Ümmü Gülsüm / Türkiye ve Türklere o kadar hayranım ki, karşılarına iddia sahibi bir kadın gibi çıkmaktan korkarım

0

Kontralto sesiyle 20. yüzyılın ilk çeyreğinden son çeyreğine Arap dünyasında büyük şöhret ve saygınlık elde eden Mısırlı şarkıcı ve film oyuncusu Ümmü Gülsüm, Türkiye’de de şöhret olmuştu. Bu nadir röportajda kadınlara sağladığı özgürlük nedeniyle Cumhuriyet devrimlerine hayranlığını ifade ediyor, bir süre İstanbul’da yaşamayı hayal ettiğini söylüyor.

– Nil suyu içtiniz mi siz?
Zannetmiyorum.
– Yazık, bir daha görüşemeyeceğiz demek..
Anlayamadım.. Neden?
– Nil suyundan tadan Mısır’a 40 defa gelirmiş.. Bu tadı bilmeyen de bir daha ayak basmazmış..
Kolay.. Hemen şimdi kana kana içerim. Fakat ben buna hiç de lüzum görmüyorum. Çünkü..
– Çünkü?
* Bütün bir ömür mütemadiyen Mısır kapılarının eşiğini aşındırmak için ihtiyar Nil’in tılsımına hacet yok. Bence sizi bir kere görüp dinleyen…
Ümmü Gülsüm, kendini hasır koltuğa bıraktı, başını arkaya attı, dümdüz kara saçlarını ipek yastığının kırmızı, yumuşak sinesine gömerek, bir sevda şarkısı gibi içe işleyen, insanı kendine çekip bir lâhzada sarhoş eden şen bir kahkaha attı:
– Ooo.. Ya selaaam! Bu nasıl kompliman böyle?
Meftunları, tutkunları, bitkinleriyle dolu bir alemde yaşaya yaşaya aşka doymuş meşhur kızın önünde ben de dize gelmiş bir âşık mıydım? Onun bir an böyle bir zehaba düşmesi ihtimaliyle irkilerek konuşmak istedim:
-Sakın...

İstanbul’un kızları varken bana kim aşık olur?

İçleri halâ pırıl pırıl gülümseyen gözbebeklerini gözlerime çevirmiş, sözümü keserek:
– Sakın ilânı aşk ediyorum sanmayın, diyecektiniz, değil mi? Fakat buna hacet var mı? Boğaziçi kıyılarının dilberleri arasında yaşamış, aşk masalını onların billur sesinden dinlemiş olan hangi erkek başka nerede, kimde, nede bir güzellik bulabilir ki? Buna imkân var mı, bunu bilmiyor muyum ben?
Çok samimi, cana yakın bir arkadaş edasıyla konuşuyordu:
-İstanbul kızları o kadar güzelmiş ki.. Orada bir yaz geçiren her Mısırlı, buraya bağrından yaralı dönüyor. Memleketinizi, kızlarınızı, hepinizi, her şeyinizi yakından görmek, bir müddet olsun aranızda yaşayabilmek arzusuyla nasıl çırpındığımı bilemezsiniz…
Niçin gitmiyorsunuz?
-Bilmem ki.. Ne zaman karar versem mutlaka bir mani çıkıyor.
Gelin birlikte gidelim..
-Keşke.. Fakat bu sene dolu. Konserler, angajmanlar, çevrilecek filmler… Hele bu sinema öyle yoruyor ki… Sonra da sesin aslındaki berraklığı çok kaybediyor, en ziyade buna üzülüyorum…
Plâklar da radyo da öyle değil mi?
– Şüphesiz

İstanbul’a seyyah gibi gelmek, semt semt, sokak sokak gezmek istiyorum

O halde sesinizi bugüne kadar hep bu kanaldan, kötü kalitedeki kayıtlardan dinleyen İstanbul’daki hayranlarınızı…
-Hayır. Hayır, İstanbul’a gidersem şarkı söylemeyeceğim, bir seyyah gibi sessiz sedasız bir otele inip günlerle ve haftalarla semt semt, sokak sokak gezeceğim. Uzaktan hayranı olduğumuz eşsiz, muazzam inkılâbınızın yarattığı ferah hava içinde mesut olacağımı şimdiden biliyorum. Hele Türk kadınının kavuştuğu Garplıları bile kıskandıran, imrendiren hürriyet…
Konser vermeniz bütün bunları görmenize mani değil ki, bilâkis…
-Öyle mi zannediyorsunuz? Öyle ise evet bilâkis. Çünkü şarkı söyleyince ne âleme rahat veriyoruz ne de kendimiz rahat edebiliyoruz. Türkleri, bir an bile rahatsız etmeyi aklımdan geçiremeyecek derecede çok severim…
Müsaade ediniz de şimdi de ben söyleyeyim: Ooo.. ya selaaam… Bu ne tevazu böyle?
İkimiz de gülüyorduk.
– Asla, dedi, asla cali değilim, bana inanın. Türkiye’nin ve Türklerin o kadar hayranıyım ki, onların karşısına iddia sahibi bir kadın gibi çıkmaktan korkarım. Olur ya beni dinlemeye gelenlerden bir kişiyi, bir tek insanı hayal kınklığına uğratırsam?
Buna imkân var mı?

Dünyanın dört bir yanından mektup alıyorum, en çok Atatürk fotoğraflılar beni sevindiriyor

-Sonra da, dediğim gibi. Türkiye’de, Türkler arasında kayıtsız şartsız, işsiz güçsüz, hür ve başıboş rahat rahat gezebilmek için…
Galiba oradaki meftunlarınızın miktarından bihabersiniz?
– Türkiye’nin her tarafından her gün aldığım yığın yığın mektuplar, beni bu manalı sualinize boynumu bükerek susmaktan kurtarır. Sizi temin ederim ki; dünyanın dört bir köşesinden gelen kucak kucak mektuplar içinde, beni Büyük Atatürk’ün sevimli resmini taşıyanlar kadar bahtiyar edenler yoktur…
Tabiatın, Afrika’nın göbeğinden, üç bin kilometre uzaktaki topraktan emdiği bereketli su, mübarek Nil önümüzden ağır ağır akıyor. Karşı kıyıda, ötede, hayli uzakta Napolyon’un Memlükler’le çarpıştığı Embabe köyünün gürültüsünü duyar gibi oluyorum. Birkaç defa gezip dolaştığım, kahvesinin hurma gölgesinde mola vererek yalın ayak başı kabak çocukların oynaştıklarını, erkekleri duvar diplerinde esneyerek pineklerken kadınlarının kan ter içinde oradan oraya koşarak, durup dinlenmeden çalışıp didiştiklerini seyrettiğim, her Mısır köyü gibi zavallı, fakir ve harap Embabe..

Çocukluğunda ilahi okurdu

Ümmü Gülsüm de böyle bir köyüıı kızı değil miydi? Kahire’den hayli uzakta, ta içerilerdeki o sakin ve tenha köyde kah vıcık vıcık çamur deryası haline gelen, kah kuruyup yer yer yarılıp şişip kabararak uzayıp giden tarlalarda pamuk fidanları, portakal ve limon ağaçları, güvercin sürüleri arasında büyüyen çocuk nasıl oldu da bugün milyonların benimsediği, sevdiği, taptığı kız oldu?
Okumaya başladığı ilk zamanlarda gecede bizim paramızla ancak 30 lira alabilen Ümmü Gülsüm şimdi bir konser için 800 lira almakta. Ve bundan dolayı da kendini hiç yormuyor, ayda birden fazla halk huzuruna çıkmıyor. Fakat şimdiye kadar kaydettiği yüzlerce plağı ömrünün sonuna kadar tükenmek bilmeyecek bir gelir kaynağı değil mi? Yine yılda bir defa çevirdiği filmden de her seferinde sekiz, on bin lira kazanan bu 30’unu henüz geçmiş ve artık milyoner kızın servet ve şöhret şahikasına nasıl yükseldiğini merak etmemek mümkün mü?
Kahire Radyosu alaturka kısmı şefi, Ümmü Gülsüm’ün arkadaşlarından dostum Şeva bana şöyle anlatmıştı:
– Babası köylerde ilahi okuyarak geçinirmiş. Dışarıda iş olmadığı geceler de arkadaşlarıyla baş başa verip evde toplanır kendi kendilerine okurlarmış. Yine böyle bir gece vecd içinde okuyup okuyup sustukları vakit, derinden gelen tatlı, titrek ve baygın bir körpe ses duyarak birbirlerine bakmışlar, dinlemişler. Hayran hayran, uzun uzun dinledikten sonra bu ahengin kaynağını bulmak kaygısıyla odadan fırlayan baba iki dakika sonra basma entarili, yalın ayak, mahcup ve ürkek kızının elinden tutarak içeri dönmüş: İşte, demiş, bizim bacaksızmış meğer…
Babasının ve misafirlerinin ısrarları üzerine küçük Ümnü Gülsüm o gece saatlerle okumuş.
Ve böylece evde tertip edilen bu hususi fasıllara iştirak etmeye başlamış.
İlk zamanlar uzun müddet Ümmü Gülsüm de – sadece kulaktan kaptığı, nota bilmediği için – ilâhi okurmuş…
Nihayet bu sesin harikuladeliğine inanan arkadaşlarının teşviki üzerine babası Ümmü Gülsüm’ü, bohçasını koltuğunun altına vererek, yanına almış. Kahire’ye götürmüş.
Kahire’deki ses ve ahenk üstadları daha ilk dinleyişte Ümmü Gülsüm’ü “Bulunmaz, eşsiz bir cevher” diye himayelerine almış, ders vermiş, sesini terbiye etmiş, makam öğretmiş.
Ve işte bu yıldız böyle doğmuş.
15 sene önce ilk kez halk huzuruna çıktığında zaman başı sımsıkı örtülü, önüne bakan, mahcup bir kızcağızdı. Babasıyla akrabalarından bazıları da sahnenin bir kenarında onu beklerlerdi. Bu sesin, fevkalâde kuvvet ve kudretini anlatabilmek için bütün Şark’ta, 15 senedir o ayarda bir başkasının beliremediğini hatırlatmak kafi.”

Köylüm yoksulluktan, kadınlarımız mutsuzluktan kurtulmadıkça mutlu olmayacağım

Şimdi karşımdaki Ümmü Gülsüm’ün bir yüksek sosyete kadınının bütün vasıflarını hazmetmiş kibar, zarif, asil haline bakarken o köylü kızı düşünebilmek mümkün mü?
Memnun musunuz hayatınızdan?
Hudutsuz bir şöhret, muazzam bir servet yapmış, sıhhatli ve hiç de çirkin olmayan bir genç kıza sorulan bu manasız sualin mukadder cevabı elbette “Evet”ten başka ne olabilirdi? Fakat o kızıl tırnaklı esmer ve etli parmaklarını birbirine geçirerek:
– Hayır, dedi.
Ciddi mi söylüyorsunuz?
– İnanmıyor musunuz? Neden? Bir muganniyenin mutlaka mesut olması mı icabeder?
Birdenbire aklıma gönül işleri, hani şu Hollywood dünyasından sızıp gelen aşk dedikoduları geldi. Öyle ya o da bir insandı, o da bir kalp taşıyordu. Ve ne para ne de şöhret ferman dinlemeyen deli gönüller meram anlatabilecek kudrette nesneler değildi…
Tereddüdümden bu düşüncemi sezmişti:
– Dilinizin ucundakini duyar gibi oluyorum. Hayır.. Aşk fırtınalarıyla bunalmış değilim. Hattâ bu cihetten hayatımdan şikâyete hiç de hakkım yok.
O halde?
– Ne tuhafsınız. Sizce sevda pazarında alış verişi olmayan kimse “hayatımdan memnun değilim” diyemez mi?
Dalgın dalgın yüzüne bakıyordum.
– Söylesenize?
Ben, dedim, bu pazardan çoktan çekildim. Aşka inanmayan insanın orada işi ne?
– Bu imansızlık sizi bedbaht etti mi?
Hayır. Bilâkis…
– Öyledir de benim hayattan şikâyetimin sebebini neden bu noktada aradınız? |
Doğru lafa ne denir? Haklıydı. Fakat ben henüz merakımı tatmin edememiştim Tekrar sordum:
Peki niçin hayatınızdan memnun değilsiniz?
– Mısır köylüsünü, Mısır kadınını hükümetimizin de özlediği gerçekleştirmek için uğraşıp durduğu refah ve saadete kavuşmuş görmedikçe bahtiyar olmama imkân yok!

Hayat kısa, sesimi korumak için kendimi cendereye sokmam

Bahsi değiştirmek istedim: Sanat hayatınızda en heyecanlı anlarınız?
-Ne zaman halkın karşısına çıksam mutlaka garip bir heyecan duyarım. Fakat son defa büyük düğünde, sarayda sevgili Kralımız Faruk’un huzurunda okurken baştanbaşa heyecan kesildim. Halbuki asıl böyle yerlerde sükûn ve itidale ihtiyaç vardır. O gece irademin olanca kuvvetini toplamaya çalışarak kendi kendime yaptığım telkin beni o kadar yormuştu ki.
Sesinizi bozmamak için neler yaparsınız?
-Hiçbir şey.. Sükûn içinde tabii bir hayat.
Perhizler ve bazı mahrumiyetlere katlanmak?
Vaha güneşini doya doya emerek kızarmış olgun ve dolgun dudaklarının arasından. Kızıldeniz avcılarının en nadide şikârlarını kıskandıracak iki dizi inciyi belirten bir hoş, sıcak ve tatlı gülüşle:
-Hollywood’da değilim, dedi, hele ömrün bel bağlanmaz, inanılmaz bir masal olduğunu da bilmiyor değilim. Niçin bir cendere içinde yaşayayım ki? Neden azaba katlanayım?
Gün ağır ağır bitmiş, farkında olmadan, bir Nil gecesinin şiiriyle sarılmıştık.
Uzun fesli, kapkara, yanakları dilim dilim dilim Sudanlı uşağın kandilli temennasına mukabele ederek villadan ayrılırken bahçe kapısında duran otomobilden atlayan zarif genci süzdüm. Sonra gökte gülümseyen aya, onu haris koynuna alarak kaçırmak ister gibi, kıyılardaki hurma dallarının gölgesinde sessiz akıp giden gümüş suya baktım. Nerelerden geldiği bilinmeyen mandalina ve portakal çiçeklerinin her yanı saran baygın kokularıyla bir tuhaf sarhoşum. Derinden kopan bir” yaa… leyl!” inleye inleye yayılıyor. Dizi dizi birbirini kovalayan otomobiller, birbirine sarılmış çiftleri çöl yollarına, ehram eteklerine, sayısız bahçeye koşturuyorlar.
Her akşamki gibi Kahire’nin işi bitmiş, sevda saati başlamıştı.
Bütün bir beldenin vecd içinde katıldığı bu ayinden her iklime Tanrı’nın günü, her şarkısıyla “Aşk! Aşk!” diye bağıran Ümmü Gülsüm’ü mahrum etmeye ne hakkımız var?
Firavunlar diyarında, Nil boylarında aşksız yaşanmaz… Yalnız, bizim gibi aşkı bir gecelik ömrü olduğu için her gece yenisi aranan bir rüya sayacak kadar kalender olmak gerek…

Milletvekillerimiz hayran hayran onu seyretti

Ümmü Gülsüm’ü bir başka akşam Mısır’a gelmiş mebuslarımızla ziyarete gitmiştik. O sefer gözlerim onu hayran hayran dinleyerek seyredenlerdeydi. Yüzlerce kilometre uzakta, Ankara’da, İstanbul’da gönül verilen sesin çekip tâ yanı başına, dudakları dibine getirdiği bu ince ruhlu, münevver insanların hak, ahenk ve nağme meftunu milyonlar ve milyonları gözlerimde canlanır gibi oldu. Hele Üstad Sadettin Ferid ve Muhittin Baha… Sanırdınız ki bir hayal aleminde kendilerinden geçmiş, kayıptan gelen bir ilâhi ses için can vermişlerdir.
Şimdi baraj dönüşü, Nil üzerinde Ümmü Gülsüm’ü, yanı başımda uzun uzun dinlediğim son mehtaplı geceyi düşünüyorum.
O gece ben de öyle, ses denen büyünün pençesinde kendimden geçmiş, erimiş, bitmiş değil miydim?
(Feridun Kandemir / 23 Şubat 1940 / Yeni Mecmua / Arşiv çalışması: Zeynep Erdoğan / Dizgi, redaksiyon: Serhan Yedig)

Share.

Leave A Reply

error: Content is protected !!