Hasan Ferit Alnar / Viyana Senfoni’nin kemancısı beğenmedi, konçertomun son bölümünü tekrar yazdım

0

Türk Beşleri’nden besteci ve orkestra şefi Hasan Ferit Alnar, 1975’te, ölümünden 3 yıl önce TRT kameralarının karşısına geçti. Kaynak Gültekin’in hazırladığı “Sanatçının Dünyası” programında 69 yıllık yaşamını 32 dakikaya sığdırdı. Müzik tarihimiz açısından pek çok önemli bilgi içeren röportaj tam 40 yıl arşivlerde kaldıktan sonra kanuncu Tahir Aydoğdu’nun eline geçti. Artık You Tube’de izlenebiliyor.

11 Mart 1906 pazar günü İstanbul’un Saraçhane semtinde doğdum. Altı ay sonra Samatya Yanarlı Kapı Caddesi’ndeki aile vakfı olan evimize gittik. Çocukluğum orada geçti.
Beş yaşındayken müzik ve matematiğe olan istidadım meydana çıktı. Amcam beni öğrencisi olduğu Yüksek Mühendis Okulu’na götürürdü. Arkadaşlarının sorduğu aritmetik problemlerini çözerdim. İki yıl sonra kahve ve meydanlarda, Donanma Cemiyeti’ne yardım toplamak amacıyla yüksek sesle ulusal şiirler söylemeye başladım. Bir gün şiir okuyuşumdan çok heyecanlanan bir polis memuru, bir Reşat Altını’nı lokumla alnıma yapıştırmak suretiyle hediye etti.

16 yaşında, Şehzadebaşı’nda kısa pantolonla orkestra yönettim

1914’te Birinci Büyük Harp çıkınca ailem beni yabancı dil öğrenmem için İttihat Terakki Mektebi’nden alıp, Yedikule’deki Alman Okulu’na (İstanbul Sultanisi/Lisesi) verdi. Evde annem kanun, amcam ut çalardı. Böylece küçük yaştan itibaren kulağım Türk Müziği’yle doluyor, diğer yandan Alman Mektebi’nin her hafta sonunda üç sesli çocuk korosunda söyleyerek çoksesli müzik terbiyesi almış oluyordum.
Keman öğrenmek istedim. Amcam derslerine engel olur, dedi. 10 yaşındayken evdeki kanunun tellerinin yanında nota isimlerinin yazılı olduğunu gördüm. Bir arkadaşımdan “Ordumuz Etti Yemin Marşı”nın sadece nota isimlerini yazmasını istedim. Bununla sesleri arayarak, zaten melodi ve ritimler ezberimde olduğu için, adı geçen marşı çalmaya başladım. Birkaç parça daha çıkardım. Sonra, beni her hafta meşk için evimize gelen Kanuni Vitari Efendi’ye dinlettiler. Ders vermeye başladı. Dört ay sonra “sana öğreteceğim hiçbir şey kalmadı” dedi.
13 yaşındayken bir tahir buselik longa besteledim. Bu ilk eserimdi. Üç yıl sonra da “Kelebek Zabit” adlı bir opereti tek sesli olarak besteledim. Temsili Şehzadebaşı’nda Millet Tiyatrosu’nda kısa pantolon ve değnekle yönettim. Bundan sonra çok eserler sırada geliyor. Çünkü Hüseyin Saadettin Arel’den armoni dersleri almaya başlamıştım. Bu arada Arel’in köşkünde ilk defa Bach ve Beethoven’i dinleyince büyük bir aşağılık duygusuna kapıldım, fakat umudumu kaybetmedim. Daha uzun seneler çalışmak lazım geldiğini anladım. Arel bir yıl sonra İzmir’e gidince, çoksesli müzik yazı tekniğini öğrenmeye devam etmek üzere Edgar Manas’tan üç sene armoni, kontrpuan, füg ve piyano dersleri aldım. 1922’de Kanuni Ama Nazım ölmüştü. Yapılan teklif üzerine Darüttalimi Musiki, yani Müziköğretimevi Heyeti’ne Nazım’ın yerine girdim. Küçüksu, Çubuklu, Moda Kıraathanesi’nde çalırdık. İki kez İzmir’e iki kez Kahire’ye konser vermeye gittik. Bu sıralarda 10 saz semaisi bestelemiştim.

Viyanalı rektörün iltifatı

Berlin’de 1926-27 yıllarında plaklar doldurduk. İstanbul Lisesi’nin 10’uncu sınıfından sınavla Güzel Sanatlar Akademisi’nin Mimarlık Bölümü’ne girmiş, beş yıllık öğretimden sonra Türk Mimarisi’nden başka tüm derslerin sınavlarını kazanmıştım. Bu yıllarda vokal ve piyano fügleri, keman ve piyano için sözsüz romans gibi eserlerimi besteledim. Asıl mesleğimin müzik olduğunu çoktan anlamıştım. Babam ve amcamın müsaadelerini ve geçinmemi temin edecek maddi yardımlarını sağladım. Annem ve kardeşimle Viyana’ya gittik. 1927 yazında Profesör (Joseph) Marks’ın isteği üzerine, daha birçok füg besteledikten sonra, akademinin kompozisyon 1, yani beşinci sınıfına imtihanla girdim. İmtihan sırasında, rektör Franz Schreker, Marks’a “Siz söylemesiydiniz, İstanbul’da bu kadar iyi bir müzik yazı tekniği öğrenilebileceğine inanmazdım” demişti. Bundan iki yıl sonra, 1929’da, Viyana Müzik (ve Temsil) Akademisi’ni, lisesini (besteci röportajda akademi sözcüğünü düzeltirmiş gibi bir tonlamayla lise sözcüğünü kullanıyor) bitirip olgunluk diploması aldım. Altı sömestr kompozisyon, dördü orkestra şefliği bölümünde olmak üzere Viyana Yüksek Müzik Okulu’nda üç yıl çalıştım. 1932’de her iki bölümden birden birer diploma aldım. Bu öğrenim yıllarında bestelediğim eserlerden “Keman Ve Piyano İçin Süit”, Trio Fantezi, İki Piyano Etüdü gibileri Türk Elçiliği’nde ve konser salonunda çalınmıştır. Bu aradaki önemli olay şudur, 1931-32 kışının sömestre tatilinde İstanbul’a geldim. Beni Paris’te müziğini bestelediğim ilk Türk sesli filmi İstanbul Sokakları’ndan tanıyan Muhsin Ertuğrul, bir operet bestelememi teklif etti. Bunun üzerine Galip Arcan’ın adapte ettiği Yalova Türküsü adlı vodvilin müziğini besteledim. Orkestrasyonunu ve provalarını yaptım. Bütün bu işler 48 günde bitti. Bedia Muvahhit, Neyyire Neyir, Hazım Körmükçü, Vasfi Rıza Zobu, Muammer Karaca, Behzat (Butak) ve Halide Pişkin başrollerdeydiler. O zamanki İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ın daveti üzerine galaya gelen Atatürk temsili sonuna kadar izledi. Temsilin sonunda Atatürk benim hakkımda “Çok alaka ve himayeye değer bir genç. Demek bizde orkestra şefi de yetişti” diye iltifatta bulunmuştu.
Tahsilimi tamamlayıp yurda döndükten sonra İstanbul Şehir Tiyatrosu Müzik Şefliği ve Belediye Konservatuvarı’nda müzik tarihi ve armoni öğretmenliğine atandım. Bu görevlerde bulunduğum dört yıl içinde “Sarızeybek Opereti”, Oyun havaları, sekiz piyano parçası, “Prelüd ve İki Dans”ı yazmıştım.

Viyana Senfoni, 1935’te eserimi seslendirdi

1935 yılında Cemal Reşit Rey’le beraber Viyana’ya davet edildik. Prelüd ve iki Dans’ın profesör Oswald Kabasta yönetimindeki Viyana Senfoni Orkestrası tarafından çok güzel icra edilmesi üzerine Universal Edisyon derhal eseri basmaya talip oldu. O zaman kompozisyon profesörüm Joseph Marks’a ne kadar şükran borçlu olduğumu anladım. Çünkü bana daha derslere başlamadan önce, “Siz ulusal bir kompozitör olarak yetişeceksiniz. Bu yolda yürürken kişiliğinizi Batı müziği stillerinin etkisine düşmeden oluşturmak için çaba gösteriniz” demişti.
1936’da Ankara’ya davet edildim. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ikinci şefliği ve Ankara Devlet Konservatuvarı kompozisyon öğretmenliğine atandım. 8 ay sonra birinci şef (Ernst) Preatorius hastalanınca dönemin Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan hafta konserini benim yönetmemi istedi. Orkestra provalara canla başla sarıldı. Pazar günü öğleden sonra konsere çıktığım anda, bir Türk şefin idare etmesinden çok memnun olan seyirciler yoğun bir alkışa başladı. Döndüm ve teşekkür ettim. Fakat alkışlar o kadar uzun sürdü ki ancak 9 kez halkı selamlayıp teşekkür ettikten sonra sonra konsere başlayabildim. Hayatımın en mutlu günlerinden biridir. Hatırladıkça gözyaşlarımı zor tutarım. İki yıl sonra, 1938’de Ankara Radyosu’nu, ilk binasının büyük salonunda bir orkestra konseri yöneterek yayına açtım. 1940’da Carl Ebert’in sahneye koyduğu Tosca’nın ikinci perdesini yöneterek opera şefliğine de başladım. 1941’de Butterfly Operası’nı ilk Türkçe sözlü büyük opera temsili olarak yönettim. 1942’de Fidello, 1943’de  Satılmış Nişanlı, 1944’te Figaro’nun Düğünü, 1945’te La Bohem, 1946’da Maskeli Balo Operası’nı yöneterek operanın kuruluşunda, müzik işlerinin başında bulunmuş oldum.
1942’de büyük çellist David Zirkin’in arzusu üzerine, kendisine ithaf ettiğim Viyolonsel Konçertosu’nu bestelemiştim. 9 Ocak 1943’te Zirkin’in konçertomun ilk icrası üzerine umduğumdan çok fazla takdir kazandık. 1946 Ağustosu’nda Atina’ya davet edildim. Herodes Atticus Açıkhava Tiyatrosu’nda açık hava konseri yönettim. Büyük başarıyla sonuçlandı.

Ankara’da tek şef bendim

1946’da CSO’nun birinci şefi Ernst Praetorius ölünce Ankara’da ben tek orkestra şefi olarak kaldım. Bu seneler benim için çok yorucu geçti. Yılda 15 kadar halk konserini, 80’den fazla radyo konserini ve bütün opera temsillerini yönetiyordum. 1948’de Ankara Devlet Operası’nı Carmen ile açtım. Bir yıl sonra, zaten kadrosuz çalıştığım opera şefliğinden ayrıldım. 1953’te, o zamanki Milli Eğitim Bakanı, orkestranın idare işlerinin beş kişilik bir kurul tarafından yapılması yolunda karar alınca, kendisine gittim. Konservatuvarda orkestra şefliği bölümü öğretmenliğine naklimi istedim. Dileğim kabul edildi. Bundan sonraki iki yıl içinde, 1953-54’te, CSO’nun operada verilen halk konserlerini, Dil Tarih Fakültesi’ndeki öğrenci konserlerini, şef (Robert) Lawrence gelene kadar fahri olarak yönettim. 1955’te Muhsin Ertuğrul beni operanın genel müzik müdürlüğüne getirdi. Aynı yılın yazında orkestraya lazım olan yabancı üyeleri angaje etmek üzere Avrupa’ya gönderildim. Bu müzisyenlerinden üç tanesini Bayreuth Festival Orkestrası’ndan seçmiştim. Richard Wagner’in torunu, Bayreuth Tiyatrosu Başrejisörü Wieland Wagner’le görüştüm. Kendisine “Dedenizin bir operasını sahneye koymak üzere Ankara’ya gelir misiniz” diye sordum. “Niçin olmasın” diye cevap verdi. Fakat bizdeki bütçe ve zaman zorluğu, onun erken vefatı (1966’da, 49 yaşında öldü) buna imkan vermedi. Opera Genel Müzik Müdürlüğü’nde kaldığım beş yıl içinde, Maskele Balo, Palyaço, Rigoletto, La Traviata, Aida, Turandot, Saraydan Kız Kaçırma ve diğer operaları yeni ve uzun müzik çalışmaları yaparak hazırladıktan sonra yönettim. 1959’da Turandot ve Butterfly operalarında Turrini, Mantovani, Ludovic, Ratzoni ve Raymondi gibi opera artistleri başrolleri aldılar. 1958’de iki haftada bir İstanbul’a giderek, yanan Şehir Tiyatrosu binasında opera temsilleri verdik. İstanbul’da operamıza gösterilen içtenlik dolusu ilgi büyük yorgunluklarımızı fazlasıyla gideriyordu.

Jübilem en mutlu günlerimdendir

1961’de idari selaheti ve maddi karşılığına nispetle sorumluluğu orkestra şefliği için çok ağır basan devlet memurluğundan kendi arzumla emekli oldum. Bundan sonra Viyana’ya giderek, 2,5 sene eşimin evinde kaldık. Ara yerde konuk şef olarak Ankara’ya davet edildim. CSO’yla iki konser verdim. Bunlardan birinde Viyolonsel Konçerto’mu solist Nusret Kayar ikinci kez çaldı.
1963’te tekrar yurda döndüm. Konuk şef olarak 1970’e kadar Devlet Operası’nda birçok temsili ve senfoni orkestrası salonunda konserler yönettim.
48 opus sayılı eserim vardır. 17 Nisan 1970’de konser salonunda jübilem yapıldı. Jübile programında yalnız benim bestelerim vardı. Ve ilk kez bir konser salonunda Kanun Konçerto’mu çaldım. 700 kişilik salonda, çoğu ayakta olmak üzere 1500 kadar dinleyici bulunuyordu. Belki de bunun etkisiyle, alkışlar olağanüstü yoğunluk ve uzunluğa eriştiği için bir kez daha en mutlu günlerimden birini yaşadım.
Yurtdışında çeşitli ülkelerde yönettiğim konserlerde daima hem şef hem de kompozitör olarak büyük bir başarı ve sempati topladım. 30 yıllık şeflik hayatımda aşağı yukarı 200 operet, 1000 konser ve 400 opera temsili yönettim. 1950 yılından bu yana tiyatro temsilleri için yazdığım sahne müzikleri, “Prelüd ve Füg”, “Keman, Viyolonsel ve Piyano için Trio”, “Çoksesli Koro için 10 Halk Türküsü”,  “Yunus Emre Süiti” belli başlı eserlerimi temsil eder.
Şu anda Cumhuriyet’in 50’nci Yıldönümü için vokali de olan senfonik bir eser yazmaktayım.
(Röportaj deşifresi: Serhan Yedig)

 

Konçerto için gereken ilham Konya’da Mevlana’ya duayla geldi

Yaylı sazlar eşliyle çalınmak üzere yazdığım Kanun Konçertosu’nun uzun seneleri kaplayan bir oluşumu var. Buna 1946 senesinde, Roma’da başlamıştım. Ankara’ya dönünce, oldukça kısa bir zamanda ikinci ve birinci bölümleri bitirdim. Üçüncü bölümü ancak üç sene sonra yazabildim.
Bu şekliyle Viyana’da, Viyana Senfoni Orkestrası’yla (1957) yaptığım iki konserden birisinde, ilk defa olarak radyo yayını için çaldım. Konçerto çok alaka gördü. Fakat provalarda ikinci kemancılardan birisi, eserin en güzel bölümünün ikincisi olduğunu söylemişti. Bu yorum beni derhal düşündürdü. Son kısmın kafi derecede etkili olmadığı kanaatine vardım. Ve bu eseri yeniden bestelemek isterdim. Rondo formunda, çalışı hızlı tesir eden bir bölüm tasarladım. Yazdığım bölümün başı beni memnun etti. Fakat röfrene (refrain) gelince, ne yapsam bir türlü beğenmiyordum. Devam edeyim dedim… Ondan sonra ikinci sefer çaldım. O da hoşuma gitti. Lakin röfren güzel olmadığı için eser bir türlü tamamlanamıyordu. 1958’de, dinlenmek üzere eşimle birlikte üç günlüğüne Konya’ya gittim. Mevlana’yı ziyaret ederken “Ey ulu ruh içimde büyük bir huzur var, ne olur bu halim devam etsin” dileğinde bulundum. Sonra camiye gidip aynı şey için dua ettim. Ankara’ya döndüğümde aklıma Kanun Konçertosu geldi. Piyanonun başına geldim ve röfren aramaya başladım. Birkaç şey tecrübe ettikten sonra, parmaklarıma bir melodi geliverdi. Eşim hemen “bu çok güzel” dedi. Ben de artık meseleyi hallettim, diye sevinmiştim. Fakat hafızama güvenmek hatasını işledim ve notasını yazmadım. Ertesi sabah kalkınca piyanonun başına geçtim, başını hatırlıyordum, gerisini unutmuştum. Eşim araya girdi “Üzülme, nasıl olsa bulursun” dedi. Ve hakikaten iki saat uğraştıktan sonra geceki ilhamı yakaladım. Bunun üzerine piyanoda dört gün içinde, son kısmı sanki baştan sonra yazılmış gibi bir sehli müddeni halinde bitirdim. Bu haliyle, yani son şekliyle konçertoyu ilk kez Avusturya Sefareti’ndeki bir konserde ve sonra da evimizdeki bir kokteylde çaldım.

MELİH CEVDET ANDAY
Çok güzel bir yapıt

Geçen hafta salı günü öğleyin TRT 3’te Ferit Alnar’ın Kanun Konçertosu’nu dinledim ilgi ile ve birçok bakımdan ilginç buldum. Bir müzik yapıtı nasıl dinlenir? Özellikle çoksesli müzik için bunu öğrenmek gerekir. İlk yapılacak olan, işi sadece kulağa bırakmamaktır; başka bir deyişle, ezgi ile melodi ile yetinmemektir. Çoksesli müzik akılla dinlenen bir müziktir; akıl, müziksel yapıtın yapısını anlamaya yönelik olmalıdır. Melodi, müziğin yüzeysel görünüşüdür; asıl önem verilmesi gereken armoni için ise “melodinin giysisi” deyimi kullanılır.
Buraya değin yazdıklarımdan melodiyi küçümsediğim anlamı çıkarılmasın; melodi, müziğin temel özelliği olmuştur ve kulağımız armoniden çok melodiye yatkındır. Bizim eski bir hastalığımız olan entelektüalite eksikliği toplumu armoniden yoksun bırakmıştır.
Alnar’ın konçertosu (konçerto denmesinden de anlaşılacağı üzere) çoksesli, demek armonik yapıda bir müziktir. Ama araya bir alaturka çalgının katılması (hem de baş olarak katılması) aşağı yukarı altmış yıllık müzik yaşantımıza yöneltiyor aklımızı.
Biz Tanzimat’tan kalma bir korku ile tam Batılı olmaktan her zaman çekinmiş, geri durmuşuzdur. Bunda Ziya Gökalp’in de etkisi büyüktür. Kendimiz olmaktan çıkma korkusudur bu. Teksesli müzikten yana olanların “Türk Sanat Müziği” adında direnmeleri bir korkutmayı gösterir. Burada elbet sormamız gerekiyor: Armoni, Türk’ün düşmanı mıdır?
Armoni müziğine yönelmemizi yaratıcılıkları ile sağlayan sanatçılarımız da, hep o korkudan ötürü, melodiyi bizden kılmakta özenli davranmışlardır. Formülün çok basit olduğu anlaşılıyordu: Melodi bizden, armoni gâvurlardan. İşte Kanun Konçertosu bu anlayışla yaratılmış, çok güzel bir yapıt. Bir peşrevi armonize etmiş Alnar. Belki de dünya müzik sanatı için bir yeniliktir. Çünkü bizden başka peşrev bilen yoktur dünyada.
Ama peşrev neden Türk olsun, bunu anlayamıyorum. Benim için evrensel olan her şey Türktür de. Armoni için böyle düşünüyorum. Armoninin gâvurluğunu aklım almıyor. Ah bu bizim sentez düşkünlüğümüz.
Nedir armoni?
Müzik Ansiklopedisinden alıyorum: “Önümüze konan yazılı nota sayfasından, bestecinin kombinasyonlarını iki şekilde analiz etmek mümkündür: Yatay ve dikey. Eğer kavrayış açımızı sadece bir yöne uygularsak, notaları üst üste getirilmiş ses ya da ton tabakaları olarak görürüz.”
Bu tabloda yatay çizgi melodiyi, dikey çizgi armoniyi gösterir. Armoni, çeşitli çalgıların çıkardığı başka başka fakat uyumlu seslerden oluşur. Çokseslilik buradan kaynaklanıyor. Demek teksesli müzikte armoni yok gibidir; bütün çalgılar aynı melodiyi çalar.
Ferit Alnar’ın yapıtında orkestra ile konunun uyumu çok başarılı idi.
Bir besteci, yaratırken her türlü melodiden yararlanabilir.
Benim, yeni çoksesli müziğimizde tanıdık eski ezgilerle karşılaşmaktan pek hoşlanmadığımı bilen eşim, “Batılı bestecilerin hangi eski ezgileri kullandıklarını biliyor muyuz?” diye sordu.
Haklıydı.
Teksesli müziği yazgımız sayanlar yanılıyorlar. Ferit Alnar bunun tanıtıdır.
(27 Temmuz 1993)

Linkler

Sanatçının Dünyası programı

Biyografisi

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!