Ruşen Ferit Kam / Hacı Arif Bey, klasik kalıplara girmeyen hür bir lirizmin âşık şairdir

0

Geleneksel Türk müziğinde şarkı geleneğinin ilk önemli bestecilerindendi Hacı Arif Bey. 54 yıllık ömründen geriye kalan eserler yüzyılları aşıp günümüze ulaştı. Ruşen Ferit, saz eseri besteciliğinde yeterli bulmadığı üstadın şarkı bestecisi olarak özelliklerini anlatıyor. “Hacı Arif Bey’in şarkılarında hüzün ve ıstırabın, tazallümün, yalvarmanın ve nihayet ayrılılık hicranı, hüsranının melodi haline getirilmiş birer ifadesidir” diyor.

Ankara radyosunu dinleyenler, gün geçmez ki, hoparlörlerinden, onun bir veya iki, hatta bazen arka arkaya üç dört şarkısını dinlememiş olsun. Söz musiki repertuvarımızı teşkil eden eserlerin hiç olmazsa yarısının, bu formda bestelenmiş eserlerden ibaret olduğu düşünülürse, Haşim Bey, Rıfat Bey, Hacı Faik Bey, Medeni Aziz Efendi, Şevki Bey gibi belli başlı şarkı bestekârlarımızın en başında gelen bu büyük üstadı anmak vazife ve lüzumu da kendiliğinden meydana çıkar.

Hacı Arif Bey’in bestekârlık kimliği ve kabiliyetini daha iyi anlamak için öncelikle şiir ve şarkının edebiyatımızdaki rolünü kısaca anlatmak isterim:

19.yy’daki romantik akım şarkı formunu öne çıkardı

Biliyoruz ki, muayyen bir makam çerçevesinde, başından sonuna kadar tek eser sayılması lazım gelen fasıl; peşrev, murabba beste, ağır semai, muhtelif şekil ve ikalardaki şarkılar, yürük semai, saz semaisinden oluşan bir seri musiki eserinin toplu icrasıdır. Fasıl halinde icra edilirken birbirlerine ara nağmeleri, saz ve ses taksimleri ile bağlanan bu serinin herhangi bir parçası, müstakil olarak da çalınır, söylenir; fakat fasıl haline getirildikleri zaman, bir birlik, tek bir vücut teşkil ederler ki, bu birliğin, tek vücudun bel kemiği, türlü ika ve şekillerdeki şarkılardır ve bir fasılda sayıları ondan başlayarak 50-60’ı bulabilir. 19.yy’da şarkıya verilen bu önem ve değer ve şarkı repertuvarının, zengin fasıllar yapmak için, çoğalması lüzumu, belki de eski ağır ve mistik beste ve semai formlarının, bu asır klasik musiki devresinde, zamanın umumi romantik cereyanına uyularak, daha eskilere mahsus bir gelenek halinde telakkiye başlanmasından ileri gelmiştir.

İşte, edebiyatımız üzerindeki tesirleri de açık olarak görülen bu romantik cereyan, musikimizde de, evvela Hacı Arif Bey’i, sonra onun en verimli talebesi Şevki Bey’i yetiştirmiştir. Nitekim, bu iki büyük şarkı bestekârının beste veya semai denemeleri, onların asıl şarkı bestekârı olarak kıymetlerinin çok aşağısında kalmış, hatta muvaffak olamamıştır.

Basitleşmeden her sınıfa hitap etmeyi başardı

Hacı Arif Bey, ciddi, son derece ölçülü ve muvazeneli, klasik mektebin sıkı kayıtları altına girmeyen, giremeyen, hür bir lirizmin ses halinde şiirlerini yazan bir âşık şairdir. Şarkı vadisinde açtığı çığırla bize ritm çeşitliliği, melodi renkliliği ve zenginliği içinde, yüzlerce eser bırakmış ve bu eserleriyle, fakat iptizale ve aleladeliğe düşmeden her sınıf halka hitap edebilmenin sırrına ermiştir.

Hacı Ârif Bey’in şarkıları, daha ziyade, bir hüzün ve ıstırabın, bir tazallümün, bir yalvarmanın ve nihayet bir ayrılığın verdiği hicranlann ve hüsranların melodi haline getirilmiş birer ifadesidir. Onun şen, hafif ve raksan şarkılarında bile gizli bir melankolinin titrek ve soluk yüzü görülür.

Abdülmecit tarafından saraya alındı

Bestekârlıktaki kudret ve dehasının en canlı ve ateşli birer şahidi olan şarkılarıyla bizi, zaman zaman his ve hayal alemlerinin enginlikleri içine çekip götüren bu eşsiz sanatkâr, 1831 yılında Eyüp’te doğmuştur. Babası Eyüp’ün eski şeriye mahkemesi başkâtibi Bekir Efendi’dir. Küçük Arif, Etüp’teki ilk mektebe devam ettiği sıralarda, sesinin güzelliği ve musikiye karşı olan istidadı, meşhur Eyüplü Mehmed Bey’le Hoca Zekât Efendi’nin dikkatini çekip ilk musiki terbiyesini bu üstatlardan almıştır. İlk mektebi bitirdikten sonra, 1844 yılında, hocası Mehmed Bey’ın delaletiyle Bab-ı Seraskeri’ye devama başlamış ve arası çok geçmeden, sesinin güzelliğini haber alan Abdülmecit kendisini Muzika-i Hümayun’a almıştır.

Arif Bey’in saraydaki musiki hocası Haşim Bey’dir. Abdülmecid, Arif Bey’e pek ziyade teveccüh göstermiş ve onu “kurenalık” mertebesine kadar çıkarmıştı. Bir müddet sonra kendi isteğiyle buradan ayrılan Hacı Arif Bey, Abdülaziz tarafından “serhanende” olarak tekrar saraya alındı ve ayrıca harem dairesi musiki meşklerine de devama memur edildi. 10 sene kadar bu vazifede bulunduktan sonra tekrar saraydan ayrıldı, bir müddet Şûrâ-yı Devlet’te, bir müddet de Beykoz Aşar Müdürlüğü’nde bulundu. 1876 yılında, Abdülhamid’in tahta çıkması üzerine, üçüncü defa olarak, kolağası rütbesiyle tekrar saraya alındı ve Muzika-i Hümayun muallimliğine tayin edildi. Hacı Arif Bey hayatının sonuna kadar bu memuriyette kalmıştır. Nihayet 1884’te bir seneden beri çektiği bir hastalıktan kurtulamayarak Allah’ın rahmetine kavuştu ve Beşiktaş’taki Yahya Efendi Kabristanı’na gömüldü.

Kürdilihicazkar makamına karakterini kazandırdı

Arif Bey, binden fazla şarkı bestelemiştir. Bunlar arasında, bilhassa kürdilihkazkâr makamında olanlar harikulade güzel ve orijinaldir. Hakikaten kürdilihkazkâr makamının asil, şuh, bazen hüzünlü karakteri, onun sanatkâr ruhundan süzüldükten sonra o güzelliğe kavuştu. Türk aksağı ve katakofti ikaları onun ritim zevkinin birer mahsulüdür.

Hacı Arif Bey’ın şarkıları zaman zaman iç âlemimizden taşan his ve heyecanların birer şiir ifadesi olarak daima zevklerimizi süsleyecek, aydınlatacaktır.

(Ruşen Ferit Kam, Ağustos 1944 / Radyo dergisi)

Share.

Leave A Reply

3 − 2 =

error: Content is protected !!