İnci Yakar Birol / Müzikte eskiyle yeniyi savaştırmanın ya da bunlardan birini yasaklamanın yanlış olduğu kanısındayım

0

Piyanist, besteci ve akademisyen İnci Yakar Birol “Kendimi kısaca müzisyen olarak tanımlamayı tercih ederim” diyor. Ekliyor “Geçmişte bestecilik, icracılık gibi sınırlar yoktu. Örneğin Liszt bir yandan besteliyor, diğer yandan icra ediyor ve eğitmenlik yapıyordu. Ben de bunları yapabiliyor olmaktan memnunum.”

Piyano eğitimi almak amacıyla girdiğiniz MSGSÜ Devlet Konservatuvarı’nda hangi aşamada ve hangi gelişmeler sonucunda kompozisyon bölümüne yöneldiniz? Eğitiminizi çift dalda sürdürmek size neler kazandırdı?

– Öncelikle, okulda dört sesli bir koro kurma vizyonerliğini göstermiş ilkokul müzik öğretmenim Sn. Taylan Aktükün’ü anmak isterim. Bu koroda filizlenen istekle konservatuvara yöneldim. İlk enstrümanım viyolonseldi. O zamanlar solfej hocam İpek Mine Sonakın beni kompozisyon alanına yönlendirdi. Henüz 12- 13 yaşlarımdayken, ders sonlarında bana zaman ayırır küçük beste ödevleri verir ve beni çalıştırırdı. Çok değerli emekler bunlar. Diğer bir şansım da piyano hocam Arzu Temizer’dir. O da Mithat Fenmen ve İlhan Baran ile piyano ve kompozisyon okumuştu. Onun ilgi ve sevgisi benim piyanist olmama vesiledir. İyi öğretmenlerin, hayata nasıl etki edebildiğine dair örnekler.

Çift dalda eğitim sürdürmek oldukça yoğun bir çalışma ve disiplin gerektiren bir süreç ama çok da zenginleştirici. Müziği yapı taşlarıyla algılayabilmek, bir yandan icra ve ifade üzerinde üzerine düşünmek aslında bir gereklilik. Yalnızca enstrüman eğitimi alan öğrencilerde de bu gibi derslerin artırılması gerektiğini düşünüyorum. Ben de lisans düzeyinde “Piyanoda Armoni” adlı toplu bir ders veriyorum. Gerek bu derste, gerek piyano derslerimde, öğrencilerimde elimden geldiğince bu alanda ilgi uyandırmaya çalışıyorum.

Konservatuvarda merak uyandırıcı bir atmosferde yetiştim

Adnan Saygun‘un son öğrencilerini yetiştirdiği MSGSÜ Devlet Konservatuvarı’nda bestecinin ölümünden birkaç yıl sonra kompozisyon bölümüne girdiğinizde eğitim kadrosu, eğitim koşulları, hepsinden önemlisi ekoller ve dünyaya bakış açısından nasıl bir atmosferle karşılaştınız?

– Saygun ekolü onun öğrencileri aracılığıyla devam ediyordu ama sınıflar, hocalar arasında eğilim farklılıkları vardı.

Bu da doğal ve merak uyandırıcı birşey. Öğrenciler olarak yakın temas halindeydik. Bu farkları konuşur, paylaşırdık. Bu sebeple İlhan Usmanbaş‘ın analiz derslerine katıldığım olurdu. Kapıların diğer sınıfın öğrencilerine açık olması güzeldi.

O günün baskın eğilimi, bestede eskiye dönük küçük bir çağrışım hissedilse, onu pastiş olarak etiketlemek yönündeydi. Bu görüşle sorun yaşadığımı ve motivasyonumu azalttığını söyleyebilirim. Yeni ile eskiyi savaştırmanın ya da bunlardan birini yasaklamanın yanlış olduğunu düşünüyorum.

Saygun’un öğrencisi Babür Tongur sizin ses dünyanıza neler taşıdı?

– Geleneğe ve onun bir devamı olarak müzik yazmaya önem verirdi.

O yıllarda eğitim teori bölümü adı altında lisede başlıyordu. Yaşımız küçük olduğu için analizlerdeki eser seçimleri ve konuşmaları bizi etkilemiştir muhakkak.

Günün sonunda bestecinin kendini bulabilmesi kendi sorumluğu oluyor.

Almanya’da tamamen piyanoya odaklanmıştım

Almanya’da solistlik üzerine yüksek lisansınız sürecinde kompozisyon alanında da kendinizi geliştirme fırsatı buldunuz mu? Yurtdışı deneyimi bu açıdan size neler kazandırdı?

– Orada Prof. Thomas Duis ve o zamanlar sınıf asistanı olan Prof. Fedele Antonicelli ile çalıştım. Çok verimli çalışmalardı. Bu dönemde bütün konsantrasyonumu piyanoya verdim. Duis, ünlü pedagog Kammerling’in öğrencisi olmuş, Antonicelli ise Benedetto Lupo ile çalışmış. Önceki kuşaklarla olan bağı önemli bulduğum için bu isimleri de anmak isterim.

Bir yandan oda müziği derslerimde önemli bir oda müziği ustası Prof. E. Brunner ile çalışma şansı buldum. Dolayısıyla benim gecem, gündüzüm piyano olmuştu. Repertuarın derinliği ve derslerin renkliliği benim iştahımı çok kabartmış ve o dönemde müzik yazma isteğimin önüne geçmişti. Oysaki daha yeni Eczacıbaşı Ulusal Beste Yarışması’nda orkestra eserimle ödül almıştım.

Buna rağmen, benimle aynı dönemde Almanya’da bulunan piyanist Birsen Ulucan’ın ricası ile onun Londra’daki resitali için bir eser bestelediğimi hatırlıyorum. Benim bu durumumu gözlemleyip, beni beste yapmaya teşvik etmesi, henüz 20’li yaşlarımın başında olmama rağmen, kıymet verip eseri seslendirmesi çok incelikli bir davranıştı. Onunla olan tanışıklığımız ve müzikal paylaşımlarımız hızla, renkli bir dostluğa dönüştü.

Bestecilik, yorumculuk ve akademisyenlik gibi üç zorlu işi birlikte yüklenmek ve bunu sürdürmek sizin tercihiniz miydi yoksa koşulların dayattığı zorunluluk mu?

– Müzisyenlik diyerek, bu üç başlığı ayırmak yerine birleştirmeyi tercih ederim. Üçü de doğal olarak gelişen ve birbirini besleyen unsurlar oldu benim için. Bir müzisyen arkadaşımla konuşurken hatırlatmıştı ki, eskiden bestecilik, icracılık gibi sınırlar yoktu. Örneğin Liszt bir yandan besteliyor, diğer yandan icra ediyor ve eğitmenlik yapıyordu. Ben de bunları yapabiliyor olmaktan memnunum.

Öğretmenlik benim için hem bir borç, hem paylaşım, hem de öğrenmeye devam etme yolu. Piyano repertuarını öğrenmeye bir kaç ömür yetmez. Dersler esnasında, o güne kadar çalışmadığım eserlerin de derinine inme şansı yakalıyorum. Öğrencilerimin, benim müzikle olan ilişkime yakınen derste ve sahnede şahit olmaları, onlarda da bu bağın oluşmasını sağlıyor çoğunlukla. Gelişimlerini izlemek de güzel bir süreç.

Ancak şu da bir gerçek ki, akademisyen değilseniz, ülkemizde konser vererek yaşamak çok zor. Konser verme imkanlarının kısıtlılığı, salonların kapılarının yeni isimlere pek açık olmaması, düşük kaşeler, müzisyenlerin baş etmesi gereken gerçekler.

Besteci sıfatını kendim için sık kullanmak istemiyorum

Mesai saatlerinizde öğretmenliğin, evde anneliğin yükümlülükleriyle yaşarken solistlik ve bestecilik konusundaki önceliklerinizi nasıl belirliyorsunuz?

– Hepsi benim önceliğim. Müzisyen yetiştirirken, öğretmenlik mesai saatleriyle sınırlı kalmıyor, hep aklımın bir köşesindeler.

Oda müziği yapmak benim için çok ayrı bir öneme sahip. Paylaşım partnerleriniz de güçlü ise sonucu da çok verimli oluyor. Bu şansı Özcan Ulucan, İmge Tilif, Ulrich Mertin ve Gözde Yaşar ile Ensemble Appasionata olarak gerçekleştirdiğimiz konserlerde yakaladığım için çok mutluyum.

Konser sonrasında sahnede kızı Ada’yla

Bu yoğunluk içinde, beste konusunda çok düzenli çalışmadığımı söyleyebilirim. Bu sebeple, bestecilik sıfatını kendim için sık kullanarak, sürekli üretim içinde olan ve ömürlerini buna adayan bestecilere haksızlık etmek istemem.

Kızım Ada 8 yaşında. O da şu an değerli arkadaşım Yaprak Sandalcı’nın piyano öğrencisi. Konsere hazırlık dönemlerimde, enstrümanımla geçirdiğim zaman dilimi, ona ayırdığım zamandan daha çok oluyor. Ara sıra sitem ediyorsa da, beni çalışırken izlemesinin, dinlemesinin ona katkısı olduğunu düşünüyorum. İnsanın tutkusunu bulmanın ne demek olduğunu yavaş yavaş anlayacaktır. Umarım bu onun kendi hayatı için de önemli bir arayış olur.

Saygun’a vefa borcumu ödedim

İlk albümünüzü dünya repertuvarından virtüözite odaklı eserler ya da sadece kendi bestelerinizden oluşturmak yerine neden Saygun’un müziğini ele aldınız? 2022’den geçmişe baktığınızda, çağının bestecileri arasında değerlendirdiğinizde Saygun sizce neden önemli? Saygun olmasaydı Türkiye’nin klasik müzik birikiminde ne eksik kalırdı?

– Saygun’un vefatından 1 yıl sonra konservatuvara girdim. Eserlerinin yanı sıra, eğitimci ve teorisyen olarak yazdığı kitaplarla da tüm eğitim sistemine işlemişti Saygun. Solfejde Töresel Musiki, koroda Eski Uslupta Kantat, Yunus Emre Oratoryosu ve piyano eserlerini çalarak büyüdüm. Yunus Emre’yi seslendirirken tüylerim diken diken olurdu. Tüm bunların doğal bir sonucu ve bir vefa borcu diyebilirim.

Saygun sadece ülkemiz için değil, evrensel düzeyde özel bir besteci.

Bu alanda hem geleneğin başlangıcı ve hem de onu en ileri taşıyan isimlerden. Bir ekol yaratarak kendinden sonraki kuşakları etkilemiş, onlara yol açmış.Tüm bunlar, özellikle o tarihlerdeki genç bir Cumhuriyet için çok önemli kazanımlar.

1934 yılının diktatörle dolu, savaş tamtamlarının çalındığı, büyük bir küresel felaketin yaklaştığı distopik dünyasından günümüze seslenen İnci’nin Kitabı, 2022’nin otokratlar, virüsler ve savaş tehditleriyle dolu distopik dünyasındaki İnci’ye neler söylüyor?

– Düşündürücü bir soru.

Kolaylıkla umutsuzluğa kapılmanın mümkün olduğu bir gündemde insanın iyi yanını hatırlatıyor.

Savaş sonrası, harap olmuş, toparlanmaya çalışan bir ülkenin ilk gündemlerinden biri sanat olabilmişse her zaman umut var demektir.

O günün şartlarında bir konservatuvar kurmak, yetenekli ögrencileri devlet bursuyla Avrupa’ da okutmak müthiş bir öngörü. Bunun müfakatı da Adnan Saygun ve onun eserleri.

İnci’nin kitabı bu süreçlerin bir simgesi olsun.

Sadeliği ve inceliği suistimal etmeden yansıtmak istedim

Saygun’un aksak tartılara odaklanan solo piyano eserlerinin 1964’de 10 Prelüd ile başladığı 1976’daki 10 Taslak’a kadar sürdüğü düşünülürse besteci bu konu üzerine 12 yıl çalışmış ve Opus 38-45- 47 – 58 olmak üzere dört set eser bestelemiş. Siz albümünüzün eksenine opus 45’i yerleştirmişsiniz. Diğerlerinin arasından hangi özellikleriyle size cazip geldi? İcra yaklaşımınızı nasıl belirlediniz, zihninizde nasıl bir öyküleme oluşturdunuz?

– Saygun’un, Türk halk müziği araştırmalarını temel alarak kendi ses dünyasını yaratma sürecinde zaman içinde soyutlaştığını görüyoruz. Önce geleneği içselleştirmiş, sonra bu birikimi ritmik ve ezgisel açıdan parçalarına ayırarak yepyeni bir dil yaratmış. Prelüdlerde bunu net olarak duyabiliyoruz. Böylelikle albümde Saygun’un farklı dönemlerine ait üç eser ile besteciliğindeki değişimleri de biraz olsun örneklemek istedim.

Opus 25 Anadolu’dan serisinden “Meşeli”yi dinlerken Saygun’un öğrencisi Hasan Uçarsu’ya söylediklerini hatırladım. Şöyle diyor Saygun: “Ben Anadolu’da yetişen bir elma ağacıyım. Bu coğrafyanın toprağıyla, yağmuruyla beslendim, rüzgarından etkilendim. Fakat, meyvem bunlardan hiçbiri değil. Kendi başına bir varlık: Elma! Tadı, rengi, kokusu kendine özgü. Bu ağacı başka bir yere dikerseniz, meyvesinin tadı farklı olur.”

Bu “elma”yı sandığından çıkarıp bize en uygun ışığın altında sunmanın yollarını ararken yakından bakmak, üzerine düşünmek fırsatını buldunuz. Rengiyle, kokusuyla, biçimiyle zihninizde nasıl bir iz bıraktı, dinleyiciye sunarken hangi özelliklerini vurgulamayı seçtiniz?

– Saygun’un bu sözü, tam da bir önceki sorunuza cevabım üzerine çok anlamlı ve açıklayıcı oldu.

İnci’nin kitabı ile tanışıklığım çocukluğuma uzanıyor ve her zaman çok özel olduğunu düşündüğüm bir eser. Sadeliği ve inceliği “suistimal” etmeden yansıtmak, bunları korumak önemliydi benim için.

Anadolu’dan, ezgi ve ritimleri iliklerimizde üç halk dansı. Bu karakteristik dansları, kimi zaman karmaşıklaşan müzikal yapısına rağmen dans olarak hissettirmek, Zeybek’ te dizin yere vuruşu, Halay’ daki davul sesleri gibi çağrışımları ortaya çıkarmak istedim.

Prelüdler ise eskiye güçlü bir şekilde bağlı ama bir yandan yeni ve özgün bir dile sahip. Şimdi tekrar çalsam yeni şeyler keşfedebileceğime eminim. O sebeple her çalışta yeni bir şeyler denemeye açık bir yanı olduğunu düşünerek, kayıt esnasında dahi arayış halinde kalarak çalmaya gayret ettim.

Eserimi ABD’de seslendirme daveti aldım

Saygun’a ithafen yazdığınız “Sesli Kitap” okyanusu aşıp Güney Amerika’ya nasıl ulaştı ve Sonus Uluslararası Müzik Festivalinde Arjantin’in Saygun’u Carlos Guastavinonun müziğine karıştı? Kazandığınız ödül önünüzde ne gibi ufuklar açtı?

– Tamamen tesadüf eseri gelişti süreç. Ben “Sesli Kitap” ı yazmayı bitirmiştim. Sosyal medyada Arjantin’li bir arkadaşımın bu yarışmanın tanıtımını paylaştığını gördüm.

Yarışmada istenen kriterler benim eserimi tarif ediyordu. Ben de madem öyle, bana sadece göndermek kalıyor diye düşünerek, biraz da kendimi zorlayarak katıldım. Yarışma fikrine biraz mesafeliyim aslında. Ama samimiyetle bestelenmiş bir müziğin, dünyanın herhangi bir yerinde, bambaşka kültürlerde de anlam bulması güzel bir duygu. Geçenlerde, bu yıl gerçekleşecek Sonus Uluslararası Müzik Festivali kapsamında, eserimi benim seslendirmem üzerine festival direktöründen bir davet aldım. Mümkün olursa, festival kapsamında Washington DC’deki Latin American  Music Center’da yapılacak konsere katılmayı arzu ediyorum.

“Saygun’a Saygı” albümünün repertuvar çalışması ve kayıt süreci size geleceğe yönelik ne gibi ilhamlar verdi?

– Öncelikle Emin Germen gibi bir Tonmeister ile tanışmış oldum. İşindeki titizliğinin yanısıra, mizacı ve zaman yönetimi ile beni kayıt esnasında çok rahat hissettirdi.

Ayrıca ÇAĞSAV’a da bu projeyi gerçekleştirme olanağı sunduğu için teşekkür ederim. Aksi halde bunu gerçekleştirmem çok daha zor olurdu.

Amaç iyiyse ve bunun için yeterli emek verilirse, bunu görüp kucak açan, takdir edenler oluyor. Bu süreç buna inancımı pekiştirmiş ve gelecekteki çalışmalarım için hız vermiş oldu.

Bir süre Debussy’nin Prelüdler’iyleyim

2022’de gündeminizde neler var? Konser repertuvarınızı hangi yönde genişletiyorsunuz, neler yazıyorsunuz, hangi eserleri kaydetmeyi hayal ediyorsunuz ya da planlıyorsunuz?

– Şubat ayında Debussy’nin Prelüdler’iyle bir resitalim oldu. Çok etkileyici eserler. Üzerinde bir süre daha çalışmayı düşünüyorum. Önümüzdeki aylarda planlanmış konserlerin repertuarları var elimde. Geçen yıl genç bir oda orkestrası olan Sillage Ensemble ile Bach’ın Sol minör konçerto’sunu seslendirdik. Bu yıl da Fa minör konçerto’sunu seslendireceğiz. O kadar güzel müzikler ki. Her yıl bir konçertosunu öğrenmekten kendimi alamayabilirim. Oda müziği için aklımda öğrenmek istediğim bir çok eser var. Beste konusunda hayat sanki çok uzunmuş gibi davranabiliyorum. Burdan, sonrası için kendime bir not düşmüş olayım. Yeni bir albüm için ise için yolum uzun.

(Serhan Yedig / 25 Mart 2022 / Müzik Söyleşileri)

Share.

Leave A Reply

1 × four =

error: Content is protected !!