Muhittin Sadak / Çok sesli müziği yaymak için insan sesi lazım

0

Türkiye’de müzik eğitiminin öncülerinden, çellist, orkestra ve koro şefi Muhittin Sadak, ölümünden yedi yıl önce hayatını ve müzik görüşlerini anlatmıştı. Sadak “Nasıl Süleymaniye Camii’nin pencerelerini beğenmeyip dörtgen yapamazsanız geleneksel Türk Müziği’ni de gönlünüze göre değiştiremezsiniz” diyor.

Türkiye’de çok sesli müziğin tanıtılması için yıllardan beri her alanda savaş veren Muhittin Sadak 1919’da Galatasaray Lisesi’ni bitirdi ve derhal çok sesli müziğin tanıtılması için savaşa girişti. Neler yaptı? En önemli işler şunlar galiba:
1923’te o zaman Darülelhan denen İstanbul Konservatuvarı’nın kurulmasını hazırladı ve kurucularından biri oldu. Darülelhan 1926’da İstanbul Konservatuvarı’na dönüştü,
Muhittin Sadak 1923’te Konservatuvar korosunu kurdu; 1944’te bu koro İstanbul Belediye korosu oldu.
O zamandan beri Sadak çeşitli alanlarda çalıştı. Bir yandan violonsel çalarken bir yandan koro şefi oldu. Galatasaray Lisesi’nde yıllarca öğretmenlik yaptı, benim de öğretmenim oldu.
Sayın hocam, müziğe nasıl başladınız?
-Müsaade et, sana isminle hitap edeyim. Çünkü “Hıfzı Bey” demek çok garip olacak. Kısa pantolonlu devrinden beri tanıdığım için…
Evet, efendim musikiye başlamam şöyle oldu: Evde maalesef müzik çevremiz yoktu. Gerçi bir piyano vardı. O zamanki deyimle: Piana. Fakat çocuklar bozar diye daima kilitli dururdu. Kırık bir kanun vardı; dayım biraz müzikle meşgul olduğu için. Fakat bunlar bence bir şey ifade etmezdi. Alırdım, ama müzik bilmiyordum. Böyle tıngırdatırdım, bazı sesler gelirdi. Biz o zamanlar Kızıltoprak’tayız, sinemalarda öyle uydurmasyon piyano vardı. İlk duyduğum polifonik müzik işte bu.
Fakat asıl bende polifonik müzik zihniyetini uyandıran bir topaçtır, Hıfzıcığım, topaç. Siz belki yetiştiniz, o devirde böyle büyük metalden yapılmış, kurgulu topaçlar vardı. Bunlar yere atılır, birtakım sesler çıkarırdı. Beni hayran bıraktı o sesler. O sesler bugün bildiğim “Do, mi, sol, do” idi. Yani çok sesli müziğin ana-babası.
Ondan sonra bende bir müzik eğilimi başladı. Zaman ilerledi. Ve elemli günlere geldik: Balkan Savaşı. Babam maalesef musikiye çalışırsam çalgıcı olurum diye bana musikiyi yasak ederdi. Fakat onu başaramadı. Eski devir, malûm, herkesin atı, arabası vardı. Fakat Balkan Savaşı’nda atlar, arabalar alınmıştı, ben de ahırda çalışırdım. Bir büyük keman bozuntusu viyolonsel üzerinde. Ellerim donardı da tentürdiyot sürerdim, donmasın diye. Çünkü o devirde sırtıma tentürdiyot sürerlerdi ısıtsın diye. Çocukluk.. Böyle çalışmaya başladım.
Bu tabiî uzun sürdü. Frer’lere (papaz okuluna / Saint Joseph Fransız Lisesi) gittim. Frer’ler mektebinde, unutmam adını Frère Eus – Tache diye bir müzik öğretmenimiz vardı. Bando şefiydi. Beni timpanist olarak orkestraya aldı. Biraz nota öğrendim. Böyle başladık. Kısacası, kendi kendime nota ve müzik öğrendim. Viyolonseli de kendi kendime öğrendim. 1920 senesinde Kadıköy’de, şimdiki Halk Sineması mı, ne? O zamanki Apollon Sineması’nda, eski deyimle Hilâliahmer, yani Kızılay menfaatine Kadınlar Birliği’nde bir konser vermiştim. O devirde viyolonsel hocası kendimdim, yani, otodidakt’tım. Evet, bu birinci konserimdi. Cemal Reşit Rey gibi kıymetli arkadaşları daha tanımamıştım. Ondan dört yıl sonra tanıdım, konservatuarın açıldığı devirde Cemal’i.

İlk viyolonsel resitalini ben verdim

Hocam, yanılmıyorsam, Türkiye’de ilk violonsel resitali veren Türk sizsiniz.
-Efendim, bunu bir tavzih edeyim. Tabiî, tevazuyu kaldıralım. O devirde hakikaten İstanbul’da, demin arzettiğim gibi, Padişah orkestrasında çok kıymetli insanlar olduğunu duymuştum. Cemil Bey gibi. Fakat maalesef tanımadım. Onların hiçbiri konsertist olarak sahneye çıkmış vatandaşlar değildi. Orkestra viyolonselistiydiler. Fakat bu demek değildir ki, yani böyle bir sıradan artisttiler. Hayır, büyük artistlerdi. Hem de o devirde, düşünün, Türk olarak. Evet, ilk olarak, viyolonsel edebiyatında mühim eserlerle konser veren, yani orkestra refakatinde; resital veren, sonat vs. çalan benim.
Bu ilk konser hangi yıldı hocam?
-Bu, yanılmıyorsam, Konservatuvar Şehir Orkestrası’nın kurulduğu devire rast gelir ki 1946-1947’dir. Cemal Reşit Rey’in yönettiği orkestra idi. Hemen şunu ilâve edeyim ki, bu müzik hayatında, büyük sanatkâr Cemal Reşit’in bana çok etkisi olmuştur. Her zaman beraber çalışmışımdır. Ve hemen şunu söyleyeyim, büyük Fransız müziğini, bilhassa romantik devir müziği ile modern müziği bana öğreten Cemal Reşit’tir. Çok istifade etmişimdir kendisinden.
Evet, yine 1946-1947 senelerine, yanılmıyorsam Boccherini konçerto ile, yine kendi yazdığım bir kadans’la ilk konseri vermiştim. Demin de söylediğim gibi ilk konseri veren benim. Fakat bu demek değildir ki ben şöyleydim, böyleydim. Hayır, bugün gençlerden öyle viyolonselistler var ki, beni fersah fersah geçmişlerdir. Viyolonsel çalmada, tekrar ediyorum, beni fersah fersah geçmişlerdir. Ve hemen ilâve edeyim, bundan da kıvanç duymaktayım. Tevazuyu kaldırarak söyleyeyim, onların çaldığı violonsel edebiyatını ilk olarak benden dinlemişlerdir. İtiraf ederler. Örneğin, başta Reşit Erzin galiba, soyadını hatırlayamadım. Bunlar çok kıymetli gençlerdir.

İsmet Paşa konser boyunca konuştu

Hocam, siz okulda anlatırdınız, 1925’te Atatürk sizi Ankara’ya davet tetmişti. Nasıl oldu bu çağrı?
-Efendim, evet, 1925’te, İstanbul Konservatuvarı’na bir emir geldi. Gazi hazretleri şu grubu rica ediyor, diye. Çok nazik adam, “rica” diyor, ben onu her zaman “emir” sayarım. Bendeniz viyolonselist olarak, Ekrem Besim diye bir kemancı, Afif Tektaş’ın ağabeyi ve merhum Vedat Uşşakizade (o zamanki deyimle. Merhum Gazi’nin de akrabası olurdu). Birkaç ressam da vardı. Başta Çallı İbrahim, trende beraberdik. Tren buz gibi soğuk. İki günde Ankara’ya vasıl olduk. Bir konser tertip ettik, bir trio olarak ve Rahmaninov’u çaldık. Konsere merhum, İnönü demiyeceğim tabii, İsmet Paşa şe-ref verdiler. Önde oturuyorlardı. Gariptir, boyuna konuşuyorlardı. O kendine has olan lehçesiyle. Adeta üzülüyordum, acaba memnun etmedik mi, diye. Fakat sonra hemen anladım, kulağıma geldi, “yahu, bu da çok güzel çalıyor” falan diye. Memnun oldum.
Sonra bana bir solo çalmamı emrettiler. Ben de, biraz eğlendireyim diye, viyolonselde icrası zor olan bir, hattâ iki eser seçtim. Birisi Gabriel Faure’nin “Chi – leuse”ü, öteki de yine Gabriel Faure’nin “Papillon”u idi. Konser bittikten sonra, o zaman soyadı yoktu biliyorsunuz, birader de mebus değildi o devirde, Akşam Gaze-tesinde çıkan yazıda “Necmettin Sadak’ın kardeşi galiba” diye yazdı gazeteci. Sonra ilâve etti “Yahu, bizim bildiğimiz cambazlar tek ipte oynarlar, sen dört telde oynuyorsun. Çok memnun oldum” filân dedi. Bu sözden çok müftehirim hâlâ. Çünkü, malûm ya, dört telde cambazlık biraz zordur.
Yalnız burada bir olayı anlatmak isterim. Solo çalıyorum, frakla tabiî. Bir önüme baktım, beyaz yeleğim kıpkırmızı kan içinde. Düşünün, sanatın ve çaldığım sıradaki konsantrasyonun gücünü. Hiç ehemmiyet vermedim ve parçayı bitirdim. Soyunma odasında bir baktım, düğmem kopmuştu, onu hatırlıyorum, askıyı pantolonuma bir çengelli iğne ile tutturmuştum. Konser sırasında iğne çözülmüş ve etime girmiş. Farkında değilim. Anlayın bir konsertistin o çalış esnasındaki konsantrasyonunu. Vücuduna giren cismi duymuyor.
Hocam, Belediye Operası’nın, daha sonra da Devlet Operası’nın kurulmasında sizin büyük katkınız oldu. Bundan söz eder misiniz?
-Hay hay, arz edeyim. O devirde koromuz ilerlemişti. 1959’a gelmiştik. Koroda Leyla Gencer’ler, şunlar, bunlar… Bugünkü Devlet Operası’ndaki o büyük sanatçıların çoğu İstanbul Şehir Korosu’ndadır. Bir deneme yapalım dedik. Çok değerli meslektaşım Demirhan Altuğ ile, orkestra, yani konservatuvar şan bölümü talebelerinin iştirakiyle opera denemeleri diye, Tepebaşı’ndaki daha sonra yanan Şehir Tiyatrosu’nda birtakım gösteriler yaptık. Rigoletto operasının dördüncü perdesini, II Travatero operasımn tümünü çocuklarla hazırladık. Bunu çok kıymetli üstadımız Muhsin Ertuğrul istedi. Birgün bana gelerek “Yahu, Muhittin, bir opera açsak” dedi. Ben “Nasıl olur?” dedim. “Yaparız” dedi. O devirde ben radyoda tonmayster’dim. Şu bizim şimdiki yönetmenimiz Aydın Gün’le meseleyi konuştuk. İstanbul Operası kurulur mu, kurulmaz mı derken hakikaten opera kuruldu. 1959- 1960’da, yine o demin arz ettiğim Şehir Tiyatrosu binasında Tosca operasıyla başladık. Solist olarak Leyla Gencer ve bariton Orhan Güney geldi.

Hocam, siz bizim öğrenciliğimiz yıllarında Türkiye’de bir operanın özlemini çekerdiniz. Sonra bunu gerçekleştirdiniz. Şimdi ne düşünüyorsunuz?
-Evet, daima onun üstünde dururdum. Hemen şunu ilâve edeyim ki, memleketimizde ve diğer memleketlerde, hemen söyleyivereyim, orada polifonik müzik zaten vardı, fakat müzik kültürüne yardım eden yer opera binasıdır. Çünkü, çok iyi bilirsin ki, göz çok kolay görür. Burun çok kolay koku alır. Damak çok kolay tat alır. Ama kulak çok kolay dinleyemez. Bugün herhangi birimiz mektepte şöyle bir resmi yapabiliriz. Ama kulağa gelince, kolay değil. Ne yapmışlar bunun için? Bir mabedden daha büyük ve süslü bir bina yapmışlar, opera diye. Ne olurdu, opera binasına lüzum var mıydı Paris’te, o koca binaya? Ama daha ilk önce gözle dinleyiciye seslenecekler. Göz kanacak o perdelere, o kolosal avizelere. Yavaş yavaş kulak da etkilenecek. Po-lifonik müzik dediğimiz, yani müziğin en ilerlemişi, çok sesli müziği yaymak için insan sesi lâzımdır.

Kara tahtaya yazarak müzik dersi olmaz
Her çocuk şarkı söyleyemez

Hocam, bizde, okullarda Batı müziği, çok sesli müzik öğretimi Cumhuriyet’ten sonra başladı, yani 50i yıldan beri okullarda zorunlu ders olarak müzik öğretiliyor. Bu öğretim başarılı olmuş mudur?
-Evet, başarı sağlamıştır. Niye? Şimdi uzaktayım. Fakat bazı okullarda korolar filân kurulmuştur. Bunlar gerçekten sevindirici birtakım adımlar. Fakat bundan önce senin soruna geleyim, mekteplerde musiki nasıl olmalıdır? Yani, ne bileyim, kanımca bugün liselerde ve ortaokullarda musiki öğretimi maalesef pek kâğıt kalem üzerinde kalıyor. Yani, nasıl ki bir kimya dersi kara tahtaya yazılacak H2S04 asit sülfürik diye öğretilemezse, elle çalışmak gerekliyse müzik dersi de tahtada notayla olmaz. Çocuğa çok müzik dinletmek lâzımdır. Ben pek şarkıya da taraftar değilim. Her çocuk şarkı söyleyemez. Bu, kulak meselesidir. Kulağı alıştırmak gerekir. E, peki, diyeceksiniz, bu çocuklara şarkı söyletmeyelim mi? Söyletelim, fakat o zaman buna, yani, musiki eğitimine anaokulundan, ilkokuldan başlamak gerekir.
Evet hatırlıyorum, siz bize hiç şarkı söyletmezdiniz. Plâklar getirirdiniz sınıfa. Bize klâsik müzik dinletirdiniz. Biz bu yolla klasik müziğin ne olduğunu anladık.
-Sonra, şunu da ilâve edeyim, belki tuttuğum yol yanlıştı, ama hiçbirinizi, çalışmadığınız halde müzikten sınıfta bıraktığım vaki midir? Bir çocuğa 2 verip sınıfta bırakmakla o çocuk müzisyen olmaz, “Rate” olur, müzikten nefret eder.
Hocam, Türkiye’de bugün şöyle bir sorun var: Biz TRT’de her gün bunun içindeyiz. Bir yanda Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği, Klasik Türk Müziği var, öte yanda Türk Hafif Müziği, Hafif Batı Müziği, Klasik Batı Müziği. Radyoda bunlar ne ölçüde yer alacaklar? Yıllardan beri bu sorun tartışma konusu oluyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
-Acaba nâçiz düşüncelerim buna cevap vermeye hazır mıdır, değil midir, bilmiyorum ama, yine bildiğim kadar gayet kısaca istersen söyleyivereyim. Demin bir lâf ettin ki, herkes ediyor onu. Türk Sanat Musikisi dedin, ben bunu anlamıyorum. Musiki zaten sanattır. Türk Sanat Musikisi ne demek? Türk Musikisi denir buna. Yani, acaba sanat olmayan bir musiki var mı Türkiye’de? Ben olmadığı kanaatindeyim. Acaba şüphe mi ediyorlar. Yani, bu musiki şeydir de biz buna bir sanat ilâve edelim mi diyorlar. Hayır, son derece dinliyorum. Bütün kıymetli arkadaşlarımdan, tanımadıklarımdan, tanıdıklarımdan. Nevzat Atlığ’ın idaresindeki koro diyelim (sazla söz topluluğu) çok güzel oluyor. Yani, eski Osmanlı musikisinin yetiştirdiği musikişinasları dinliyorum, çok güzel oluyor. Buna aklım ermiyor, niçin «sanat musikisi» deniliyor? Türk Musikisi demeli.
Peki, Türk Hafif Müziği için ne düşünüyorsunuz?
-Evet, ben taraftarım. Çünkü bugün Dede Efendi’nin musikisinden, bugün bir Hafız Post’un musikisinden senfoni yapılmaz. Nasıl bugün bir Süleymaniye Camii’nin “Penceresini beğenmedim, bunu dört köşe yapayım” denmezse, denemezse, Türk Sanat Musikisi dedikleri bu musiki de değiştirilemez.

Shakespeare, Molliere halka inmez, halk onların seviyesine yükseltilir

Ancak, bir de şu deyime biraz el atmak istiyorum, eğer kimseyi gücendirmezsem. Deniliyor ki, “Efendim bizim Türk musikimiz çok geniştir. Efendim bizim Türk musikimizdeki olan makamat ses itibariyle, onların deyimiyle, alafrangadan daha geniştir.” Şöyle de bir iddia var: “Efendim Türk Musikisi gibi bir musiki yoktur.” Valla benim kanımca nasıl ki bugün “Efendim, Türk musikisi diye bir musiki mevcut değildir. Musiki çok seslidir, başka musiki yoktur” demek ne kadar züppelikse,
“Türk musikisinde bulunan makamat Garp musikisinden daha geniştir” iddiası da, haddim olmayarak, bir cehalettir. Fakat hemen tavzih edeyim, cehalet demekle bir tezyif maksadı gütmüyorum. Bu, eğitimsizlik, bilgisizliktir. Çünkü polifonik musikiyi anlamak için bu musiki kanına girmiş olmalı insanın. Başka türlü polifoni anlaşılamaz.
Şöyle de söyleyebilirim, “Efendim musiki de halka inmeli” deniyor. Hiçbir zaman sanat halka inmez. Bugün Thames Nehri kenarında balık tutan bir İngiliz balıkçısı senin kadar Shakespeare’den anlamaz. Çünkü bu bir kültür meselesidir. Shakespeare halka inmemiştir. Molière halka inmemiştir. Yalnız kültürle halk Shakespeare’in ve Molière’in seviyesine yükseltilmeye çalışılmıştır. Bize de bu lâzımdır.
Yalnız şunu da hemen söyleyeyim, yeni bestekârlarımız hakikaten çok kıymetli arkadaşlardır. Cemal Reşit Rey, Adnan Saygun, gençlerden İlhan Usmanbaş, o da Galatasaraylı, bunların eserleri şüphesiz çok yüksektir. Ama bu Türk musikisidir, alafranga değildir, Türk musikisidir, halis Türk musikisi. Ama görüş itibariyle polifonik musikidir. Yani, şimdi Usmanbaş, Cemal Reşit, Adnan Saygun halka inemez, halkı ona çıkarmak lâzımdır. E, peki bugün bana çok arkadaşlarım geliyor, “Efendim, niye anlamıyorum Cemal Reşit Rey’in musikisini” diye soruyor. Onu anlamak için Bach’tan başlamak lâzımdır. Bach Almandır. Buna mukabil Fransız müziğini anlamak için yine Bach’tan başlamak lâzımdır, yani polifoninin doğuşundan başlamak lâzımdır.
Yani, bilmem anlatabildim mi? O bakımdan bu mevzu çok genişleyecektir. Bunun için müsaade et, başka bir zamanda bunu konuşalım. Evet, çünkü bu çok derindir.
(Hıfzı Topuz / 12 Nisan 1975 / Televizyon söyleşisi)

Hobisi oyuncak trenler ve sihirbazlık

Muhittin Sadak, savcı olan babasının görev yaptığı İzmir’de ailenin dördüncü ve son çocuğu olarak 1900’dedünyaya geldi. Dört yaşında dayısının hediye ettiği topacın çıngırağından çıkan “do, mi, sol, do”nun büyüsüne kapıldı. Dayısının çaldığı kanun ve sessiz film izlediği İstanbul sinemalarında duyduğu piyanonun etkisiyle müziğe yöneldi. Müzisyen olmasını istemeyen babasından gizli, ahırda tek başına çalışarak çello çalmayı öğrendi. Saint Joseph Fransız Mektebi’nde okul orkestrasının timpanistliğini üstlendi. Mezun olduğu Galatasaray Lisesi’nde müzik çalışmalarını sürdürdü. Okulda Afif Tektaş ve Ekrem Besim’le ikililer, üçlüler oluşturup konser verdi. Halife Mecid Efendi ve Prens Abdürrahim Efendi’nin de bulunduğu saray ortamında müzik yapılan çevrelerde kendini geliştirdi. Lupot yapımı ilk değerli çellosunu da Prens Abdürrahim Efendi hediye etti. İlk resmi konserini 1920’de Kadıköy Halk (sonradan Hale) Sineması’nda verdi. 1922’de Darülelhan’da Batı Müziği bölümünün kurulacağını öğrenince Elektrik Şirketi Müdürlüğü’ndeki 300 lira maaşlı işinden ayrılıp 40 lira maaşla konservatuvara çello ve müzik kuramı öğretmeni oldu. Cemal Reşit Rey ve Ekrem Tektaş’la üçlü kurup kentte konserler verdi. Sadak, diplomalı müzikçi olmadığı halde besteci Bülent Tarcan’ın değerlendirmesine göre, kuşağının en geniş literatür bilgisine sahip sanatçısıydı. 1925’te kurulan öğrenci korosunu 1931’de, danışmanlık vermek üzere İstanbul’a gelen Joseph Marx’ın önerisiyle devraldı. “La Diva Turca” Leyla Gencer’in yetiştiği topluluğu oluşturdu. Bir yandan da İstanbul Muallim Mektebi ve Galatasaray Lisesi’nde müzik dersi verdi. 1945’te kurulan, İstanbul Devlet Operası’nın çekirdeği olacak 84 kişilik Şehir Korosu’nun yönetimini üstlendi. Ertesi yıldan itibaren Cemal Reşit Rey’in yönettiği Konservatuvar Şehir Orkestrası’yla solist olarak konserler verdi. 1950’lerden itibaren İstanbul Radyosu’nda ses kayıt teknisyenliği yaptı. 1969’da İstanbul Devlet Operası’nın koro şefliğine atandı. Bu görevini 1977’ye kadar sürdürdü.
Fransızcanın yanı sıra sınırlı düzeyde İtalyanca ve Almanca bilen Sadak, amatör koşullarda film çeken bir sinema meraklısı, model uçak ve gemiler yapan maharetli bir usta, çocukluğundan itibaren illüzyona merak salmış hatta ustasından ders almış bir sihirbaz, tutkulu bir oyuncak tren koleksiyoncusuydu. Evine boydan boya ray döşeyip her biri 15 kilogramlık lokomotiflerle katarlar oluşturup, davet ettiği arkadaşlarıyla lokomotif yarıştırırdı.
Bu renkli kişiliği daha yakından tanımak isterseniz Gökhan Akçura’nın İnsanlar Alemi (İthaki Yayınları / 2005) ve Hıfzı Topuz’un Eski Dostlar (Remzi Kitabevi / 2000) adlı kitaplarına başvurabilirsiniz.

Linkler

Muhittin Sadak: “Halkın sanattan anlamadığını söylüyoruz, acaba biz halka sanatı yeterince anlatabildik mi?”

Muhittin Sadak kendini anlatıyor (Gökhan Akçura’nın yazısı)

 

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!