Leyla Saz / Sultan Abdülaziz’e yazdığım methiyeyle pırlantalı zarf, Valide Sultan’a yazdığım iki şarkıyla madalya kazandım

0

“Yaslı Gittim Şen Geldim” marşının bestecisi Leyla Hanım, aynı zamanda ressam ve şairdi. Babasının üst düzey bürokrat olması nedeniyle sarayla yakın ilişkisi vardı. Piyanoyu Matmazel Terez’den, resmi della Suda’dan, güzel yazıyı Kandiyeli Esat’tan öğrenmişti. 1936’da, 87 yaşında hayata veda eden Leyla Saz, otobiyografisini yazmaya başlamış, fakat yarım kalmıştı.

Doğumum 1845-1850 sırasındadır zannederim.
O vakit ki âdet üzere dadılar; sütnineler ve kadınlarla büyümüşüm. Pederim merhumun hekimbaşılığı münasebetiyle dört yaşındayken, Münire Sultan merhume saraya aldırmış. O vakitten beri orada geçen olayları da sırası düştükçe yazacağım. Okumaya kimden başladığımı bilemiyorsam da, geçen Bosna ihtilalinde merkez naibi bulunan Ömer Efendi’den biraz, biraz da pederimin kethüdası Emin Efendi namında bir zattan, bir müddetçikçe de pederimin mühürdarı Sabit Efendi’den okudum. Yazıyı da gene öyle meşk ettim.
Pederim ilk İzmir valiliğinde yalnız beni beraber götürmüştü. O vaktin modası olarak erkek elbisesi giyerdim, pederimin yanında yatardım, hizmetime lalam bakardı. Merhum defter filan yazdıkça ben de bir şeyler yazardım. Sonradan valide ve kardeşlerim de geldi. Bir müddet İzmir’de oturduk. Sivastopol’un fethinde İstanbul’daydık. İzmir’in zeybek elbisesi ile sarayda Sultan Mecit’e çıktım. Tuhfe-i Vehbi’den, ezber okuttu. Ali Galip Paşa merhum da ödüllendirirdi. O vakit birkaç ilahiyi meşk etmiştim ki, fenn-i musikiyi o tarihten anlamaya başladım demektir.

Piyanist Faik della Suda’nın kardeşinden resim dersi aldım

Yaşıma göre piyano da çalardım. Yine o tarihte idi ki Francesco della Suda Faik Paşa’nın biraderinden resim dersi almaya başlamıştım. Merhum meşhur ressam ve büyük usta olduğundan bir çocuğa meşk vermekten sıkılmıştır ki, Mekteb-i Tıbbiye talebesinden kendi öğrencilerinden Yanko namında bir genç ressam göndermişti. Muşamba üzerine yağlıboyaya başlayacağım zaman büyük validem, teyzelerim ve validem birtakım koruma amaçlı fikirlerle bana resmi bıraktırdılar. O öylece kaldıysa da hâlâ Kadıköy’de oturan matmazel Terez Roma’dan almakta olduğum piyano dersini ilerletmekte idim. Hemşirem notayı daha iyi görür, okur ve parmakları daha kuvvetli olduğu için ona hep bas tarafını, bana da alafranga musiki usulünü daha iyi tatbik edip parmaklarım da tiz ve hafif olduğu için -primo- makam tarafını çaldırırdı. Dört elli güzel, güç parçalar çalardık. O vakit İslam’da bizim kadar iyi çalan
bulunmadığından Sultan Mecit, Veliaht Aziz Efendi, Murad Efendi ve İlhami Paşa çok beğenmişlerdi. O aralık her senenin dokuz aydan ziyadesini sarayda geçirdiğimden çok okuyamadım. Fakat yaşıtlarıma nisbetle pek de geri kalmamıştım. Refia, Münire, Behice sultanlara hayli piyano gösterdim. Yazılarını da bildiğim kadar ıslah ederdim. Sarayda ekseri vaktimi Murad Efendi ve hanımları ile geçirirdim. Kâh piyano çaldırır, kâh resim yaptırırlardı.

Murad Efendi’nin penceresinden atılan aşk mektubunu benden bildiler

İşte o vakit dünyanın halini hiç bilmeyerek pek rahat, pek ferah yaşadım. Yalnız bir gece çok sıkıldım, o da gece bahçeden Murad Efendi’nin odasına atılan bir muhabbetnameyi ben attım sandırmaları idi. Akşamdan birlikte piyano çaldık. Biraderi Kemalettin Efendi ile beni oynatıp eğlendi. Herkes yerli yerine gittikten sonra bir kız gelip bana güzel bir yazı ile gayet nazikane bir teşekkürname getirdi. Başkalarında görmüş idiysem de kendimde ne öyle bir istek ne de bir ümit olmadığından, hiçbir mana veremeyip kızdan açıklama isteyince, “İsim açıklayamam, siz bilirsiniz” demesi üzerine de bir şey anlamayıp “Kimindir?” diye sorunca kız, “Artık sen de uzattın, verdiğin kâğıdın cevabıdır” deyince, pek bozuldum. Kıza bir türlü laf anlatamadığım gibi müşarünileyh hazretlerine de ne kendim ne birisi vasıtasıyla bir şey söylemek mümkün olduğundan o cesaret benim üzerimde kaldı. Ertesi akşam utandığımdan gidemedim, çünkü kâğıtta ne vardı bilmiyordum. Ne ise yine çağırıldım gittim. Kendisini yine evvelki tavırda görüp bir derece avundumsa da her gördükçe yerlere geçecek gibi olurdum.
Çocukluk ve gençlik ilk senelerimi şehzadelerle geçirdim. Hiçbirisiyle kardeşlikten başka bir muamelemiz yoktu. Pederimin hayli evvel Hamid Efendi’ye takdim ettiği bir kız hastalanıp bize iyileşmeye çıkmıştı. Merhume saraylıların delicelerinden olup eğlenmek namıyla o vaktin modası olan, rast gelene temenna ve işaret eden takımdan idi. Takıldığı birkaç kişi arasında bir gün iki genç görüp birisinin tavrı hoşuma gitmişti. Sonradan lakırdı ederlerken de tesadüf ettim, sözlerini de beğendim. Ben kendimi adam sırasına katmadığımdan sevmek sevilmek düşünmedimse de, nasılsa o genci sık sık hatırlardım. Eniştemle görüşürlermiş. Esat Paşazade Sadullah Bey’miş. Pederimin beni ona vermesini eniştem münasip görmüş. Bunu hemşirem söylerken işittim. Doğrusu pek sevindim. Fakat Sadullah Bey’in bundan haberi yoktu.

Babamla Girit’e gittim

Biz Girit eyaletine tayin olduk. Ben yine pederimle yalnız gidecektim. Veda için Münire Sultan’a gitmiştim, o vakit İbrahim Paşa’nın eşiydi. Sultan Mecit’in vefatı gecesi orada bulunup ertesi gün o felaketi gördüm, savuştum. Birkaç hafta sonra Girit’e gitmek üzere girdiğimiz Keyvan firkateyninde pederim beni bir Hıristiyan kadına takdim etti. İsmi Elisavet Verf. Kadın Türkçe bilmezdi. Ben onun bildiği lisanlardan birini bilmezdim. Kadının olgunluk ve anlayışı bana her şeyi kolay anlamamı sağlardı. Rum ve Fransız harflerini kurşunkalemle bir kâğıda yazıp seslerini de anlattı. Vapurda bulunduğumuz birkaç günde harfleri ve birinci heceleri öğrendim.
Kadın nasılsa beni sevdi mi, yoksa birtakım cahil cariyeler içinde bulunup benim de onlar gibi kalacağıma acıdı mı, her neye ise benim fikrimi avcu içine aldı. Bir küçük odaya, bir yazıhane koydurup her sabah gelip beni oraya kapardı. Ne kadar güzel tarif eder anlatırdı. Bütün günü misafir ve dikiş ile geçirirdim. Akşamüstü, gece ekseri Hıristiyan aileleri gelirlerdi, eğlenirdik. Beraber plaja giderdik. Şehrin dışındaydı. Biz araba ile o eşekle, giderdik. Sebebi de malum ya, hâlâ ardı kesilmeyen tuhaf âdetlerdi. Biz denizden beraber çıkıp büyücek bir kaya sayesinde kum üzerine oturup Robinson Cruose okurduk. Hepsini iyi anlayamazdım. Bütün yaz böyle devam edip kışın yine bizim büyükvalide dersime mâni oldu.

Yazdığım gazeli Giritli şair Kutbi Sadık Efendi beğendi

İhtiyar, İstanbul’a geldiği gibi başladı. Eski olduklarından cariyelerin her biri birer kethüdalık ederler, hatta oda kapısına vurup “Artık çocuğun canı sıkıldı” -bana da ayrıca türlü şeyler- der ise de, ikimiz de ehemmiyet vermez derslerimize devam ederdik. O esnada Girit rüştiye mekteplerinin güzel yazı öğretmeni ve muhasebe kâtibi bulunan Kandiyeli Esat Efendi’nin (şimdi Kudüs muhasebecisidir) bana yazı alıştırması getirmesini pederime yalvardım, derhal getirdi. Kendi kendime az çok çalışırdım. Bazı divanlar mütalaasıyla kendimde şiire bir heves bulup ilk söylediğim bir gazeli pederime göstermeye cesaret edememiştim, bir tesadüf elimde görüp alınca ben de sevindim. Girit şairlerinden Kutbi Efendizade Sadık Efendi’ye gösterdi. Sadık Efendi Sakız mutasarrıfı idi, merhum oldu, bazı yerlerini tashih etti, o ve pederimin divan kâtibi Hasbi Efendi birer övgü yazısı gönderince artık pek ziyade sevindim ama gazel, övgü yazısı filan nedir onu bilemiyordum. Hasılı yavaş yavaş öğrendim.
Rumca’yı da bir senede konuştum. Fransızca da anlardım ama pek iyi bilmezdim. Girit hanedanlarının genç hanımları elbiselerini hep bana biçtirirdi. Girit’e gelişimizden sonra Sadullah Bey’in evlendiğini işittiğimde mahzun gibi oldum, fakat düşünmedim ondan sonra. Giritli Mustafa Paşazade Hilmi Bey’e, bir adamları vasıtasıyla istediler, pederim vermedi. 1864 tarihinde izinli olarak iki ay İstanbul’da bulunduk, geri döndük. Sultan Aziz, Mısır’dan dönüşünde Girit’e uğrayacak diye hazırlanmakta iken Hasbi Hüsam Efendi, devletin ileri gelenlerinden, kerimesi Mürşide Hanım hava değişimi için Girit’e geldi. Kendisini pek sevdim, hâlâ severim. 1866’da pederimin teşvikiyle, Sultan Aziz’e bir methiye tanzim etmiştim, sal tarikiyle Valide Sultan’a gönderdi. Aldığımız cevapta Sultan Aziz hazretleri okuyup beğenerek makam-ı talisinde bir pırlanta zarf gönderdiklerini yazmıştı. Fatma Sultan’a da iki şarkı göndermiştim onlar da beğenildi yadigâr olarak bir madalyon gönderdiler, duruyor.
Girit ihtilalinde pederime Rumcaya ve Rumcadan Türkçeye bazı tercümelerle sır kâtipliği ettim. Hasılı Girit’te bulunduğum müddetçe ömrüm bedava olmadı. Ekseri ecnebi familyaları gelirlerdi. Gelip geçen seyyaheler de bize çıkarlardı. Trablusgarp’ta idam ettikleri Kontes Matmazel Tene ile de görüşmüştüm. İdamı beni kan ağlattı. Hâlâ Girit’te oturan Madam la Kontes de Schwartz beni pek severdi, sık gelirdi. Bir gün o vaktin modası olan başlığı başımda görüp ismini sorunca ben de verdikleri Garibaldi namını söyledim. Meğer hatun Garibaldi’nin dostlarındanmış, her vakit haberleşirlermiş. Bunu kendisine yazıp gönderdiği selamla güzel sözleri birkaç hafta sonra bana söyledi…
(Leyla Saz’ın yazım tarihi belirsiz, yarım kalmış otobiyografisi)

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!