Rafael Kubelik/ Birinci kemanları sola, ikincileri sağa oturtup orkestra önünde perde yaratıyorum

0

Çek şef Rafael Kubelik, 1948’de 34 yaşında ülkesini terk etmiş ve 1996’daki vefatına kadar dünyanın önde gelen orkestralarını yönetmişti. Bu arada beş opera, üç senfoni, çok sayıda oda müziği eseri bestelemişti. Kayıtları 66 CD’de toplanan ünlü şef Mahler, Brahms, Beethoven icralarıyla pek çok müzikçiye yol göstermiş, orkestranın oturma düzenini değiştirerek yeni etkiler yaratmayı denemişti. “Orkestra tam bir demokratik çalışma düzeni ister” diyen Kubelik önceliklerini anlatıyor.

Konser ve opera meraklıları nasıl daima sevdikleri bestecilerin eserlerini görmek ve dinlemek isterlerse, yorumcular da aynı nedenle duygularına yakın bestecileri ve onların eserlerini sunup dinletmek isteyeceklerdir. Ancak yorumcunun durumu dinleyiciye benzemiyor. Belirli bir görevle yükümlüdür yorumcu. Kendi isteğine bağlı kalamaz çok defa. Bu durumda istenenle isteğini bağdaştıracaktır. Hele bu yorumcu çağımızın ünlü orkestra yöneticisi Rafael Kubelik gibi milyonlara seslenen bir radyo-televizyon kurumunun müzik topluluğu başındaysa. Bu konudaki düşüncesini sorarak başlıyoruz konuşmaya…

Amacım bestecilikti, geçmişte yazılanları inceledikçe cesaretimi kaybettim

Evet, Bay Kubelik ne dersiniz bahis konusu sorun çevresinde?
– Müzikte çok taraflılığa alışığım. Daha çok küçük yaşlardan başlayarak müzik edebiyatıyla ilgili her bilgiyi sindirmeye çalıştım. Amacım besteci olmaktı ve önce başkalarının bu alanda neler yapmış bulunduğunu öğrenmem gerekiyordu. Bu alanı kapsayan verim öylesine genişti ki bir süre sonra cesaretimi kaybetmeye başladım. Fakat bu durum çalışmalarımı etkiledi diyemem. Ve bu çalışmalar beni geniş bir repertuarı zorunlu kılan radyo orkestrası yöneticiliğine hazırladı galiba. Ayrıca gezgin yönetici olsaydım belki kolay alkış getiren dar bir repertuara bağlı kalırdım. Fakat genç yaştan itibaren önce Prag Filarmoni’nin sonra Chicago Senfoni’nin başında görevlendim. Bu arada yalnız üç yıl içinde 50’den fazla yeni eser yönettim. Ancak bu davranışım bana pek de övgü getirmedi. Çünkü filarmonik topluluklar aynı zamanda mali sorunlara bağlıdır ve yeni eserler salon doldurmaz çoğu zaman. Radyo bu bakımdan da değişiktir. Belirli bir bütçe ayrılmıştır, yeni eserlere de istediğiniz solist ve şarkıcıları çağırabilirsiniz.

Bestecilikten vazgeçince şef olarak çağdaş müziğe yöneldim

İlk gençlik çağlarında müzik edebiyatıyla çok ilgilendiğinizi söylediniz. O sıralarda da yeni müzik verimine karşı eğiliminiz var mıydı?
— Hayır, o zamanlar yalnız Gustav Mahler’e kadar yazılanlarla ilgileniyor, besteci olarak yolumu hiçbir etki altında kalmadan çizmek istiyordum. Yöneticiliği ciddiye almıyordum. Konservatuvarın keman bölümünü bitirmiştim, ama babam çok ünlü bir kemancı olduğundan bu çalgıyı da önemsemiyordum. Amacım bestelemekti sadece. Çek Filarmoni’nin konserlerini yönetmeyi teklif ettikleri zaman biraz da görgü ve bilgimi arttırmayı düşünerek “evet” dedim. Bir ara Brün Operası müzik müdürü oldum. İkinci Dünya Savaşı bitip 1948’de Çekoslavakya’dan göç edince artık tam bir yönetici olarak çalışmaya karar verdim. Anladım ki kendimin eser vermesinden çok başkalarının eserlerini yönetmek daha uygun geliyor bana. Ve işte o andan itibaren de yeni müziği incelemeye koyuldum…

Radyoda çalmak sürekli denetim altında olmaktır

Bavyera Radyosu Senfoni Orkestrası yöneticisi olarak yorumlarınızın daima kaydedilmesi mesleğiniz açısından değişik bir sorun getiriyor mu?
— Ancak çalışma biçimi açısından. Fakat her iki çalışma biçimi yani hem senfonik konser hem radyo konseri müzik yapma çabası bakımından aynıdır. Bir konserden beklenen topluluk bütünlük ve canlılık, bant üzerinde de eksiksiz olarak yansımalıdır. Üstelik radyoda çalan bir müzikçi kendisinin şaşmayan ve yanılmayan bir araçla, mikrofonla denetildiğini bilir. Mikrofona şaşmaz ve yanılmaz derken bir anlamda bu özelliklerini kaybettiğini de kabul etmek gerekir. Çünkü o, konser salonunda duyulmayan, duyulması imkânsız olan sesleri de yansıtıverir. Bu tehlikeli durumun stereo tekniğiyle büyük ölçüde yok edilmesi müziğe çok yararlı olmuştur. Eskiden her çalgı grubunun ortasına bir mikrofon konur, denge bu yoldan sağlanmaya çalışılırdı. Bu arada arka plândaki çalgılar da yersiz bir tını şiddetiyle yansır, orkestranın genel ses tablosu kapalı, sınırlı bir çerçeve içinde bunalır kalırdı. Stereo tekniği bu sınırları kaldırarak gerçek bir tını bütünlüğü sağlamış oldu.

Amerikalıların icadı oturma düzenini değiştirdim

Stereo tekniğinin de bazı yeni sorunlar getirdiğine inanıyor musunuz? Örneğin orkestranın yerleşme plânı gibi…
– Orkestranın yerleşme, yani oturma plânı alışmaya ve geleneğe bağlı bir sorundur. Günümüzde alışılan plân yani kemanların sola, viyola, viyolonsel ve kontrbasların sağa oturması 40-50 yıl önce Amerika’dan gelmiş bir özelliktir. Fakat bu oturuşta müzikten çok kayıplar verildiğini denemeler sonucu gördüm. Eski klâsik düzene dönerek birinci kemanları sola, ikincileri sağa oturtuyorum. Böylece özellikle klâsik partisyonların yapısı daha çok beliriyor, iki keman grubu arasındaki diyaloglar daha açık seçik yansıyor. Soru ve cevabın aynı bölümden gelişi anlamsız olmaz mı? Ayrıca birinci ve ikinci kemanların sollu sağlı oturuş düzeni orkestra önünde keman seslerinden örülü bir perde yaratıyor, geriye kayan viyolonsellerin ölçü dışı ses şiddeti kayboluyor, kontrbaslar daha verimli kalıyor. Sola giden viyolalar ise birinci kemanların ardında çok daha güzel bir karışım sağlıyor. Ve sanırım bu düzen müzik diyaloğu esasına dayanan stereo tekniği için de çok elverişli.

Orkestra tam bir demokratik çalışma düzeni ister

Özel oturuş düzeni isteyen eserler var mı?
-Tabii vardır… Eğer başka düzenler daha verimliyse tutucu olmakta ısrarın anlamı yoktur. Yıllar önce Debussy’nin “Nocturne”lerini yönetirken kadınlar korosunu dinleyiciye arkası dönük söyletmiş, bir diğerinde trompetleri en arkaya oturtmuştum… Dinleyici ses kaynaklarının yerlerini kestirememiş, etki büyük olmuş, yeni tını değerleri kazanmıştım…
Provalarınızda bîr eserin yalnız müzik yapısı üzerindeki öğütlerle mi yetinirsiniz yoksa edebi ve felsefi anlamları üzerinde de bilgi verir misiniz?
-Her ikisini de yaparım. Tabii müzik yapısı için en önemli yönüdür. Bir programlı senfonik şiir bile sonuçta bir müzik eseridir. Ama müzikçilere partisyonun her bölümündeki anlam ve fikri açıklamayı da unutmam. Böylece besteciyle yorumcular arasında bir ilham köprüsü kurmaya çalışırım. Bir duyguyu müzikçilerle beraber duyup eşit orantıda paylaşmak şarttır. Unutmayın ki orkestra tam bir demokratik çalışma düzeni ister. Demokrasi prensibi ise namuslu bir ortak çaba, işbirliğine dayanır. Bunu sağlamak için duygunuzu açıklayacak, kabul ettirecek, duyuş eşitliğini kuracaksınız. Orkestra böylece yöneticisinin ne istediğini kolayca anlar. Ve karşılıklı inanç ve güven doğar. Bunlar olmadan zaten müzik yapılamaz.
Program düzeni ve eser seçimi konusunda ne düşünüyorsunuz?
– Program düzeni ve eser seçimi yöneticilerin bitmeyen sorunudur. Bence bir yönetici iyi olanı bilmelidir önce. Sonra kendisine yakın geleni seçmelidir. Daha sonra iyi olmayanı da yönetmek zorunluluğunu kabul etmelidir, kabul etmelidir, çünkü sonuçta iyi olmayan da müzik sınırına girmiştir bir defa. Bir örnekle açıklayayım fikrimi: Resim galerisinde çok iyi, orta değerde ve iyi olmayan tablolar sıralanmıştır. Amaç, resim sanatının türlü örnekleriyle genel bir fikri sağlamaktır. Müzikte asılı olan tablo yoktur, her şey kütüphane rafında veya çekmecededir. Oradan seçip sunmak zorundasınız. Dinleyiciye karşı sorumluluk da bu andan itibaren başlar. Seçtiğiniz ya hoşa gider ya gitmez. Zevk konusunda ölçü yoktur, deyip geçmek çok tehlikelidir. Bu düşünceniz anlaşılırsa dinleyicideki güveninizi yitirirsiniz. Peki, bir yönetici bu durumda ne yapmalı, iyiyle kötüyü nasıl ayırabilmeli? Bence tüm öznel duygu ve inançlarını bir yana koyup yeterince tarafsız olmalıdır. Gerçek bir denge ancak böyle kurulabilir sanırım. Ve bu denge öznel görüşlere feda edilir edilmez bozulur gider.
Bay Kubelik bize yaşamanızı özetler misiniz?
-1914 yılında Çekoslovakya’da doğdum. Babam ünlü kemancı Jan Kubelik’tir. Öğrenimimi Prag Konservatuvarı’nda yaptım. 22 yaşında orkestra yönetmeye başladım ve turnelerinde babama eşlik etmeye koyuldum. 1942’de Çek Filarmoni Orkestrası müzik direktörü oldum. 1948’de vatanımdan ayrılarak Chicago Senfoni Orkestrası yöneticiliğini aldım. 1954-1958 yılları arasında Londra’da Covent-Garden Operası müzik direktörlüğüne atandım. 1961 yılından bu yana Almanya’da Münih kentinde Bavyera Radyosu Senfoni Orkestrası’nı yönetmekteyim. Bu arada dünyanın hemen bütün büyük müzik merkezlerinde konserler verdim…
(Derleyen: Faruk Yener / Ağustos 1970 / Orkestra)

Share.

Leave A Reply

twenty − 19 =

error: Content is protected !!