Sabahattin Kalender / 93 yıl, yokuş yukarı

0

Besteci, orkestra şefi, eğitimci Sabahattin Kalender, 100 yaşında… 1919’da İstanbul’da doğan besteci hayata Kemalettin Tuğcu romanlarının kahramanları gibi başlamış, talihsizlikler 93 yıl boyunca peşini bırakmamıştı. Hakları gasp edilmiş, entrikalarla engellenmiş, dışlanmıştı. Buna karşın Şostakoviç, Hindemith, Honegger gibi bestecilerden övgüler almış, operalar, orkestra eserleri bestelemişti. Operalarında yerli unsurları ön plana çıkaran Kalender, Türkçenin İtalyanca gibi melodik bir dil olduğunu savunuyordu.

2006 sonbaharında Lahey’deki evinden aramıştım. İşitme problemi yaşıyor, telefonda konuşmakta zorlanıyordu. Anılarını öğrenmek istemiştim. Şostakoviç hakkında yazı hazırlıyordum. 87 yaşındaki Sabahattin Kalender, bestecinin 1935’teki Türkiye ziyaretinin yakın tanıkları arasında hayatta kalan son kişiydi. 23 Mayıs 1935’te, Sovetskoye Iskusstvo gazetesinde Türkiye anılarını kaleme alan Şostakoviç onun hakkında şunları yazmıştı:

“Ankara’da 15 yaşındaki besteci Sabahattin’le tanıştım. Kendi piyano parçalarını icra eden Sabahattin’i diğer arkadaşlarımla beraber büyük ilgiyle dinledim.”

Aynı yazıda bestecilerimizden sadece Rey ve Alnar’ın adı anılıyordu… Besteci Türk basınında yayımlanan röportajlarda da bu isimlerle yetinmişti…

Aradan 71 yıl geçmesine karşın çok net hatırlıyordu Kalender karşılaşmayı. O tarihte Musiki Muallim Mektebi öğrencisiydi. Şostakoviç’in bulunduğu heyetin okulu ziyareti sırasında Polonyalı şan öğretmeni onu sahneye çıkarmıştı.

“Şostakoviç’in adını daha önce duymamıştık. Türkülerden uyarladığım bestelerimi piyanoyla çaldım. Hatta söyledim. Şostakoviç çok beğendiğini söyledi, alkışladı. Tercümanlığını yapan Gaffar Bey aracılığıyla beni Ankara Polas’a davet etti. Ankara’da kaldığı süre boyunca, hafta sonları hariç her sabah tercüman Gaffar Bey ile oteline gitttim. Alt katta plak kaydı yapılan bir büro vardı. Oradaki piyano başında yaklaşık iki saat kompozisyon çalışırdık. Ona diğer bestelerimi çaldım. Dinledi, bazı teknik bilgiler verdi. Uzun uzun müzik üzerine sohbetler ettik. Bu sohbetler ufkumu açtı, beni heveslendirdi. Sürekli ‘Çok yeteneklisin, seni Moskova Konservatuvarı’na aldıracaım, dünya çapında besteci olacaksın’ diyordu. Ayrılırken bakanlığa mektup yazacağını söyledi. Benim Rusya’ya gönderilmemi sağlayacaktı.”

Konuşmanın burasında aniden susunca heyecanla “Şostakoviç sözünde durdu mu” diye sormuştum. Buruk bir sesle cevaplamıştı: “Bu mektup sonraları başıma çok dert açtı. Okuldaki hocalarım, onlar varken Şostakoviç’in benimle ilgilenmesine kızmıştı. Ertesi yıl benzer daveti Hindemith’ten aldım. Ve başarıma karşın sınıfta kalmam sağlandı. Komünist mi olacaksın, deyip Moskova’ya göndermediler. Almanya daveti de öncelikle okulumu bitirmem istenerek engellendi.”

Kalender, anlattıklarının kendi kuruntusu olmadığını da bir tanıklıkla vurgulamak gereğini duymuştu: “Yıllar sonra Mithat Fenmen’le bu olayı konuşurken ‘Ellerinden ucuz kurtuldun’ demişti….”

Kayseri’den yürüyerek Ankara

Telefon görüşmemizde yetim mektebinde okuduğunu, Kayseri’den Ankara’ya yürüyerek gelip sınavlara girdiğini de söylemişti. Birbiri ardına sıraladığı anekdotlar o kadar sıra dışıydı ki, bir ay sonra Datça’daki yazlığında buluşmaya ve daha detaylı konuşmaya karar verdik. Fakat Palamutbükü’ne gittiğimde acil bir konu nedeniyle Lahey’e erken döndüğünü öğrenmiştim. Görüşmemizde İzmir Devlet Konservatuvarı’ndan Aylin Aydın’ın 1993’te kendisi hakkında yüksek lisans tezi hazırladığını, öncesinde çok uzun bir röportaj yaptığını da belirtmişti. Aydın’ı aradığımda ne ses kaydına ne de tezine ulaşabilmiştim.

Neyse ki 1999’da Ege Üniversitesi Türk Müziği Konservatuvarı’ndan Ahmet Utku doktora tezi için besteciyi Datça’daki evinde ziyaret etmiş, hayat öyküsünü kayda almıştı. 2012’de kabul edilen “Sabahattin Kalender ve Deli Dumrul Operası’ndaki Türk Halk Kültürü” başlıklı tezinde bu inanılmaz öyküyü de anlatıyordu.

Evet, Kalender’in Şostakoviç ile karşılaşması şans, fakat öncesi ve sonrası talihsizlikler zinciriydi…

Nüfus cüzdanındaki doğum hanesinde ve biyografilerinde “Taşlıca / Kosova, 1335” yazıyordu ama o 22 Haziran 1919’da (*) İstanbul’un Eyüp Sultan semtinde doğmuştu. Sokağını bile hatırlıyordu: “Selahi Mehmet Bey Sokak 11 Numara!” Varlıklı ailesi Balkan göçmeniydi. Babası Salih Bey savaşta hayatını kaybedince mirasına konmak isteyen kayınbiraderi muhtarın yardımıyla nüfus kayıtlarını değiştirmişti. Salih Bey ve evliliği buharlaşmış, eşi ölü ilan edilmiş, ortada kalan Sabahattin ise Kalender yurduna yerleştirilmişti. Okul çağı geldiğinde gönderildiği Adana’daki Darüleytam’dan hayatına yansıyan tek iz, kayıtlı bulunduğu nüfus kütüğüydü: Seyhan ilçesi, Çınarlı köyü… Okul kısa sürede kapanmış, kurumun Kayseri şubesine geçmek zorunda kalmıştı. Sürgün gittiği okulun yanıbaşındaki Talas Amerikan Koleji’nin derslerini izleyerek müzikle tanışmış, sessiz filmlere piyanoyla eşlik etme fırsatı çıktığında cesaretle kendini öne atmıştı. Bu sayede piyano dersini hak etmişti.

Mezuniyet sonrasını serüven filmi gibi anlatıyordu Kalender: İki arkadaşıyla yürümekten parçalanmış ayakkabılarıyla Ankara’ya varışlarını, yolda karşılaştıkları bekçinin kendisini erkek evlat hayal eden koltukçuya çırak olarak teslim edişini, ustasının Musiki Muallim Mektebi’nden iş almasını… Bir gün MMM’de ustasıyla çalışırken derslikte rastladığı piyanonun başına oturmasını, buna tanık öğretmenin sınavları haber vermesini… Ustasının beklenmedik ölçüde alicenap davranıp kendisine kefil olmasını, okula kabul edilmesini…

Yokuş yukarı koşu

Öğrencilik yılları da engelli koşu gibi geçmişti. Önce MMF, ardından 1939’da girdiği Ankara Devlet Konservatuvarı’nda… Ferhunde Erkin, Eduard Zuckmayer, Ulvi Cemal Erkin, Ferit Alnar, Adnan Saygun’la dersleri, asistanlığını yürüttüğü CSO şefi Ernst Praetorius’la çalışmaları sorunsuz geçse de Necil Kazım Akses’le karşılaşması hayatının önemli talihsizliklerinden biriydi. Kalender’in iddiasına göre, yurtdışına gitmesi defalarca Akses tarafından engellenecekti. Yine de yılmayıp şevkle çalışmaya devam etmişti…

1943’te piyano, kompozisyon ve orkestra şefliği bölümlerinden mezun oldu. Bir süre yurtdışına gönderilmek için beklediyse de umudunu kesip askere gitti. Dönüşte Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Avrupa Konkuru” açtığını duydu. Bülent Arel, Mithat Akaltan ve Akses’in gözde öğrencisi Nevit Kodallı ile sınava girip kazandı. 1946’da Fransa’ya gönderildi.

Filiz Ali’nin Bülent Arel, Evin İlyasoğlu’nın Nevit Kodallı biyografilerinden öğrendiğimize göre Kalender’in bu sınavı kazanması adeta engellenemez başarıydı. Çünkü Akses devreye girmiş, Alman akademisyenlerden oluşan jüriyi etkilemişti. Fransızca bilen ADK’nın parlak öğrencisi Bülent Arel’in elenip yerine Nevit Kodallı’nın gönderilmesini sağlamıştı. Zaten iki kompozisyon öğrencisine burs verilecekti. Ve Kalender sınavdan birinci çıkmıştı…

Esrarengiz bir ihbarla Marsilya vapuruna binerken durdurulmasına karşın hocasının devreye girmesiyle Fransa’ya gitmeyi başarmıştı Kodallı. Onunla birlikte eğitime başlayan Kalender, Arthur Honegger ve Darius Milhaud ile kompozisyon, Jean Fournet ve Charles Munch ile orkestra şefliği çalıştı. Bu dönemde Türkiye’den aldığı siparişlerle yazdığı eserleri hocası Honegger’e gösterdiğinde övgü aldı. Buna karşın beş yıl sonra aniden bursu kesildi, 1951’de hızla Türkiye’ye dönmek zorunda kaldı. Borç karşılığı rehin bıraktığı eşyalarını teslim almak Kodallı’ya düşmüştü.

Her yıl Fransa’ya uzman gönderip burslu öğrencilerin durumunu yerinde kontrol eden Talebe Müfettişliği, nedense beş yıl sonra Arthur Honegger’e mektup yazıp Kalender’in durumunu sorma ihtiyacı duymuştu… “O kadar çok öğrencim var ki, ismini hatırlamıyorum, beni bu işlerle meşgul etmeyin” cevabının bedelini Kalender ödemişti.

Zoraki bar piyanisti

Askerlik görevi öncesi ADK’da bir süre stajyer öğretmenlik yapmıştı Kalender. Türkiye’ye dönüşünde yine aynı göreve başvurdu. Cevap alamayınca iş bulmak için radyo müdürü Mesut Cemil’den yardım istedi. Sonunda ADK’nın ilk sınıflarına solfej öğretmenliği teklif edilince duruma isyan etti. Hayatını kazanmak amacıyla piyasada piyanistliğe başladı. O güne kadar engel olanlar bu fırsatı da değerlendirecekti. Kalender’in zoraki bar piyanistliğinden bahsedip müzik bilgisinin, yeteneğinin hafife alınmasını sağladılar.

Ve bir akşam Mersin Şehir Lokali’nin restoranında piyano çalarken Muhsin Ertuğrul ile karşılaştı. Dönemin operadan da sorumlu Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Ertuğrul “Senin burada işin yok, sabah bavulunu topla, doğru Ankara’ya gel” dedi.

Kalender’in ilk görevi İstanbul’da kurulacak operanın çekirdeğini oluşturmaktı. 1955’te Ankara Devlet Tiyatrosu ve Operası’nın orkestra şefliğine getirildi. Besteci en tanınmış operalarından Deli Dumrul’u da bu dönemde, 1958’de Muhsin Ertuğrul’un isteği üzerine yazdı. Fakat eser sahnelenmeden Ertuğrul yaş haddi nedeniyle emekli edildi. Yerine Necil Kazım Akses atandı. Kalender, sonrasını Ahmet Utku’ya şöyle anlatmış:

“Bundan sonra bana sormadan tek nota yazmayacaksın, orkestra şefi kontratını da düzelttiriyorum, korrepetitör yazdırıyorum, dedi…”

İki yıl sonra Akses’in müdürlüğü bittiğinde Kalender yine eski görevlerine döndü. Hatta 1962’de genel müzik yönetmenliğine getirildi. Aynı yıl yeni müdür Cüneyt Gökçer bir de opera ısmarladı ve rejisörlüğünü kendisi üstlendi. Nasrettin Hoca bu vesileyle yazıldı.

ADK’da uzun yıllar orkestra şefliği dersi verse de akademik unvanı doçentlikten öteye gidemeyecekti. Muhtemelen bu konuda da, kurumda yöneticiliğe getirilen öğrencileri kanalıyla, Akses’in rolü olmuştu.

Peki Akses’in öfkesi nereden kaynaklanıyordu? Kalender, 1993’te Ahmet Utku’ya gerekçesini anlatmıştı: Öğrencilik yıllarında Almanya’ya gidişi engellendiğinde öfkesinden arkadaşlarıyla şarap içmiş, yatılı okuduğu ADK’ya gece dönüşünde karşısına Akses çıkmıştı. Genç Kalender, öğretmeninden “Ne bu halin” sorusunu duyunca dayanamayıp içini dökmüştü: “Size kızdım. Neden beni Avrupa’ya yollamadınız? Sen hiçbir zaman kompozitör olamayacaksın. Ayrıca piyano çalmasını bilmedikten sonra hiçbir zaman ona yaklaşma!”

İlk iddiası isabetsiz olsa da ikincisinde haksız sayılmazdı.

Akses bu olayı hiç unutmayacaktı…

Kalender, 1973’te oğlunu ve kızını Türkiye’deki terör ortamından korumak amacıyla Hollanda’ya yerleşti. 1976’da Karagöz operasını tamamladı, 1999’da son operası Cem Sultan’ı besteledi. Vefatına kadar yaşamını Hollanda ve Datça’daki evlerinde geçirdi.

Hayata gülümseyerek baktı

Sabahattin Kalender hayatın zorluklarına mizahla karşı koymayı tercih etmişti. Yaşama neşeyle yaklaşmak gerektiğini savuyordu. Bu ilkesini eserlerine de yansıttı.

Bestecilik konusundaki hedefi çağdaş müzik birikimini özümseyip bu bilgiyi türkülere uygulayarak “Bartok’tan üstün Türk bestecisi olmak”tı. Hem Anadolu’nun kültürel zenginliğini sergilemek, hem de halka aşina olduğu ezgilerle çağdaş müziği tanıtmak istiyordu.

Daha konservatuvarın ikinci yılında senfoni yazmaya kalkacak kadar gözü pek olmasına karşın müziğin ve sanatın zirvesine operayı yerleştirmişti. Hatta ulusların gelişmişlik düzeylerini ölçmek için operalarına bakmak gerektiğini savunuyordu.

2003’te Gösteri dergisinden Hamdi Çağdaş’ın sorularını yanıtlarken, 60 yıllık şeflik deneyimine dayanarak iki konuya dikkat çekmişti. Devlet operaları repertuvarlarında Türk bestecilerine öncelik tanımalı. Türkçe, İtalyancadan sonra operaya en uygun, melodik dildir, daha çok Türkçe eser yazılmalı…

Kalender, muhtemelen ilk eseri 45 yıl çekmecede bekletildiği için dört opera yazmakla yetindi. 2002’de İzmir’de “Nasrettin Hoca”yı sahneleyen Devlet Operası rejisörlerinden Mehmet Ergüven bu tanışıklığın etkisiyle diğerlerini de üç büyük şehrin müzikseverleriyle buluşturmuştu. Bu deneyimle Ahmet Utku’nun doktora tezinde bestecinin eserlerini değerlendirirken, Deli Dumrul’u “Türk operasının kilometre taşı” olarak niteliyor. “Çok genel olarak söyleyecek olursak Sabahattin Hoca’nın orkestrasyon tekniği, bilgisi gerçekten çok başarılı. Sahnelenme açısından insanı tetikleyen bir eser. Çok ciddi bas ve tenor partileri var. Türk operalarında böyle keyifli, büyük partiler yok. Orkestra muhteşem. Ancak aynı değerlendirmeyi Nasreddin Hoca ve Cem Sultan için söylemek pek kolay değil” diyor. Ergüven’e göre, her iki eserin de librettosu ve dramaturjik kurgusu zayıf. Besteci Cem Sultan’ı tiyatro oyunu gibi düşünüp, çağdaş müzik akımlarının da etkisiyle melodik olmaktan kaçınmış. Karagöz operası ise çok kısa.

Orkestra şefi Serdar Yalçın da Deli Dumrul’u “Türk operasının başarılıları arasında” değerlendiriyor.

Sabahattin Kalender operaların yanı sıra orkestra için 11, şan ve orkestra için üç, oda müziği türünde beş, solo çalgılar için üç, koro için üç, şan ve piyano için bir, tiyatro için dokuz eser yazdı. Bir de film müziği besteledi. 71 Türk Bestecisi başlıklı kitabında bu eserleri listeleyen yazar Evin İlyasoğlu bestecinin müziğini değerlendirirken mizahi özelliğine dikkat çekiyor: “Acıklı çocukluk günlerine karşın, derin nükte taşıyan yapıtlar üretmiştir. Orkestralamada ve uyarlamalarında halk müziğinin yalınlığını ve coşkusunu korumaya özen göstermiştir.”

ADK’da ders verdiği günlerde Kalender’i yakından tanıma fırsatını bulan besteci ve öğretim üyesi Turgay Erdener de müzik tarihimizdeki yerini değerlendirirken “mizahi yaklaşımıyla bana yakın gelirdi, buna karşın yazısını güçlü bulmazdım” diyor.

Kalender’in 93 yıllık hayatının bilançosunu çıkarırken besteciliğinin yanı sıra orkestra şefliğine değinmekte yarar var. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en zor beğenen, en sivri dilli eleştirmeni Faruk Güvenç, 1960’larda bir köşe yazısında bu konuya değinmiş. Kendisinden beklenmeyecek kadar olumlu ve iddialı bir değerlendirme yapmış. Bu vesileyle birilerini taşlamış:

“Bence Sabahattin Kalender sıradan biri değil, bu şefe daha fazla fırsat vermeye mecburuz. Hem o zaman iyilerle kötüler arasındaki fark daha kolay çıkacaktır ortaya, hem de şarlatanların çanına ot tıkanacaktır.”

Gelelim bilançonun son kalemine: Öğretmenlik…

Toplam çizgisini çektiğimizde, yekunu en çok etkileyen unsur büyük ihtimalle Sabahattin Kalender’in yetiştirdiği öğrenciler olacaktır. Sadece ikisinin ismini anmakla yetinelim: İngiliz Kraliyet Filarmoni Orkestrası’ndan eser siparişi alan, eserleri seslendirilen, Sir Charles Mackerras, Leopold Stokowski gibi şeflerin geçtiği sehpaya çıkıp orkestrayı yöneten Ertuğ Korkmaz… Ve “Bana şef çubuğunu veren ilk kişi Sabahattin Kalender’dir” diyen Rengim Gökmen…

(*) Bir başka nüfus cüzdanında doğum tarihi 15 Nisan 1919 olarak belirtiliyor

(Serhan Yedig / Mayıs 2019 / Müzik Söyleşileri)

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!