H. Ferit Alnar / Eserlerimin yayıncısı Universal Edisyon’un editörü ulusal ve orijinal olmamı tavsiye etti

0

Yıl 1935, Hasan Ferit Alnar henüz 29 yaşında. İki yıl önce eseri Prag Radyosu’ndan Avrupa’ya yayımlanmış. Fakat ülkesinde ismini duyan az. 7 Gün Dergisi’nin muhabiri bestecinin peşine düşüyor, gazetecilerden uzak duran Alnar’ın gönlünü bir Viyana gazetesinde hakkında çıkan övgü dolu sözleri aktararak alıyor ve konuşmaya ikna ediyor.

Şöhret denilen şey kıymet ve kudretle atbaşı koşsaydı o zaman reklâm denilen yaldızın ipliği pazara çıkmış ve sathî görüşlü birçok adam da aldanmaktan kurtulmuş olurdu, fakat aksine oluyor hep. En değersiz eşyaya yaldızlı ambalaj yapıldığı bu devirde en değerli şahsiyetler, kampiyon malı sayılmaktan korktukları için âdeta kabuklarının içine çekiliyor, gürültü dünyasıyla bütün alâkalarını kesiyorlar, bundan belki o şahsiyetler kazanıyor, fakat cemiyet zarar görüyor. Cemiyetle beraber, bu cemiyetin değerli şahsiyetlerinden istifade etmek isteyen fertler de bu zararın en büyük payına ortak oluyor.
İşte musiki dünyamızda, belki reklâm olur endişesiyle, ismini en az işittiren İstanbul Şehir Tiyatrosu orkestra şefi ve Belediye Konservatuvarı muallimi bestekâr Hasan Ferit Alnar, şahsiyet ve kudretini muhitinden saklamak için, tevazu ve merdümgirizlik peçesiyle iki kat örten üstatlardan biridir.

Sayın Alnar, neden benden kaçıyorsunuz

Onunla görüşmek, onu Yedigün okuyucularına tanıtmak amacıyla konservatuvar binasıyla Şehir Tiyatrosu ve radyo şirketi arasında peşinden en az iki sene koştum. Nihayet kendini Şehir Tiyatrosu’nda yakaladım, ona ilk sözüm şu oldu :
— Niçin, dedim, benden kaçmanızın sebebi ne?
Hasan Ferid Alnar bir genç kız utangaçlığıyla hemen kızardı ve daima gülümseyen dudaklarını ezip büzdükten sonra :
— Açıkçası ben bu mülâkat denilen şeyi sevmiyorum, bence bu türlü görüşmeler, kemale ermiş büyük şahsiyetlerle olursa çok değerlidir, ben daha, mesleğimin çalışma devrini bitirmiş, son meyvelerini vermiş, vaktini mülâkatlarla harcayabilecek bir devre girmiş değilim. Onun için bunları faydasız buluyorum.
Hasan Ferit Alnar’ı bir sözle ikna etmek için hemen cebimden Wiener Journal’ın kendisinden takdirle bahsettiği bir parçayı, kendisine uzattım. Viyanalı bir musiki münekkidinin, hakkında yazdığı şu satırları gittikçe çoğalan alakayla okumaya başladı:
“Hasan Ferit Alnar, halk şarkısının cazibesine çok kapılmıştır. Fakat armonizasyonda bu nev’i şahsına münhasır melodilere kulak verip, onların altına bizim musikimizin kaideleriyle izahı hemen hemen mümkün olmayan armoniler koyarak kendine mahsus bir yoldan gitmeyi tecrübe ediyor. Bununla beraber her yerde teslim ettirici ve sürükleyici bir mantık duyulmaktadır ve bir an bile sahte bir atonalite tesiri belirmiyor. Sözün kısası bu eserle uzun zamandan sonra yine tamamıyla yeni ve birçok bestekârları taklide sevk edecek – bu Ferit Alnar’ın bestesi için en kuvvetle lehine söylemek demektir – bir musiki işitildi. İki Türk dansında Alnar, âdeta unsurî bir kudret ve çılgın bir dans ruhu taşıyan alışılmamış bir ritmik ve bir hamle gösteriyor.”

Kelebek Zabit operetimi gören Arel bana armoni dersi vermeye başladı

Yazıyı bitirdiğini yüzünden sezer sezmez hemen başladım :
— Görüyorsunuz ya, siz kendinizi istediğiniz kadar saklamaya uğraşın, bakın Viyanalı gazeteci sizden nasıl bahsetmenin yolunu bulmuş. Şimdi düşünün bir kere, bir Viyana gazetesinin bu kadar beğenerek kaydettiği değerli bir öz Türk çocuğunu, Türk halkına tanıtmak isteyen Yedigün’ün istediği, şahsınıza ait ufak malûmatı esirgemek hakkınız mı?
Benim bu kadar kuvvetli mantığım karşısında eğilen Hasan Ferit Alnar söze başladı :
– 1906’da İstanbul’da doğdum, ilk musiki terbiyem 8 yaşından itibaren gittiğim Alman mektebindeki koro dersleriyle başlar.
Diğer taraftan vakit buldukça evdeki kanunu karıştırmaya başladım. Bunun için azar işittiğim çok oldu, fakat yavaş yavaş iş değişti, bir gün kendi kendime öğrendiklerimi kanun hocası Vitali Efendi’ye çaldım, bu adam, çok alâkadar oldu ve bana ders vermeye başladı.
İki sene sonra Melek Sineması’nda merhum İsmail Hakkı Bey’in idaresinde konser veren musiki heyetinde kanun çalıyordum. Mütareke ile beraber Bursa’ya gittim, orada Mehmet Baha Bey’in musikisiyle temasa geldim. Bu yenilik yapmak ihtiyacıyla doğmuş eserler musiki hevesimi artırmaya yaradı. İstanbul’a döndükten sonra 16 yaşındayken Kelebek Zabit isminde bir operet besteledim. Bu sıralarda Bay Hüseyin Sadettin’le (Arel) tanıştım. Kelebek Zabit operetinin parçalarını görünce bana muhakkak surette bestekârlık tahsil etmemi taysiye etti ve armoni dersi vermeye başladı.
İki sene sonra Bay Sadettin, İzmir’e gittiği için Bay (Edgar) Manas’tan kontrpuan, füg ve piyano dersi alıyor, Darüttalim’de çalıyordum.
1927 yazında maddi vasıtaları temin ederek Viyana’ya, tahsil yoluna çıktım. Profesör Jozef Marx beni çok iyi kabul etti, ders senesi başında akademinin beşinci sınıfına kabul imtihanı yaptım.

Prag’da eserim çalınırken endişeliydim, sonuç beklemediğim kadar iyiydi

Profesör Marx’ın sınıfına götürdüğüm ilk bestelerimde korka korka yazdığım Türkçe kısımlar kendisinin bilhassa alâkasını çekti ve bana mümkün olduğu kadar kendi milletimin diliyle yazmamı tavsiye etti. Bu en büyük iyiliktir. İki sene sonra Viyana Müzik Akademisi’ni bitirip yüksek musiki mektebine, aynı zamanda orkestra şefliği şubesine girdim. Ara sıra Viyana’daki Türk sefaretinde tertip edilen konserlerde çalınan eserlerim çok muvaffakiyet kazanıyordu.
Son tahsil senemde, yılbaşı tatilinde İstanbul’a geldiğimde Yalova Türküsü’nü besteledim. O sene sonunda bestekârlık ve orkestra şefliği şubesinden ayrı ayrı diploma aldım.
1933 yılının 29 Birinciteşrin’inde (ekim) Prag Radyosu’ndaki konserim, benim için birçok bakımlardan çok ehemmiyetli oldu. Bu konserde çalınan Prelüd ve Danslar ismindeki eserimi tam bir serbesti ile baştan aşağı Türkçe yazmıştım.
Böyle bir eserin oranın musiki muhitinde yadırganmasından çekinmiyor değildim, halbuki tesiri tamamen aksi oldu ve birçok önemli kişi her zaman böyle tamamen şahsi bir yolda yürümenin daha ziyade muvaffakiyet temin edeceğini söyledi.
Bu yol benim eski Türk musikisinden aldığım terbiyenin yürüttüğü yoldu. Artık en ufak tereddütüm kalmamıştı. Eserimi, Avrupa ve Amerika’daki konserler için basan Universal Edisyon direktörü, bütün dünyanın alâkasını çok iyi bilen bir mütehassıs sıfatıyla bana hararetle böyle ulusal ve orijinal olmamı tavsiye ediyordu.
—Yeni bir esere çalışıyor musunuz, diye sordum :
—Sizinle geçirdiğim şu boş zamandan gayri, bir şeye çalışmadığım anı hatırlamıyorum…
Bu çalışma hastasının yanından, böyle çok değerli gençler yetiştiren bir milletin ferdi olmak gururuyla ayrıldım.
(Mim. / 15 Aralık 1935 / 7 Gün Dergisi / Arşiv çalışması, redaksiyon: Serhan Yedig)

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!