Cemal Sahir / Gülmeyen adam deyiniz benim için

0

Macaristan’da konservatuvar eğitimi aldıktan sonra doğduğu şehre dönüp İstanbul Opereti’nde sahneye çıkmış, 1921’de Batı eserlerini sahnelemek üzere Sahir Opereti’ni kurmuştu. Sahnede 37’nci yılını kutlarken yapılan bu röportajda “1 Eylül 1921’de Sahir Opereti ismiyle ilk Garp operetinin temellerini attım. İlk eser Grof Rinaldo’ydu” diyor.

Türkiye’de Batılı anlamda ilk operet sanatkarı Cemal Sahir’in 37’nci sanat jübilesine gidemedim. Koltuklar dolu muydu, boş muydu bilmem… Fakat zavallı sanatkarın “jübile” bahsinde talihi hiç yaver gitmemiş. 25’inci sanat jübilesi 2. Dünya Savaşı’nda pasif savunmaya rastlamış. Tiyatronun semtine kimse uğramamış, dışarıdaki ışıklar gibi sanatkarın da talihi kararmış.

Jübileyi aynı senenin 15 Mayıs’ında tekrarlamışlar. Fakat bu da İstanbul’un tahliyesi tecrübelerine tesadüf etmiş, nihayet dostları “Sana 8 Şubat’ta bir jübile yapacağız ki deme gitsin” demişler. Ne yazık! Afet bir kış… Tuna’nın bütün buzları limanda… Tiyatroya kim gider bu havada?

Mayısa karar vermişler. Bu defa da seçimler…

“Gülmeyen adam deyiniz benim için” derken nemli mavi gözleri birer nazar boncuğu gibi parlıyordu. (Ama bu nazar boncuğu onu kem gözden, şanssızlıktan korumamış!)

– Makyavel ne demiş bilir misiniz?

Ne demiş?

– “Talih kadın gibidir. Dövülmek ve hakaret ister. Ona karşı lakayıd ve soğuk davrananlardan ziyade cesaretle hareket edenlere ram olur…” Cesaret dostum, cesaret…

“Talih, talih” diye başını acı acı salladı. (Vaktiyle bir fakir komşu kadıncağız vardı: “Herkesi talih beni kör Salih!” derdi. Bunun ne demek olduğunu çocukluktan kurtulunca anlamıştım!)

– Beyefendi, ben bir vakitler sahnenin en güzel erkeğiydim. Hemen hemen İstanbul’un bütün kadınları arabalarla peşimde dolaşırdı. Benim adımı uykularında sayıkladıkları için kocalarından boşanan kadınlar gürülmüştür… Karısı hastalanan erkek bunu benden bilirdi. Fakat, 1937’de cehennemin gayya kuyusuna düştüm!

Anlamadım?

– Ferah Sineması’nda Zürhe isimli feerik bir operet oynuyorduk efendim. Muhlis Sabahattin’in eseri. Ben tenor rolündeyim. Mevzu icabı rüya görüyorum. Yokluk üzerinde vezir rüyası ne tatlı şeydir! Üçüncü perdede cehennem görünür ve ben gayya kuyusuna düşerim. Siz sahne deliklerini bilir misiniz?

Benim bildiğim, Şehir Tiyatrosu sahnemizin bütçe deliğidir ki bir türlü kapatılamaz!

– Şeytan çıkar bu sahne deliklerinden… Bunların adına tropoket derler. Delik kapağının üzerinde duruyordum. Piyes icabı kaybolmam lazımdı. Makinist sinyali vermişti. Fakat yavaş yavaş aşağı inmesi gereken kapak bir türlü kıpırdamıyordu. Asansörü indirecek işçiler meğer esrar içmiş, kendilerinden geçmişler… Makinist bağırır bağırmaz ipleri bırakıvermesinler mi? Bütün ağırlığımla birkaç metre yüksekten dizüstü düştüm. Bel kemiğim zedelendi. İşte o günden sonra bütün tenasübümü kaybettim…

Ve sahnemizin en güzel erkeği, Türk operetinin en sevimli tenoru bu müessif kazadan sonra düştüğü gayya kuyusunda bir türlü çıkamamış: “Bana gülmeyen adam deyiniz…”

Evet o gülmüyor ama gülenler var: Tropoket deliğinden fırlayan sahne şeytanları onun iki büklüme yakın bir vaziyette dolaşmasına gülüyor. Düşenin dostu olur mu?

Filozoflara göre, sanatın gayesi şiddetli heyecanlar duymak ihtiyacında olan, fakat sosyal hayatta bunu bulamayanlara bu heyecanı duymak için vesile hazırlamakmış. (Bugünün filozofu bu fikirde mi bilmem… Heyecan duymak için yaşadığımız devir öyle vesileler hazırlıyor ki!) Trajedi heyecan duygularımızı tehlikesiz hayallerle sağlar. İhtiyaçlarımızı muhayyilelerimizde tatmine hizmet eder.

Şu adamın tam 37 yıl sahnede trajedi oynayarak insanlığa yararlı olduğunu hangi birimiz hatırlıyoruz? Hangi birimiz ona şükran duyuyor, onu sahne dışı trajediden kurtarmaya uğraşıyoruz?

Macaristan’a ticaret tahsiline gitmiştim, konservatuvara girdim

– Ticaret tahsili için gittiğim Macaristan’da tiyatro tahsil ettim. Macar konservatuvarını bitirdim, dedi. Babam varlıklı adamdı. Vaniköy’ünde Rehber-i İttihad Lisesi’nde okuyordum. Fahreddin Kerim mektep arkadaşımdır…

Onun bir gün tımarhaneye başhekim, İstanbul’a vali olacağını gösteren emareler var mıydı?

– Filozof Rıza Tevfik hocamızdı. Bir gün mektebin korusunda ben ve Fahreddin onunla dolaşıyor, filozofun Avrupa hayatına dair anlattıklarını dinliyorduk. Bir ara beni göstererek “Bu ileride mutlaka artist olacak” demişti. Mektepte daima şiir okuduğum, hatta Figaro’nun Düğünü piyesini okurken müdür tarafından yakalandığım için belki…

Gökay için ne dedi?

– “Bu da bir diplomat olacak…” Dediği çıktı hocamızın…

Elhak…

– Bir gün gazetelerde bir ilan gördüm. Hükümet, ticaret tahsili için Macaristan’a 70 talebe gönderecekti. Macaristan’a gitmek için şiddetli bir arzu duydum. Fakat bunu tutucu bir adam olan babama açamazdım. (Sultan Abdülhamit’in kehribarcıbaşısı Benli Ali Bey’miş babası) Bir gün Nezarete giderek şartları öğrendim. Velilerden birinin müsaadesi gerekiyordu… Babamın mührü parmağındaydı. Onu alabilmek için haftalarca çırpındım. Bir sabah, daha şafak sökmeden yatağımdan kalktım. Sofanın hasırlarında dizlerimle yürüdüm. Biraz evvel abdest alıp namaza durmuş olan babamın yüzüğü, musluk başındaki yüzük taşında duruyordu. Onu yavaşça aldım. Petrol kandilinde isledim ve önceden hazırladığım kağıda bastım. Nezarete götürdüm.

Ben Macaristan’a gittikten sonra işler meydana çıktı.

Ticaret okulundan konservatuvara nasıl geçtiniz?

– Kendimi bildim bileli müzikal tiyatroya alakam vardır. Macaristan’da en büyük zevkim tiyatrolara, operetlere gitmekti. Bir gün bir cülus merasimi dolayısıyla Peşte Konsolosluğu’muzda müsamere verilmişti. Peşte Şefirimiz Ahmet Hamdi Bey’in moloğunu bana okutmuşlardı: “Benim bir yeğenim var!” Redingot bulmuş, bir sakal takmıştım. Monoloğuma, Türkçe bilmedikleri halde, müsamerede hazır bulunan bütün Macar nazırları katıla katıla gülüyordu. Meğer sakalımın yarısı kopmuş…

Müsamereden sonra, Macar Marif Nazırı Kont Aponi beni okşadı ve Hitmet Bey’e: “Bu genci niçin artist yapmıyorunuz? Çok istidatı var” dedi. Hikmet Bey “Ailesi müsaade etmez ki” cevabını verdi. Nazırın şu sözlerini hiç unutmam:
“Ekselans, memleketinize bu sanat lazım değil mi?”

Müsamerenin ertesi günü Budapeste Artist Akademisi’nin hazırlık sınıfına kaydedildim. Hazırlık sınıfı… Çünkü Macarca’yı bir Macar gibi telaffuz etmeyeni akademiye almazlar. Bir sene sonra konservatuvarın birinci sınıfına girdim.

19 yaşında İstanbul Opereti’nde sahneye çıktım

Cemal Sahir, 1. Dünya Savaşı sona erince bir ticaret mektebi mezunu değil, bir konservatuvar mezunu olarak memlekete dönüyor. Babası hayretler içinde… Fakat olan olmuş bir kere… Sonrasını şöyle anlatıyor:

– Bir yaz mevsimiydi. Ferah Sineması’nda İstanbul Opereti çalışıyordu. Bu alaturka bir operetti. Orkestra Darüttalim-i Musiki sanatkarlarından oluşuyordu. Musahibzade Celal’in eserleri oynanıyordu. Benim “sesli” bir genç olduğumu duymuşlar. Heyete beni de dahil etttiler. 19 yaşındaydım o zamanlar.

İlk eser “İstanbul Efendisi”ydi. Bunda tenor rolünü oynayan Fait Bey şarkı okuyamıyordu. Rejisör Ahmet Fehim Efendi, temsile üç gün kala provayı durdurdu “Olmuyor, olmuyor, bu role başka biri lazım” diye bağırdı. Sonra bize döndü: “Bu kadar gençsiniz, bu işi başaracak kimse yok mu içinizde?”

Derhal atıldım. Beni prova ettiler. Safi Çelebi rolü bende kaldı. (O, hala Safi Çelebi rolünde. Bu ciyfeleşmiş sanat muhitinde geleceğe ait ne güzel hayalleri var? Zühre piyasinde gördüğü rüyalar gibi… Lale Devri’ni canlandıracak bir eser hazırlıyormuş: “Bir Devrin Afeti”… Baş rolde tanınmış bir ses sanatkarı…)

Bir perşembe günü, muazzam bir kalabalık önünde sahneye çıktım. Ertesi gün gazeteler yalnız benden bahsediyordu. “Gerek tavrı etvariye, gerek sesiyle dün akşamki eserin başarısı Cemal isimli gençtedir…”

Bir ay sonra İstanbul Opereti’nin birinci sınıf artisti oldum. Musahibzade Celal’in bütün eserlerinde tenor rolünü oynadım. Bu arada “Paçirta” isimli bir Macar operetini “Bülbül” ismiyle adapte ettim ve sazla oynattım. Buna mümkün mertebe Franz Lehar’ın musikisini de katmıştım. Fakat sazla operet olmazdı tabii. Bir gün… Yıl 1921… Arkadaşlarımı İstanbul Opereti’nden aldım. Şehzadebaşı’nda Ertuğrul Muhsin’in işlettiği Ertuğrul Sineması’nı kiralayarak modern bir şekle soktum. 1 Eylül 1921’de Sahir Opereti ismiyle ilk Garp operetinin temellerini attım. İlk eser Grof Rinaldo’ydu. Bunu Çardaş Fürstin, Grifin Mariça, Şen Dul, İstanbul Gülü operetleri izledi.

Sokaktaki ayakkabı boyacısı bile Çardaş’tan şarkıları ıslıkla çalıyordu

Sazlı operete alışan İstanbul halkı orkestralı opereti yadırgamış olacak…

Mavi gözleri irileşti:

– Bilakis… Peştemalını beline sokan esnaf, Çardaş Fürsini seyre koşuyordu. Boyacı çırağı bile ayakkabı parlatırken ıslıkla Çardaş’tan parçalar çalıyordu. Bir yağmurlu gecede Unkapanı’nda perdeleri sımsıkı kapalı, kafesli bir evde piyanoyla Çardaş’ı dinlediğimi unutamıyorum.

Ya bugünkü operetlerin hali? Sazlı, davullu, zurnalı operetler? Filmlerimizde göbek, komedi sahnemizde orta oyunu… (Bir yerli film prodüktörünün dairesindeyiz. Tam bu sırada, bitişik odadan bir telefon sesi… Bir vakitlerin meşhur orta oyuncularından Zenne Necdet’in sesi değil mi? Bugününden hatta yarınından emin bir ton var bu seste…)

Operetin alaturkalığa düşmesinde halk mı suçlu, sanatkar mı, tiyatro sahibi mi? ( Aksilik… odamıza girenler çıkanlar oldu bizim sual araya kaynadı!)

Pek çok ünlü isme sanatı ben öğrettim

Bir ara laf tanınmış sanatkarlardan açıldı. Cemal Sahir:

– Muammer Karaca benden yetişmiştir, dedi. Onu orta oyunundan Kavuklu Ali’nin yanından aldım…

Deme Allahasen?

– Vallahi billahi. Hem bilir misiniz o Don Juan’lığı, hatta kız kaçırmayı bile benden öğrenmiştir. (Cemal Sahir’i 10 sene evvel tanımadığıma esef edeceğim geliyor!) Hazım Körmükçü benim operetlerimde, benim karşımda oynamıştır… Hüseyin Kemal’le, Kemal Tözem’le turnelerde dolaşmışızdır. Bu sahnede efendi olarak görülenler hep bizim yanımızdan yetişmiştir. İrma Toto’yu, Şevkiye May’ı ben meydana çıkardım.

Afedersiniz, en yakışılı sahne sanatkarımızın kadın maceraları olsa gerek Sahir Bey… (Hem de sayılamayacak kadar çokmuş!)

– Bir gün bir temsil sırasında kulislere polislerin dolduğunu gördük. Perde kapanır kapanmaz yaka paça polis müdürlüğüne götürüldüm. Müdür Ömer Bey ateş püskürüyordu:

Sahir Bey, Sahir Bey, İkinci bir Eyüplü Sabri oldunuz başımıza! Çekmecesini açtı, elime bir fotoğraf tutuşturdu: “Bunu bize hemen iade ediniz…” dedi…

Fotoğrafı mı, diye Safi Çelebi gibi sordum…

– Fotoğraftaki genç kızı… Beni çıldırasıya seven, yüksek aileye mensup bu kızla birkaç defa buluşmuştum. Fakat 3-4 gündür görmüyordum. İnanmadılar. Emniyet müdürlüğünde bir hafta misafir edildim. Temsillere polis nezaretinde gittim, geldim. Nihayet genç kızı bir akrabasının evinde bulmasınlar mı? Hem de tentürdiyot içmiş vaziyette…

İzmir’de karşılaştığım Macarlar halime acıdı

Cemal Sahir bir müddet İzmir’de kalmış, eski İzmir Valisi Osman Sabri Adal ona İnciraltı’nda çadır kurdurup kamp hayatı yaşatmış. (Herkes ocağına incir dikecek değil ki!)

– İzmir Fuarı’na iştirak eden Macarlar, bir akşam gazinoda büyük bir ziyafet verdi. Davetliler arasında ben de vardım. Sanatım ve başarılarım üzerinde uzun konuşmalar yapıldı Macarlar “Büyük sanatkarın şerefine” diye epey kadeh kaldırdı.

Ziyafet sonu gazinodan çıktığımız zaman dışarıda şakır şakır yağmur yağdığını gördük. Herkes bir taksi çağırtıyor, geçip gidiyordu. Gazinodan son çıkan bir Macar, saçak altında büzülmüş, hüzünlü gözlerle yağmura baktığımı görünce yanıma sokuldu: “Büyük sanatkar, hususi arabanızı bekliyorsanız herhalde” diye sordu.

Mavi gözleri ışıl ışıldı…

“Turani arşaşak lekati kültür köspon!” dedi.

Macarca bir küfür mü?

– Peşte’de bir cemiyetin adı. Turan Cemiyeti Şark Kültür Yayımı… Muazzam Macar parlamento binasında bu cemiyete de yer verilmiştir.

Ona Macar dostları “Ne duruyorsun, git Peşte’ye” diyormuş. “Turani tarşaşak sana ölünceye kadar bakar!”

Sahir’i anlatan türkü

Merdivenleri inerken Cemal Sahir’i düşünüyor, Erzurumlu Emrah’ı duyar gibi oluyorum.

Tutam yar elinden tutam

Çıkam dağlara dağlara

Olam bir yareli bülbül

İnem bağlara bağlara

(Reşat Enis / 25 – 27 Mayıs 1954 / Cumhuriyet ( Arşiv çalışması: Zeynep Erdoğan / Dizgi, redaksiyon: Serhan Yedig)

Share.

Leave A Reply

error: Content is protected !!