geziniyor. Baba-kızın, nefis bir anlayış ve beraberlikle verdikleri bu konser, dinlemesinin ve seyredilmesinin zevkine doyulmayan bir canlı tablo oldu.

Her çalıp bitirişte Nevin’le konuşuyoruz. Konservatuvarın ikinci sınıfında, Ferdi Statzer’den piyano, Raşit Abet’den solfej, ayrıca hususî Türkçe ve İngilizce dersleri alıyor. Aile arasında sık sık duyduğu Fransızcayı da pek güzel konuşmakta. Şimdiye kadar iki defa Kadıköy Halkevi’nde konser vermiş. İki ay sonra da Şehir Tiyatrosu’nda Konservatuvar Talebe Orkestrasının refakatiyle Bach’ın Fa Minör konçertosunu; ayrıca babasının konservatuar keman sınıfında olan, kendi yaşındaki küçük Sinan ve Egon’la birlikte Bach’tan, Haendel’den sonatlar çalacakmış.

Oyun oynamaya bayılıyor. Odası oyuncak dolu. Neler yok neler.. Toplar, arabalar, bebekler, ayılar, köpekler… Fakat en sevdiği resimli kitaplar…

Nevin, diyorum. Konser verirken heyecanlanır mısın?.

-O da ne demek ? diyor.

Gıptayla yüzüne bakıyorum:

Yani şaşıracağım diye korktuğun oluyor mu ?

– Şimdiye kadar hiç şaşırmadım ki!..

(C.B / 23 Ocak 1951 / Bizim Yıldızlar / Redaksiyon ve internete aktaran: Serhan Yedig)

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!