Mehmet Aksoy / Her heykelin bir müziği vardır

0

1975’te Berlin’de yaptığı “Anlamak” adlı heykel Mehmet Aksoy’un hayatında yeni bir pencere açmıştı. O günden sonra taşa, mermere yöneldi. “Hesapladım, yaklaşık 3500 ton taş yontmuşum bugüne kadar, hâlâ o kadar çok tasarı var ki kafamda yeryüzünün taşları yetmeyecek diye korkuyorum” diyor. Heykeltraşı 2002 yılındaki “Cumhuriyet tarihinin en geniş kişisel, retrospektif sergisi” öncesinde İstanbul’un kuzey doğusundaki kırsal alanda kutsal böcek şeklinde inşa ettiği evi ve atölyesinde pırıl pırıl bir sonbahar günü ziyaret ettik. Anlamak’ın gölgesine oturup Hatay’ı, Nike projesini, ışık tutkusunu, hayallerini konuştuk. Aksoy bu arada müzik tutkusundan da bahsetti. “Çalışırken çoğunlukla Klasik Batı Müziği dinlerim. TRT-3 açık olur bütün gün. Ravel, Bizet gibi bestecilere takmıştım bir zamanlar. Ravel, Bizet, Mozart’ın eserleri heykel çalışmaya çok uygun müzikler” demişti.

Nehir söyleşi kitabı “Çekicin Rüzgarında 40 Yıl” için Aydın Engin ile tam 60 gün konuşmuşsunuz. Sözün dünyasında, heykelin dünyasındaki kadar rahat mısınız?

– Sözlü-yazılı anlatım hayranlık duyduğum bir dal. Zaman zaman yazı denemeleri yapıyorum. Söz yetseydi heykel yapmazdım zaten. (Gülüyor) 60 günlük konuşmayla insan hayatını anlamak, anlatmak zor. Dinleyen, okuyan açık değilse, yani anlatıcının içtenliğini sorgular ve lafların altında başka anlamlar ararsa, iyice zor. Taşçı olmanın bir özelliği galiba, biz direkt anlatımı seçeriz. Heykelde her şey ortadadır.

Bir Hatay yolculuğunda çocukluğundan beri mermer oyan, müzedeki büstlerin taklitlerini yapan Alevi dedesi ile portakal bahçesinin ortasına kurduğu atölyede dünyanın en iyi antik heykel kopyalarını yapan bir çiftçiyle tanışmıştım. Hatay’la heykelin sihirli bir bağı var galiba…

-Antakya antik dünyanın üç büyük kentinden biri. O zaman nüfusu 500 bin civarında. Zenginlikle birlikte mozaikler ve heykeller ortaya çıkmış. Daha öncesinde Hititler ve dünyanın ilk heykel atölyesi Yesemek var. Böyle bir gelenek var Hatay’da. Biz de o gelenekten geliyoruz. Ailem Yayladağı’ndan. Türkmenler. Dekoratif sanatlarda geometriyi Türkmenler çok iyi kullanır. Annem ölçü almadan dikiş diker, el işlerinde geometriyi çok iyi kullanırdı. Manifaturacıya gidip iplik almak benim işimdi. Yeşilin istenen tonunu almak için defalarca gidip geldiğimi hatırlarım. Renkleri, tonları böyle öğrendim.

Yeteneğinizi ilk keşfeden Nazmiye öğretmenin anısına, belki nesli tükenen tüm idealist öğretmenlerin anısına bir heykel yapmayı düşündünüz mü hiç?

-Vallahi çok haklısın. Hiç düşünmemiştim, ama bunu yapmak gerekir. Bu idealizmi taşıyan çok az öğretmen kaldı. Köy enstitüsü çıkışlı, Kurtuluş Savaşı’nı eğitim alanında sürdüren, bir ideali topluma yayan kahramanlardı bu öğretmenler. Memleketin bugünkü durumunda ideallerin nasıl çürüdüğünü görüyoruz. Sanatçının görevi idealleri topluma yaymak, bizim işimiz bize dokunan şeyleri yapmak. Sorunuz bana dokundu; neden düşünmedim, hayret ettim. Hiçbir yere dikilmeyeceğini bilsem de heykelini yapmak gerekir. Tıpkı yaptığım Kayıp Anneleri heykeli gibi. Nasıl Nazım okumak, Kürtçe konuşmak suç olmaktan çıktıysa günün birinde bu heykeller meydanlara dikilebilir. Bir genç heykele bakıp “İnsan olma yolunda böyle insanlar da yaşamış” diyebilir. İlginç tesadüf, şimdi “İnsan olma yolunda” adlı bir heykel yapıyorum. Eğer bir piramite, tarihi camiye, köprüye baktığımızda bu eserden insanlık onurumuz yüceliyor, gözlerimiz yaşarıyorsa bu duygu önemlidir… İnsanoğlunun yolu bunlarla aydınlanıyor, savaşlarla, zulümlerle, askeri darbelerle kararıyor.

Doğanın çeşitlilik yaratma yeteneğine hayranım

Yayımlanacak kitaptan Kenan Evren’in askerlik döneminde komutanınız olduğunu öğreniyoruz. Cumhuriyet okuyan, sanata sahip çıkan, heykel için ekip oluşturan bir general portresi çiziyorsunuz. Terhisten sonra size bayram tebriği bile göndermiş. Sonra, 1979’da TBMM’ye kalpaklı Mustafa Kemal heykelinizin dikilmesine engel olmuş. Karşılaşsanız, teklif etse birlikte sergi açar mıydınız; affettiniz mi eski komutanınızı?

-(Kahkahalar) Heykelimi kaldırma izni bile vermem; sanatçı olmak kolay iş mi? Görevdeyken çıplak kadın tablosunu sergiden kaldırtan ve şimdi Hande Ataizi’nin çıplak resimlerini yapan insanı anlamak mümkün mü? Ben affetsem sanat, Türkiye affetmez onu… Bu röportajda adının bile geçmesini istemem.

Çevrenizdeki insanlara baktığınızda ruhunu beğenip, dış görünüşünü beğenmedikleriniz ya da melek yüzlü zorbalarla karşılaştığınızda “keşke kilden olsa yeniden biçimlendirsem” dediğiniz olur mu?…

– Yapma, beni kışkırtma Allah aşkına… (Gülüyor) İçerik, form ilişkisi sanatta da insanda da aynıdır. Kötü malzemeyle iyi form olmaz. İçteki kötülük yüze yansır. Zorbayı değiştiremezsin. Oysa, bilge bir yaşlının yüzündeki kırışıklıklar arasında ışığı görürsün; güzelliğine hayran olursun. Doğanın çeşitlilik yaratma yeteneğine hayranım. İnsan formundan milyarlarca yaratıp, herbirini farklı yapabilmek müthiş bir şey. Resmin, heykelin bittiğini, formun tükendiğini söyleyen umutsuz çağdaşlarımı hiç anlamıyorum. Doğa ve hayatın çeşitliliği bize formun bitmeyeceğini gösteriyor. “Tüm zenciler ve Çinliler birbirine benzer” diyenler bunu göremez ki…

Kimi heykellerimi yapmadan önce rüyamda gördüm

Akademi yıllarındaki gibi heykeller rüyalarınıza giriyor mu hâlâ?

-Maalesef (Kahkahalar) Bir heykel bitmeden yüzlerce yeni fikir geliyor. Heykel heykeli doğuruyor. Bir fikre çok konsantre olunca rüyalara giriyor. Bazen uykuyla uyanıklık arasında formlar görüyorsunuz.

İlhan Berk’in uyku ile uyanıklık arasında yazdığı şiirler gibi, öyle mi?

-Evet, bazen net şekli görüyorum. Örneğin Ahmet Andiçen Yarışması’na katıldığım heykeli tamamiyle gördüm, aynısını yapmaya çalıştım. Rüyada görüp aynısını yaptığım böyle birkaç heykel var.

Heykelde soyutlamanın en uç noktalara vardığı bir çağda “Anlaşılmak istiyorum” diyorsunuz. Formda yenilikler ararken bu sorumluluk ayağınıza bağ olmuyor mu?

-Form endişesi ve anlaşılma kaygısını aynı şiddette hissetmek bizim yaşadığımız en büyük çelişki. Anlaşılma kaygın yoksa her şey çok kolay. Heykeline bakıp iletişim kuramayanlara “form bilgin yok” dersin; en soyut şeyleri yapar ve işin içinden çıkarsın. Biz farklı yol seçtik Heykel şiir, müzik gibi imajlarla konuşur. Duygular sosyal hayattan, yaşanmışlıktan geliyor. Bildiğim, tanıdığım, beni etkileyen, psikolojik, toplumsal, bireysel şeylerle ilgili heykeller yapıyorum. Doğal olarak öyküsü oluyor her heykelin. Formda yansıyor öykü. Zaten eğer form yoksa, öykü varsa bu kitch olur.. Ben ipuçları vermek istiyorum heykellerimde. Gerekirse altına yazıyorum. Bunlar heykelimi küçültmez. Mesela insan, hayvan gibi bilinen formlardan yola çıkıyorum. Eli, gözü gören formu hisseder. Elin, gözün şekli ifadeye dönüşür. Bakan belki her şeyi anlamaz ama bir bakışta temayı görebilir. Bana sorarsanız her insan heykelden anlar, insanları küçük görmemek gerekir. Anlaşılırlık kaygısı formu önemsememek anlamına gelmez. Anlaşılmak için formdan ödün vermem.

Selçuk’taki Kurtuluş Savaşı anıtı ile Can Yücel’in mezarındaki heykellerinizde İnka-Aztek mimarisi gibi güneşin etkisini kullanıp görsel şifreler oluşturmuşsunuz. Bu yaklaşımı tüm açıkhava heykellerinde kullanır mısınız?

-Zaman, doğa ve ışığın bana sunduğu olanakları kullanmamak ancak salaklık olabilir. Mermerde yoğunlaşınca özelliklerini görüyorsunuz. Örneğin iki santim kalınlığında bir mermer ışığı geçiriyor, yani ışığı içinde tutuyor. Bunu farkedince ışık heykelleri yapmaya başlıyorsunuz. Can Yücel gibi ışık saçan bir insanla ilgili heykelde bu etkiyi kullanıyorsunuz. Kurtuluş Savaşı heykelinde Atatürk’ün silüeti 12.00-14.00 arası bir platformun üstüne düşüyor. Saat 15.00’te tüm diğer figürler canlanıyor. Yılda bir kez, 26 Ağustos saat 12.30’da Atatürk’ün gölgesi belli bir noktaya geliyor.

Mısırlılar bok böceğine tapıyorsa bu güzel bir şeydir

Yani açıkhava heykellerinizi bir yerden söküp gelişigüzel bir başka yere dikmek, anlamından çok şey kaybettirebilir. Belediyeler heykel sökmeyi çok sever, bilirsiniz…

-(Gülüyor) Heykellerim evlatlarım gibidir. Belli aralıklarla gider, kontrol ederim. Kirliyse yıkatırım. Gerekirse dava açarım. Heykellerimi söküp gelişigüzel bir yere dikmesinler. Işık özelliklerine dikkat etsinler. Işık, doğa bağlantılarıyla insanların dikkatini doğaya çekmek istiyorum. Mukaddes bir özelliği var doğanın. Evrenin büyüklüğü, içindeki düzen, bizimle ilişkisi, içindeki sırlar… Hepsi çok güzel. Bunu koruyalım. Mısırlılar bok böceğine tapıyorsa, doğaya bu kadar saygı duyuyorsa bu çok güzel. Onlar tapıyor, ben bu şekildeki ev ve atölyemin içinde yaşıyorum. (Gülüyor)

Siz heykellerinizin hep soluk almasını mı istersiniz, bu nedenle mi büyük boyutlu açıkhava heykellerini tercih ediyorsunuz?

– Çok doğru… Heykellerimin nefes almasını istiyorum. Işık heykelin kanıdır. Küçük objeler de yaparım. İfadenin gerekleri, mekan heykelin boyutunu belirler. Eğilimim daha büyük boyutlara doğru. Büyük volümlü düşünebiliyorum. Eskiden taşıyabileceğim büyüklükte taşla çalışıyordum. Şimdi 40 tonluk taşı çevirebiliyorum atölyemde.

Malzemelere bakışınız üzerine konuşalım mı biraz da. Mehmet Aksoy bugün taşa, mermere, kile, metale nasıl yaklaşıyor?

-Kil çabuk form verilen, kaygan bir malzeme. Elimden kayıp gidiyor, bana hiç uygun değil. Eklemeye dayalı teknikle çalışmak gerekiyor. Taşta ise kabuğu kırıp, fazlalıkları atarak çalışıyor, içindeki eti buluyorsunuz. Ben eksilterek çalışma tekniğine yakınım. Soğuk demir dövmeyi de seviyorum. Bu kadar yıl sonra anladım ki beni zorlayan malzemeleri seviyorum. Ayrıca kil anlık heyecanlara uygun. Hemen yapıyorsun heykeli. Ben Akdenizli aceleci doğamı yenip, anlık heyecanlardan uzak durmaya, heykelin coşkusunu uzun süre yaşatmaya çalışıyorum. Taş heyecanı dizginler, beni sabırlı yaptı. Heykelde saman alevi gibi sevgiler olamaz.

Neden bazı malzemelerden, örneğin taşın siyahından, ahşaptan, camdan, buz gibi uçuk bir malzemeden uzak duruyor?

-Kendim için ağaç heykeller yaptım. Ama orijinallik olsun diye buzdan heykel yapmam. Malzeme sanat, yenilik değildir. Önemli olan ne yaptığın. Bulamadığım için siyah mermer kullanmıyorum. Keşke bulabilsem. Granit tehlikeli bir madde, kullanmıyorum.

Mermer heykelde mermerliğini korumalı

Bazı dostlarınız mermer heykellerinizden ayrılmak istemediğiniz için sergilerde çok yüksek fiyat koyduğunuzu, taleplere direnemeyince döküm kopyalarını yapıp sattığınızı söylüyor, doğru mu?

-Metali, dökümü seviyorum. Bundan sonra sanıyorum taş ve metalin birlikte kullanıldığı heykellerden daha çok yapacağım. Fiyatlara gelince… Çok büyük taş heykellerin dışında, sergilerimde fiyatlar yüksek değildir. Yaşanmışlık, hatıra içeren heykelleri mutlaka tutarım. Mesela Nazım Hikmet ve Anlaşılmak heykelleri.

“Mermer çalışırken taşla uzlaşmak gerekir, keski taşta takılırsa formu değiştiririm” diyorsunuz. Lazer çağında keskide ısrar neden, uzlaşma anlatımın bir parçası mı?

-Malzemeye saygı göstermek gerekir. Mermer heykelde mermerliğini korumalı. Eğer taş bir yöne kesilmeyi reddediyorsa, sanatçıya yeni problemler sunuyor demektir. Çözüm aramak yerine zorlamanın ne alemi var? İtalya’da bir fuarda mermerden üç metrelik tel gördüm. Bu malzemeyi yenmektir. Ben malzemeyi yenmek istemiyorum. Doğayla insan ilişkisi kabadayılık şeklinde olmamalı. Doğanın dibini delen bu anlayıştır.

Heykelde dokunmak istemediğiniz form var mı, mesela kedileri hiç sevmezmişsiniz?

-Kucağıma çıkmalarını sevmem. Desen çalıştım ama henüz kedi heykeli yapmadım. Her şeyin heykelini yapabilirim, kedinin de. Neden dokunamayacağım şeyler olsun ki? Şeftali mi bu? (Gülüyor)

Taş için dağ bayır dolaşır mısınız? Atölyenize taşıdığınız en büyük taş kaç kiloydu?

-Geziye gittiğim her yerde ilk sorduğum yer taş ocaklarıdır. Dağlarda taş için dolaşırım. Kamyonete iki ton çeşitli taş yükleyip geldiğim olmuştur. Bazen koparamayacağım taşlar o kadar etkiliyor ki, orada kalıp heykel yapmayı düşünüyorum.

Her heykelin bir müziği vardır

“1960’lardan bu yana değişmedim” diyorsunuz. Nedir değişmeyen?

-İnsanı küçümsememem, doğruluktan, sevgiden yana olmam, şavaşa karşı oluşum. Bunlar özümdeki değerler. Değişmedi, gelişti.

Heykel kafanızda tamamlanana kadar ek yaparmışsınız, anıt heykelleri de sürekli değiştiriyor musunuz?

-Kamuya malolmuş heykellere pek dokunmuyorum. Bazen küçük ekler yapıyorum. Ama mutlaka gider kontrol ederim, çevrelerine, temizliklerine bakarım.

Boşluğun heykelinizde önemli bir sorunsal olduğunu söylüyorsunuz. Boşluktan müzikte sessizliğin yarattığı güçlendirici karşıtlık duygusu gibi bir şey mi anlamalıyız?

-Her heykelin bir müziği vardır, kastettiğim boşluğu müzikte büyük bir gong sesiyle ifade edebilirim ancak. İki formu birbirine bağlayan pasaj gibi düşünebilirsiniz. Negatif formlar, kontrastlar heykele boyut kazandırır.

Zor ya da imkansız da olsa gerçekleştirmek istediğiniz hayal nedir?

-(Gülüyor) İstanbul Boğazı’nın çıkışına, mesela Kumkapı açıklarına dev bir Io heykeli yapmak. Platfom üzerinde dursun, arasından gemiler geçsin. Bir dağa dev bir Kibele heykeli yapmak isterim. Projesini Ankara’da hazırlamıştım, gerçekleşmedi. Dağı içine alan, içinde katlar bulunan, gezilebilen, altı ölümü, üstü hayatı ve yeniden doğuşu simgeleyen, başı rüzgarla ses veren, hatta kendi müziğini çalan bir heykel. Bunu yapayım, sonra başka heykel yapmasam da olur.

Çalışırken müzik dinler misiniz?

-Çalışırken çoğunlukla Klasik Batı Müziği dinlerim. TRT-3 açık olur bütün gün. Ravel, Bizet gibi bestecilere takmıştım bir zamanlar. Bir de Mozart’ın Requem’ine. Heykele çok uygun müzikler bunlar. Bazen de türkü dinlerim. Ney tutkum var. Bazen ney üflerim.

Yaklaşık bir yıldır İstanbul Levent’teki İş Kuleleri’nin önüne yerleştireceğiniz bu anıtla uğraşıyorsunuz. Sürprizi öldürmeden, ana hatlarıyla Nike projesinden bahsedebilir miyiz?

-Şehir hayatında heykelin önemli bir işlevi var, bu işlev İstanbul’da bilinmiyor. Dünyanın çağdaş kentlerinde heykellerle insanların kendilerini rahat hissedecekleri, sanatla bütünleşebilecekleri, rekreasyon alanları oluşturulur. Kavşaklara trafik polisi gibi yerleştirilen Atatürk heykelleriyle bu gereksinimi gideremezsiniz. 1.5 yıldır Nike projesi üzerinde çalışıyorum. Heykelimin iyi bir yere yerleştirilmesini istemiştim. İş Kuleleri’nin önündeki boş alan önerildi. Nike projesi ileri teknoloji ürünü üç kuleyi doğaya bağlama çabasıdır. Kulelerin Levent çevresindeki yeşillikle birleşeceği bir tasarım düşündüm. Rekreasyon alanı gibi kullanılsın, çalışanlar öğle tatillerinde kendilerini rahat hissetsin, heykel etrafında anıları olsun istedik.

(Serhan Yedig / Kasım 2002 / İş Müzik)

Linkler

Mehmet Aksoy’un kişisel web sayfası

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!