İsmail Hakkı Nebiloğlu / Hiç ruhi sıkıntı bilmem. Devletin, milletin semahat ve şefkati karşısında görmemezliğim kalmadı

0

Udi İsmail Hakkı Nebiloğlu, Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, Birinci Dünya Savaşı’nda subay olarak Kafkas ve Trakya cephelerinde çarpışmıştı. Kaza geçirip gözlerini kaybedince tamamen besteciliğe yönelmişti. 60 yaşlarında Alaattin Yavaşça ile buluştuğunda besteciliğinden bahsetmişti. Nebioğlu, 1965’te 72 yaşında hayata veda ettiğinde geriye “Beklerim Her Gün Bu Sahillerde” gibi yüzlerce şarkı kaldı.

 

 

Soğuk ve karanlık bir gece… Şiddetli rüzgârla beraber yağan kar, insanı iliklerine kadar dondurmaktadır… Trakya Cephesi… Vatan topraklarına girmiş olan düşmanı bir an evvel mukaddes yurdumuzdan atmak için müthiş soğuğa, yağan mermilere aldırış etmeyen kahraman Türk evlâtları göğüs göğüse çarpışmaktadırlar. Soğuk, bütün şiddetiyle devam etmektedir. Donma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan genç bir subayın, top gürültüleri, mermi sesleri arasında gür sesi duyuluyor:
– Yürüyün aslanlarım…
Genç subayın daha başka bir şey söylemesine vakit kalmadan yanıbaşında patlayan bir bomba, onu, gündüzü ve ışığı bulunmayan bir âleme götürüyor. İşte, o günün, atalarının kaniyle yoğrulmuş mukaddes vatanının müdafaasında canını dahi esirgemekten çekinmeyen Türk subayı, bugünün içli bestekârı Nebioğlu İsmail Hakkı Bey’dir.

Sessizlik ihtiyacı

Nâdide çiçeklerden farksız bestelerini dinlediğim bu değerli sanatkârımızla çoktandır konuşmak istiyordum, fakat bir türlü kısmet olmuyordu. Birkaç gün evvel, genç ve kıymetli sanatkârımız Alâddin Yavaşça ile karşılaştık. Çoktandır görüşemediğimiz için özlemişiz birbirimizi:
– Nereye böyle, dedi…
– Malûm vazife, dedim.
– Anlaşılan senin bugün mühim işin yok, beraberiz.
deyince ben de dayanamadım. Beraberce hastaneye gittik. Hastalar onu görünce adeta sevindiler. Hepsini ayrı ayrı dinledi. Muayenesini yaptı, ilâçlarını verdikten sonra, oturduk. Konuşurken bir ara Nebiloğlu’ndan bahis açıldı.
– Acaba gidebilir miyiz?
Diye sorar sormaz hemen telefona sarıldı:
– Bakalım, dedi, evde ise ve bir yere gitmeyecekse benim için hiçbir mahzur yok…
Telefon etti, cevabı müspet olunca ne yalan söyliyeyim sevindim. İçli besteleri büyük bir zevkle dinlenen bu kıymetli bestekârımızın elbette ki iç âlemi de gayet zengin olmalıydı.
Foto muhabirimizi de yanımıza alarak yola koyulduk. Bir saat bile sürmemişti. Sanatkârımızın Moda’daki Nebiloğlu apatmanının önüne gelmiştik. Kapının üzerindeki şirin bir kız resmi foto muhabirimizin gözünden kaçmadı. Parmağıyla şu ibareyi işaret ediyordu:
– Nolur, kapıyı yavaş kapayınız…
İçeri giriyoruz, evvelâ yakışıklı bir bay ve bayan, kızı ve damadı. Gayet samimi olarak el sıkışıyoruz. Hemen arkasından uzun boylu, beyaz saçlı ve siyah gözlüklü zat, Alâddin Yavaşça’yı ayakta hararetle karşılıyor, bizi tanıştırıyor. Her haliyle memnun olduğu belli. Oturuyoruz ve hemen Alâddin Yavaşça’ya sitemde bulunuyor.
Alâaddin Yavaşça:
– İşlerim çok, diyor. Onun için sık sık gelemiyorum. Fakat unutmuş olmadığımı ispat etmek için, eserlerinizi okuyorum radyoda…
Tebessüm ediyor, değerli muhatabı:
– Unutmuş olamazsın. Fakat, içimden gelen sevgim, seni görmek istiyor. Gerçi görmüyorum ama…
Alâaddin hemen müdahale ediyor:
– Biz görüyoruz, fakat bizim görüşümüz mahduttur, sizinki gibi hudutsuz değildir.
Diyor ve bu mevzuu değiştirmek saikasiyle olacak:
– Neler var sizde, yeni besteler var mı?

Fehmi Tokay için 11/8’lik Nebi aksağı şarkı yazdım

Avucunu, saçlarında dolaştırdı. Konuşuşu ile hareketi ile insanı kendine çekiyor, tatlı sohbetine doyum olmuyordu. Mütevazi bir eda ile:
– Eh, dedi, kendimize göre bir şeyler yapmağa çalışıyoruz.
Biraz sonra, ilâve etti:
– Notaları yazdırmak kolay olmuyor, Alâaddinciğim. Eskiden Süheylâ Güler Hanım yazardı. Fakat, o da şimdi memur olduğundan gelemiyor. Allah, şimdi de bana İnci Çayırlı‘yı ihsan etti…
Doktor Alâaddin, sanatkârda biraz takılmak istedi. Gülerek:
– Allah versin, dedi. Yakında bizleri unutacaksın…
Yanında bulunan Alâaddin’i kendine doğru çekti, kucakladı ve:
– Ben, sana gönlümü, sinemi, her tarafımı açtım. Onlara da ağzımızı açıyoruz…
Değeerli sanatkârımızın bu nüktesi, hepimizi güldürüyor. Alâaddin Yavaşça’yı iyice kıskandırmak için:
– İnci Hanım için Nişaburek makamında bir de bestem var.
– Doğrusu dinlemek isterim.
Diyor, İsmail Hakkı Nebiloğlu ayağa kalkıyor, piyanonun üzerinde bulunan udu alıyor ve hemen yanındaki kanapeye oturuyor. Birkaç mızrap darbesi ve nefis bir taksimden sonra, tatlı ve yumuşak bir sesle okumağa başlıyor:

İşte seri zülfü zerrin, sarı güldür sevdiğim
Nâlesi pek ruhnuvazdır, bir bülbüldür sevdiğim
Cem edip vechinde hüsnü, yemyeyşil gözlerle hep
İşvesi pek dilnuvazdır, bir bülbüldür sevdiğim

Çok ses dinledim, fakat hiç mübalâğasız söyleyebilirim ki, bukadar tatlı, bu kadar hissî bir ses duymadım. Onun okuyuşu insanın tüylerini ürpertiyor.
Bu şarkıyı bitirdikten sonra, Fehmi Tokay’a ithaf etmiş olduğu bir şarkıyı okuyor:

Feryadlarımız ah çekiyor bak elinizden,
Her nağmede bin hâtıra fırlar her telimizden,
Mızrap takılır bir lâhzada ağmeye heyhat,
Yandıkça çıkan âteşe bir bak dilimizden

Şarkıyı bitirir bitirmez izahat veriyor:
– Bu şarkı, yeni bir usûlde yapılmıştır. Uşşak makamında 11/8’lik usûlle, Nebil aksağı olarak yaptım…
Alâadin Yavaşça hayret ediyor ve bana dönerek:
– Ne bizim musikîmizde ve ne de garb musikîsinde 11/8’lik bir usûl yoktur. Binaenaleyh bu şekilde bir eser meydana getirmek bir hayli güç meseledir. Fevkalâde bir eser, tebrik ederim üstadım…

Beklerim Her Gün şarkısı 25 yıl sonra Yavaşça sayesinde tanındı

Kıymetli bestekâr, yapmış olduğu bu eserin vuruş şeklini de doktora göstermeyi ihmal etmedi. Araya başka bir mevzu karışsın istemedim. bugün, en çok beğenilen şarkılardan biri olan, Hüzzam makamındaki, “Beklerim Her Gün” şarkısını ne zaman ve nasıl bestelediklerini sordum:
Güldü:
– Ne tuhaftır, dedi. Bu şarkıyı tam 27 sene evvel bestelemiştim. İlk olarak Semahat Ergökmen plâğa okumuştu. Ama, bugünkü gibi tutulmamıştı. Bu sefer de tutulmasına Alâadinciğim vesile oldu. Eksik olmasın. İki sene evvel Alâaddin okudu bunu, 25 sene sonra…
Alâaddin Yavaşça:
– Ben de bunu nasıl okuduğumu anlatayım size, üstadım, dedi ve anlattı:

Besteci, eşi ve torunuyla

– Radyoda çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Hazmi Bey. O da rahmetli oldu; nur içinde yatsın. Bir gün bana geldi: “Alâaddin, dedi, bir şarkı var, çok eskidir, annem de pek seviyor… “Beklerim Her Gün Bu Sahillerde”. Malûm ya biz de Karadenizliyiz, bunu senin sesinden dinlemek istiyor!” Sevdiğim bir arkadaşı, hiçbir zaman kırmak istemem. Evde bizim bir plâğı vardı bu şarkının. Güzel notaya aldım ve okudum. İşte, “Beklerim Her Gün” şarkısının ikinci defa çıkışı da böyle olmuştur…
Fırsatı kaçırmak istemedim:
– Üstadım, dedim. Bu şarkıyı kendi sesinizden dinlemek mümkün mü?
– Hay hay evlâdım…
Dedi, bir taksimden sonra dinlemeğe başladık:

Beklerim her gün bu sahillerde mahzun böyle ben,
Gün batar, kuşlar döner, dönmez bu yoldan beklenen,
En nihayet anladım, yokmuş gören, hatta bilen,
Gün batar, kuşlar döner, dönmez bu yoldan beklenen.

Nazire olarak ikinci şarkıyı besteledim

Eser güzel, tavır güzel, ses güzel. İnsanın meftun olmaması elden gelmiyor. Şarkıyı bitirir bitirmez:
– Bir de, diyor bu şarkıya nazire olarak yapmış olduğum, yine hüzzam makamında bir şarkı daha var…
Onu da okuyor:

Solgun bir hayâl gibi beklerim sahillerde,
Sensiz geçen ömrümün tahiline ağlarım,
Hasretini dert bilip bu karanlık ellerde,
Tesellisiz kalbimin hüsranına ağlarım.

Işık denen mefhumdan mahrum bulunan içli bir insanın ta içinden kopup gelen ince hislerin bir mahsulü olduğuna şüphe yok, bu şarkıların. Daha bunlar gibi neler yok ki… Gönül arzu ederdi ki, bu hassas insanın, tatlı sesini, içli ve füsunkâr bestelerini kendi sesinden radyolarımızdan dinleyebilelim.
Beş yüze yakın eseri olan değerli bestekârımıza:
– bestelerinizi en çok ne kadar zamanda ve hangi şartlar altında meydana getiriyorsunuz?..
Diye sorduğumda, tatlı tatlı tebessüm etti ve:
– Bir eser, yarım saatle bir saat arasında bütün duyduğum gibi çıkmalıdır. Şartlara gelince: Bazan realist olurum, hayata kıymet vermem. Bazan bir aşk gelir bana, her şey güzel görünür. Üçüncü olarak şikâyet gelir ki, kederli olduğum zaman yapmış olduğum şarkılardır. “Beklerim Her Gün” şarkısı böyle bir anın mahsulüdür.

Şevki Bey’in eserlerini daha çok severim

– Eski ve yeni bestekârlarımızdan takdir ettikleriniz kimlerdir?
– Rahmi Bey’in rengi daha başkadır. Şevki Bey’i daha çok severim. Lemi Bey de onun devamıdır. Yenilere gelince; isim tasrih edemem. Bazılarının güzel eserleri var. Piyasanın sefil nağmelerinden uzak olmak şartiyle, tavırdaki asaleti belirten; ifadedeki vakar duygusunu ifade eden bestekâr ve eserlerine hayranım…
– Kendi besteleriniz arasında en çok hoşunuza giden hangisidir?
– Hâleti ruhiyemin her değişen anında bana tesir eden eserlerim var. Tek olarak ayıramam…
O kadar şen, o kadar şarkar bir hali vardı ki, merak ettim.
– Her zaman böyle şen misiniz üstadım?
Gülüyor:
– Hiç ruhi sıkıntı bilmem. Devletin, milletin semahat ve şefkati karşısında görmemezliğim kalmadı…
Dedi ve şu beyti okumağa başladı:

Sanmam ki ömrün ve hayatın lezzeti vardır,
Dehrin ne garip aldatıcı izzeti vardır,
Dünya evini beklemem amma ki ne çare,
İnsan olanın anda biraz hizmeti vardır.

– İşte, düsturumuz budur…
Devleti, milleti sevdik, fisebîlîllâh âşık olduk. Diğer bir şarkı ile bunu teyid edebilirim.

Doldur yine sen bâdeyi, peymaneyi sâki,
Gönlün sesidir hoşça kalan kubbede bâki,
ömrün ve hayatın sebebi aşka mülâki,
Gönlün sesidir hoşça kalan kubbede bâki.

Böyle bir sohbete elbette ki doyum olmazdı. Ama, üç saatten beri kıymetli bestekârımızı hatırı sayılır derecede yormuş oluyorduk. Alâaddin, saati sorunca, üstad, hemen müdahale etti:
– Aman saate bakmayın, kurduğumuz için işliyor….
Diye hoş bir nükte yaptı, gülmekten kendimizi alamadık. Benim sormama dahi lüzum kalmadan:
– Sorun, diyordu ve anlatıyordu. Çanakkale ve Kafkas cephesinde bulundum. Son olarak Keşan cephesinde iken malûl oldum. Doğuşum İstanbul, neslim Akkaya’dır. Emin Kadıoğulları derlerdi bize. Onlardan Nebiloğlu doğdu…
Annesi, kendisi, hanımı, kızı, damadı, bilhassa torunu Füsun o kadar cana yakın insanlar ki, insan, onların sohbetinden mahrum olmak istemiyor. Alâaddin yavaşça, tekrar geleceğimizi söyleyerek oradan ayrıldığımız zaman, kendimizde büyük bir boşluk hissettik…
(Edip Akın, Fotoğraf: / Ağustos 1952 / Radyo Alemi / Arşiv çalışması: Serhan Yedig / Dizgi, redaksiyon: Ferruh Yazıcı)

 

Linkler

İsmail Hakkı Nebiloğlu’nun biyografisi

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!