Halil Can / Türk musikisinin 18 önemli koleksiyonu işte böyle tarumar edildi

0

Emekli askeri eczacı, neyzen, Mevlevi, müzik koleksiyoneri Halil Can, Etem Üngör’e göre “Geleneksel Türk musikisi repertuarı konusunda memleketimizin bir numaralı uzmanı”ydı. Üngör, 1966’da Can ile repertuvar konusunda üç saatlik söyleşi yapmış ve metnini Musiki dergisinde dizi röportaj olarak üç sayıda yayımlamıştı. 1973’te 67 yaşında hayata veda eden Can bu koleksiyonların akıbetini anlatmıştı.

Üstadım, bize kısa biyografinizi anlatır mısınız?
-1905’te Üsküdar’ın İhsaniye Mahallesi’nde, Yalıboyu semtinde dünyaya gelmişim. Babam bahriye kuvvet (kolağası) kâtiplerinden Şükrü Efendi. Annem Makbule Hanım. Rüsum Paşa İlkokuluna, dört yaşında, dört aylık, dört günlük (o zamanki âdete göre) iken başladım. O mekteple ne kadar okuduğumu pek hatırlanıyorum ama o arada beş sınıflı Numune İptidai mektepleri açıldı. Sonra gene semtimizdeki Selim Salis Numune Mektebi’ne geçtim. Orayı bitirdikten sonra Üsküdar Sultanisi’ ne girdim ve altıncı sınıfı, yedinci sınıfı, nihayet sekizinci sınıfta da iki ay okudum. O zamanın Milli Eğitim Bakanlığı’nın kabul ettiği bir usule göre de bugünkü üniversite dediğimiz Darülfünun’a müsabaka imtihanı ile 245 kişi içinde 10’uncu girdim. O zaman Tıp Medresesi’ne bağlı Eczacı Mektebi’nden 7 Temmuz 1925’te 10’unculukla diploma aldım. Bir sene sonra silâh altına alındım. Askerliğimin sonuna doğru Milli Savunma Bakanlığı’ndan gelen tamim üzerine kadrolu oldum. Çeşitli hizmetlerde bulundum. Yarbay rütbesine kadar yükseldim. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, yani 1939 17 Eylülü’nde Milli Savunma Bakanlığı İkmal Şubesi’nin müdür yardımcılığına tayin edildim. Oradan teftiş heyeti başkanlığına getirildim. En son vazifem odur. Yarbaylıktan 1948 yılında istifa ederek ayrıldım.

Mistik atmosferde büyüdüm

Çocukluğumda evimiz mistik bir atmosfere sahipti. Yani dünyaya gözümü açtığımdan itibaren dini musikinin içinde büyüdüm. Şimdi aklıma şöyle bir şey geliyor. Aynı zamanda kudretli, kıymetli mühim bir musikişinas olan Selim-i Salis hazretlerinin ismini taşıdığı mektebe gidişimde de bir gizli hikmet hissetmekteyim.
Henüz 14—15 yaşlarına gelmiştim ki bir gün Galata Mevlevihanesi’ne gittim. Orada o günkü Mevlevi mukabelesinde bulundum. Heyecandan o kadar terlemişim ki ter ceketimin dışına çıkmış. Ney sesi bana o kadar derinliğine tesir yapmış ki, yanımdaki çocukluk arkadaşım Mustafa’ya “Ben bu ney denen marifeti muhakkak öğreneceğim. Gel bakalım bunu çalanlar kimlerdir” dedim. Sora sora neyzenbaşı odasını bulduk. Selâm verip içeriye girdik, içeride bir alay sikkeli, sakallı ihtiyar adam vardı. Ben neyzenbaşı olarak onlardan birini tahayyül ediyordum. Onlara “Efendim, neyzenbaşı hazretleri ile görüşmek istiyorum” dediğim zaman gayet genççe, bıyıklı, başında sikke yerine fes bulunan, sakalsız, tatlı temiz yüzlü (kıymetli hocam Emin Efendi) bir zat cevap verdi. “Benim, ne istiyorsun oğlum” dedi. Ney öğrenmek istediğimi söyledim. Beni bir süzdü “Pek öğreneceğe benzemezsin” dedi. Nedenini sordum. “Bak, vereyim de sesi çıkarsa öğren” dedi. Hakikaten neyi ilk ağzına alanda ses vermez. Ne hikmetse, verilen neyden ilk üfleyişimde ses çıkıvermesi üzerine “Haaa… öğrenirsin” dedi. Artık bundan sonra benim o günkü zevkime, neşeme, sevincime ölçü yoktu.
Ertesi cuma Galata Mevlevihanesi’nde derse başladım. Hocam Emin Efendi bana bir ney vererek dem üflemekle derse başladık. Eskiden dergâhlarda neye başlayanlar 300 dem üflerlermiş Yani 300 gün, günde 4—5 saat ney üflemek şartiyle dem sesi kıvamını bulduktan sonra derse başlanırmış. Bende bu ses 300 günden önce çıktı. Tahminen 3,5 – 4 ay zarfında ben o sesi çıkartmakla beraber öteki odada da hocanın yukardan yaptığı taksimi takliden taksim edermişim. Bir gün hoca dinlemiş, “yandaki odadan bir ses geliyor, bu kim” diye sormuş. “Efendim. Üsküdar’dan gelen küçük Halil” demişler. Bunun üzerine hocam beni haftaya evine davet ederek derse başladık, o sıralar henüz nota bilmediğimden notasız Osman Bey’in saba peşrevini parmak usulü ile çalmaya başladık. Yani hoca hangi parmağını kaldırıyorsa ben de o parmağımı kaldırdım. Sonradan bu peşrevin Hamparsum tekniğiyle yazılmış bir notasını bana vererek bunu yazmamı da vazife olarak istemişti. Ayrıca yine hocamın isteğiyle Üsküdar’daki Darül Feyzi Musiki Cemiyeti’ne de devam ediyordum, o zaman cemiyetin başkanı Bestenigâr Ziya Bey idi. Böylece seneler senesi hem mevlevihaneye hem de cemiyete devam ettim. Bilhassa hocam Emin Efendi merhum bana çok emek verdi, yattığı yer nur olsun.

Zakirbaşının repertuvarında en az 3 bin ilahi bulunurdu

Türk Musikisi repertuarı adet olarak tespit edilmiş midir? Bu tesbitte dini ve din dışı müzik kategorilerini oluşturmak mümkün mü?
-Elbet bu kategoriler oluşturulabilir. Dini eserlerin toplamı din dışı eserlerden fazladır. Çünkü musikinin “boş işle uğraşmak” şeklinde algılandığı dönemde yetişen pek çok bestekar tutucu çevrelerden tepki almamak amacıyla eserlerini dini sunumla ortaya çıkarmıştır. Bugün şükredelim din dışı repertuvar, dini repertuvardan daha kabarıktır. Bunu da zamanın büyüklerinin toleransına borçluyuz.
İlahi mecmualarını tetkik ediyoruz, 18 binin üstünde besteden tanzim edildiğini görüyoruz. Sadettin Nüzhet’in Dini Musiki Antolojisi‘nde de şöyle bir hikâye var:
Vaktiyle birini tekkeye zakir başı yapmışlar. Malûm, zakirbaşı, ilahi okuyanların şefidir. Bu zakirbaşının repertuarında 3 bin ilahi varmış. Dedikodu olmuş. “Allah, Allah ne günlere kaldık, 3 bin ilâhi bilen adam da zakirbaşı olursa vay halimize diye. Bundan anlaşılıyor ki normal olarak bir zakirbaşının repertuarında 3 binin üstünde eser bulunurdu.
Fakat maalesef dini musiki repertuvarımızın ancak elimizde 1500 kadarı mevcut, o da ufacık benim himmetim, benden evvelkilerin gayretiyle bir araya gelmek suretiyle ben bunları topladım. Allah nasibetsin de Milli Kütüphane’mizde bunu mal edebileyim. Bugünkü perişan haliyle vermeye gönlüm razı değil. Bir an evvel ikmaline çalışıyorum.
Dini musikiden benim elimde 1500 küsur ilahi var. 56 kadar Naat ve Durak (Dr. Suphi Bey zannederim 30 küsur neşretmiştl) var. 55 Mevlevi Âyini (Konservatuar bunun 39 veya 40’ını yayımlamıştı) ki bu âyinlerden 11’i kaybolmuş. Ben kaniyim ki bunlara artık rastlayamayacağız. Çünkü bütün koleksiyonları elimden geçirdim. Yalnız bir Kûrdili Hicazkar ayin var, Uzun Arap Ali bestelemiş. O da Halep Mevlevihanesi’ndeyken vefat etmiş. Halep’teki oğullarından notasını talep ettim. Gelirse 56 olacak.
En son Musullu’nun Hüseyni âyininden birinci selâmını tesbit edebildim.

Koleksiyonumun fihristini Avni Konuk’un Hanendesi’nden oluşturdum

Din dışı müziğimize gelince: Musikiye başladığımdan, yani 46 tene evvelden beri topladığım eserlerin fihristini oluştururken, bugün elimizdeki en kapsamlı dergi olan Ahmet Avni Konuk’un “Hanende”sini esas aldım. Ahmet Avni Bey dergiyi 1313 Hicri’de (1895) yaptığı düşünülürse sonrasındakiler bu derlemeye girmemiş. Ben onu ancak zeylen kenarlarına da işaretler suretiyle koydum. Mesela Şevki Bey merhumun şarkılarını 1000 küsur olarak biliriz. Malum, “Acizane bini buldu eserim” diye bir beyti vardır. Ama bu ıooo bestenin bir kısmını Hanende’de bulamayız, çünkü bir kısmı 1315’den (1897) sonra bestelemiştir.
Şimdi, Hanende’de yazılı olanları bilâhare do tevsi edebileceğimiz kaydiyle Hanende’nin fihristi yekûnu olan 2733 parça eserin makamlar üzerine olan tasnifini yapalım:
91 Rast
17 Neva puselik
12 Rehavl
29 Hisar puselik
6 Sazkâr
19 Acem puselik
10 Suzidilara
13 Eviç puselik
10 Rastcedid
15 Arazbar puselik
9 Pençgah
12 Mahur puselik
12 Nikriz
4 Beyati puselik
90 Nihavent
7 Gerdaniye puselik
15 Neveser
27 Şehnaz puselik
97 Suzinak
12 Tahir puselik
18 Pesendide
12 Büzürk
9 Beyatiaraban puselik
12 Pesendide
12 Zavil
12 Muhayyer puselik
75 Mahur
7 Kürdi
5 Şevkıdil
12 Saba zemzeme
13 Tarzınevin
4 Neva kürdi
126 Hicazkar
19 Acem kürdi
28 Kürdilihicazkâr
21 Muhayyer kürdi
29 Dügâh
6 Zevkutarap
95 Saba
20 Segah
138 Uşşak
16 Müstear
79 Beyati
115 Hüzzam
65 Karcığar
13 Maye
41 Isfahan
6 Verhiarazbar
7 Isfahanek
14 Arak
177 Hicaz
66 Bestenigar
12 Humayun
8 Revnaknûma
8 Nişabur
9 Beste Isfahan
12 Araban
3 Rahatülervah
13 Nişaburek
10 Dilkeşhaveran
29 Neva
38 Eviç
4 Sultanıarak
29 Evcara
83 Hüseyni
47 Ferahnak
8 Hisar
8 Puselik aşiran
13 Gülizar
27 Hüseyni aşiran
16 Acem
26 Nûhüft
9 Küçek
38 Acemaşiran
30 Arazbar
4 Hicazasiran
26 Gerdaniye
14 Sevkutarap
29 Tahir
6 Tarzıcedit
16 Sipihr
7 Şevkaver
33 Şehnaz
50 Şevkefza
55 Beyatiaraban
40 Suzidil
54 Muhayyer
14 Şataraban
4 Zengûle
15 Ferahfeza
24 Muhayyer sünbüle
7 Dilkeşide
47 Puselik
32 Yegâh
7 Saba puselik
4 Sultanıyegâh
4 Hicaz buselik
Buraya kadar saydıklarımız söz eserleri. Saz eserleri bunların dışında. Saydıklarımızın baştan itibaren toplamı ise şöyle:
2733 Hanende muhteviyatı
1500 İlâhiler
55 Mevlevi âyini
60 Naat-Durak
Toplam: 4348

Araştırdıkça tarihi hatalar ortaya çıkıyor

Bu rakamlar ancak 65—66 yıl öncesine kadar saptanan ürünler. Bundan sonra yanılan besteleri de ayrıca hesaplamak gerekir. Bunlar için de kapsamlı bir şarkı ve beste mecmuası düzenlemek gerekir. Buna çok ihtiyaç var. Hatta şimdiye kadar yapılan en büyük ihmal güfte sahiplerinin belirtilmemesi. Ben şimdi rastladıkça bunları belirliyorum. Bu bilgilerden de ilginç sonuçlar çıkacaktır. Böylece bazı tarihi gerçekler aydınlanacak. Meselâ yaşadığı tarihleri bildiğimiz bir söz yazarının ismine bazı mecmualarda ondan yüz sene önceki eserlerde rastlıyoruz. Örnek olarak Itri’nin Neva’sını verebilirim.
Piyaleler ki o ruhsar-ı âle fer getirir
Diyar-ı hüsne gelir bad-i cem güher getirir.
Bu Itri’nin değildir. Hanende mecmuası buna “Tosunzade veya Hafız Abdullah’ın olması ihtimali vardır” notunu eklemiş. Dr. Suphi Bey kitabında Tosunzade’ye ait olduğunu belirtiyor. Oysa Tosunzade 1127’de (1718) ölmüş, Itri ise 1124 (1712). Güfte sahibinin ve-fatı bunlardan 99 sene sonra. Bunu, yakında Mu¬siki Mecmuası’na bir makale halinde yazacağım.
Şimdi Üstadım, Hanende öncesindeki eserlerin toplamını 4300 küsur olarak tesbit ettiniz, o günden bu yana 60 yıldan fazla zaman geçtiğine göre hayli beste yapılmıştır, bunu ne kadar tahmin edersiniz?
– Sıhhatli rakam verebilmek için uzun bir zamana ihtiyaç var.
Tahmini 6—7 bin kadar var mıdır?
– Olması lâzım.
Demek ki hepsi 10 bini aşıyor?
– Evet, 10 bini aşar tahmin ederim.

İlk nota koleksiyonerimiz Hamparsum

Bizdeki koleksiyonculuk ve tarihçesinden bahseder misiniz?
– Bilindiği gibi koleksiyonculuğumuz notanın Osmanlı’ya girişiyle başlar, ilk koleksiyoncumuz Baba Hamparsum. Belli başlı koleksiyonlarımız:
a) Halim Paşa Koleksiyonu
b) Ethem Paşa
c) Baba Reşit
d) Necip Paşa
e) Leon Hancıyan
f) Astik
g)Melekzet
h) Aziz Dede
i) H. Sadettin Arel
ı) Albayrak
j) Dr. Suphi Ezgi
k) Zekâi Dede
l) Rauf Yekta
m) Abdülkadir Töre
n) Dr. Hamit Hüsnü
o) Nuri Duyguer
P) Dürrü Turan
r) Halil Can

Halim Paşa koleksiyonu için ağırlığınca altın harcadı

Halim Paşa Koleksiyonu: Halim Paşa bu koleksiyonu toplamak için ağırlığınca altın sarfetti. Zamanının ne kadar otoritesi varsa hemen hepsini Yeniköy’deki yalısına toplayıp görev verdi. Zekâi Dede’nin öğrencileri, müridleri eser topladı. Bildikleri eserleri paylaşmak istemeyenlerden özel yöntemle aldılar. Eser yalıda icra edilirken dolapta gizlenen notistler müziği notaya aktardı. Notisler şunlardı: Hanende Astik Efendi, Leon Hancıyan, Notacı Hacı Emin Efendi… Burada bir hatıra aktarmalıyım: Halim Paşa, kendisinde olmayan bir eseri alması için Astik Ağa’yı Bolahenk Nuri Bey’e gönderiyor. Astik Ağa, Nuri Bey’e ricayı bildiriyor, o da “hay hay, buyur otur meşkedelim” diyor. Karşılıklı oturuyorlar ve Nuri Bey hiç alâkası olmayan bir besteye başlıyor. Astik “aman efendi hazretleri bu eser değildi” deyince Nuri Bey ”o esere gelmek için daha 40 sene var, bunları geçelim ki ona sıra gelsin” diyor. İşte Halim Paşa bu gibi sorunları aşarak bu koleksiyonu toplamış.
Koleksiyon daha sonra oğlu Sait Halim Paşa’ya geçmiş. Daha sadrazam olmadan Berlin’de büyükelçiyken kardeşi prenses o zamanın adetince Sarıyer’deki sularda haftada iki gün icra edilen saz alemine devam edermiş. Bu icra heyetindekiler: Neyzen Aziz Dede, Kanuni Hacı Arif Bey, Tamburi Cemil Bey, Rauf Yekta Bey hanende (bazan da tanbur), Bestenigâr Ziya Bey hanende, Behlül Efendi hanende, Kaşıyarık Hüsamettin Bey hanende, Ali Rifat Bey ut…
İşte Sait Halim Paşa’nın prenses olan kardeşi Ali Rifat Bey’in uduna aşık olmuş. Ali Bey o zaman Dışişleri Bakanlığı’nda görevli. Sonuçta evlenmişler. Ali Bey, damat gittiği Yeniköy’deki yalıda koleksiyonu görüyor. Fakat Hamparsum notası bilmiyor. Aziz Dede veya Emin Efendi’den öğreniyor. Koleksiyonu Batı notasyonuna aktarıyor. Vefatında koleksiyon büyük oğlu Vecdi Bey’e geçti. Ondan devralan Kemal Niyazi ise İstanbul Radyosu’na bağışladı.
İstanbul Radyosu bunlardan yaralanıyor mu, yoksa bir köşede duruyor mu?
– Ben bu koleksiyonu Mesut Cemil’in ve Sadettin Heper’in müşavirler odasında gördüm ama gerektiğince kullanılıp kullanılmadığını bilmiyorum.

Ethem Paşa Koleksiyonu güvenilir değil

Ethem Paşa Koleksiyonu : Yukarıda notacılardan bahsederken Astik, Leon ve Hacı Emin Efendi’den bahsetmiştik. Bir de “Melekzet” namında notacı bir Ermeni vardır. Hayli mühim bir musikişinastır. Sonradan din değiştirip Mustafa Nuri adını almıştır. Bazı şarkılarda “Melekzet”, bazılarında da “M. Nuri Melekzet” diye not düşmüştür. Mısır’da vefat etmiştir. Ethem Paşa koleksiyonunun bu Melekzet’e yazdırılmış olduğunu rivayet ederler. Hocalarımızın ifadesine göre bu koleksiyon pek güvenilir değildir. İstanbul Belediye Konservatuarı Kütüphanesi’nde bu koleksiyondan alınmış eserleri inceledim. Halim Paşa koleksiyonundakilerden farklı olduklarını gördüm. Her ne kadar bu koleksiyonun sıhhatli olmadığı kanaati mevcut ise de arşivimizde bulunması faydalıdır. Halen bu koleksiyon Şerif Mühiddin Bey’de.

Leon Hancıyan, Ankara Radyosu’na tüm koleksiyonunu satmadı

Leon Hancıyan

Necip Paşa Koleksiyonu: Gerek Halim Paşa ve Gerek Ethem Paşa şahsi meraklarıyla koleksiyon yapmış. Necip Paşa ise Muzika-i Humayun’dan yetişerek korgeneral rütbesine kadar çıkmış. Bu koleksiyon Muzika-i Humayun repertuarının kopyası kabul edilebilir. Diğer koleksiyonlardan daha küçük ve gayet çirkin bir yazıyla kaydedilmiştir. Bende kendi el yazısı ile Hamparsum’la yazılmış olarak Nigâr makamında bir Sazsemaisi var. Ancak bir iki bestesi daha vardır.
Baba Rasit Koleksivonu: Bektaşi tarikatından olduğu için “Baba Raşit Efendi” diye anılır. Enderun’a mensup olup neyzendir. Fakat koleksiyonunu geliştirmeye ömrü vefa etmemiştir. Bu koleksiyon torunlarından bana aktarıldı. Torunu coğrafya Ord. Prof. Besim Bey ve eşi dostum. 15 sene evvel bu notaları bana vermek lutfunda bulundular. İçinde duyulmamış pek çok âsara tesadüf ettim. Çoğu Hamparsum’la yazılmış, bazılarında Batı notası kullanılmış. Ayrıca bir çok kendi bestesi de bulunmaktadır. Bu arada bir hatıramı nakledeyim: Ankara’da bulunduğum sıralarda Leon Hancıyan ile aramızda şöyle bir konuşma olmuştu:
Baba Raşit’i nasıl bulursunuz?
– Baba Raşit de kim? Daha dünkü çocuk.
Ney hocası kim?
– Oskiyam Usta.
Aman ne yapıyorsunuz, Oskiyam tanbur çalardı.
– Eee.. Aynı zamanda neyzenidi. Bir gün ben Oskiyam Usta’nın yanında otururken Baba Raşit geldi. Raşit’e “Üfle bakalım şu ney”i dedi. O da diz çöktü, neyi üfledi. Düttt diye ufacık bir ses çıkarttı. Bundan sonra Oskiyam Usta neyi aldıysa eline “vufff..” diye üfleyince Odesa vapuru gibi öttürdü.
Milliyet hissi ile yapılan bu konuşmanın hakikat payından ziyade bende bir hatıra kıymeti var.
Baba Raşit’in koleksiyonu Necip Paşa’nınkinden yüksek ve Halim Paşa’nınkinden az.
Leon Hancıyan Koleksiyonu: Esas mesleği cerrahlıktı. Kendi ifadesine göre Si-vastopol harbine cerrah yüzbaşısı olarak katılmış. Ermeni isyanı zamamnda Halim Paşa tarafından masrafları ödenerek tavşan takımlarının yazdırılması için Romanya’ya gönderilmiş. Aynı zamanda kritik günlerde buradan uzaklaştırılmış. Birkaç yıl Romanda’da kalıp nerede bir nağme duyduysa yazmış. Leon Koleksiyonu’ndan ayrıca, Şevki Bey ve Hacı Arif Bey’in halen duyulmamış, mizahi karakterli bir kaç şarkıları da çıkmıştır. Bu koleksiyon hükümet tarafından satın alındığı zaman beni Ermenice de biliyorum diye bu koleksiyonun tercümesine memur ettiler. Fakat içinden çıkılır gibi değildi. Bana gözlüğü taktıran bu koleksiyon olmuştur. Çok zengindi, yazılmadık şey yoktu. Dini musikimizin işitilmemiş kısımlarından bir kaç parçayı ben oradan yazdım.
Bu koleksiyon halen nerede?
– Ankara Radyosu’nda.
Zannederim 8 bin liraya alınmış.
– Hayır 3 bin liraya, para yanımda verildi. 1949’da. Hatta para biraz az olduğu için Leon kızmıştı. İstanbul’a dönerken “Üstümdeki urbayı vermedim, yalnız paltomu aldılar” dedi. Bunun üzerine rivayet ederler ki bankalardan birinin kasasında veya zengin bir Ermeni tüccarın kasasında diğer defterler varmış. Fakat ben buna ihtimal vermiyorum.

Mevlana’nın torunuyla mezata katıldık, Melekzet’in derlemesinden aldık

Astik Ağa

Astik Koleksiyonu: Oğlu Bagos’tan alınmıştır. Hiç unutmam söyle ufak bir deri çantanın içindeydi. Ama bu koleksivondan ziyade 500-600 parça bir şeydi. Defterlere değil de tek kâğıtlara yazılmıştı. Ekserisi de kurşun kalemleydi. Yalnız ben Astrik’ini Leon’a şu bakımdan tercih ederim. Şüpheli asar’a not koyarak kaynak belirtmiş. Dolayısıyla sayı açısından az fakat sağlam bir koleksiyon. Tercüme ettim. Halen Ankara Radyosu’nda.
Melekzet Koleksiyonu : Yukarıda bahsi geçen Melekzet’in Ethem Paşa Koleksiyonu’na yazdıkları notalardan başka kendi koleksiyonu da olması kuvvetle muhtemeldir ki bunlardan kendi el yazısı ile mühim bir defter şöyle elime geçmişti. Alemdağ’daki çiftliğinde geriye hiçbir çocuk bırakmadan vefat eden Prens Halim Bey’in kitapları müzayede olurken bizim cenab-ı pîr efendimiz hazreti Mevlânâ’nın torunlarından Celâleddin Çelebi bana telefon ederek işe yarayabilecek bazı şeyler tahmin ettiğini bildirdi. Celâlettin Çelebi, Mesut Cemil, Sadettin Heper ile müzayedeye katıldık. Oradan birkaç Hamparsum defterini Celâlettin Çelebi’ye satın aldık. Bunların biri Melekzet’in el yazısı ile kendisine ait olan defterdi. Ben onları oradan aldım.

Aziz Dede koleksiyonu sobada yanmaktan son anda kurtuldu

Aziz Dede Koleksiyonu: Hocam Emin Dede bize verdiği çok nadide ve kıymetli eserleri Aziz Dede’den kayda aldığını, daha da yazamadığı çok eser olduğunu söylerdi. Yine hocamın söylediğine göre, Aziz Dede’nin vefatından sonra Galata dergahının şeyhi Ahmet Celaleddin Dede, terekesinden neyleri ile birlikle dört gümüş mecidiyeye satın almış. Bu arada pek bilinmeyen şu hususu da belirteyim ki Neyzen Tevfik’in kardeşi baytar Şefik Bey’den öğrendiğime göre Aziz Dede’nin ölüm sebebi, sarma sigara içerken sigara kâğıdının dudağına yapışarak dudak zarını koparması ile kan zehirlenmesi.
Ankara’da bizim meşkhanede gece saat 23.30’da nota yazdığım sırada kapı çalındı. Talebelerimden Mükerrem Könü sırtında bir çuvalla geldi. “Hoca, sana bir define, bir hazine getirdim” diye içeri girdi. Bir de çuvalı açayım ki bizim yıllardan beri peşinde koştuğumuz Aziz Dede’nin kendi el yazması notalar değil mi?
Hadise şöyle olmuş. Bizim mevleviyeden Derviş Ceylân (15. 5. 1963’de vefat etmiştir) Bey vardır. Bu zat 1941 yılında posta telgraf müfettişiyken İstanbul’a geldiğinde Ahmet Celâleddin Dede’yi ziyarete gitmiş. Celalettin Dede, Aziz Dede’nin notalarını yararlanması için Ankara’daki neyzen Şucaattin ile Vasıf’a götürmesini Ceylan Bey’den rica etmiş. Notalar Ankara’ya gelip Vasıf’a veriliyor, o da sandığın bir kölesine atıyor. Vasıf Bey, İzmir’e tayin edildiğinde hazırlık yaptığı bir gün yardım için bizim Mükerrem’i çağırıyor. Eşya toplanıp sıra notalara geldiğinde, o soğuk havada “şunları sobaya atıver” diyor. O da bana getireceğini söylüyor. Vasıf Bey “Ha ha ona götür o zaten bitli bedestendir, böyle şeyler toplar” diyor.
Bizim bu koleksiyon muhteviyatından edindiğimiz kazanç büyük. Nazım’ın bir iki beyati bestesi, Hacı Faik Bey’in dügâh ayin-i şerifi, yine Hacı Faik Bey’in yegâh ayin-i şerifi, bir de bestekârı meçhul puselik ayin-i şerifler bu koleksiyondan elde edildi. Bunlardan dügâh ile puseliğin güfteleri yok. Puseliğin bir kısmını koydum. Bu ayinlerin güfteleri münasebeti ile Mesut Cemil’in tavsiyesi ile Hüseyin Sadettin’e mektup yazarak sordum, aldığım cevapta bu âyinlerin kendisinde olmadığını öğrendim. Mektubu saklıyorum. Ve dolayısı ile benden bu ayinlerin bir kopyasını istedi, ben de yazarak kendisine gönderdim. Bir de teşekkürname aldım.
Bunlardan yegâh ayinin kaybolduğu düşüncesiyle Rauf Yekta Bey bir yegâh ayin bestelemiş.
Bu üç ayinden dügâh âyinin başında “Derd-i mirâ der cihan derman mebadî berşimâ” olarak birinci mısra yazdı, Üsküdar mevlevi şeyhi Ahmet Remzi Dede o zaman hayattaydı. Hacı Faik Bey ve Salim Bey de Üsküdarlı oldukları için Üsküdar Mevlevi şeyhinin bundan haberi vardır düşüncesiyle kendisine müracaatla durumu anlattım. Ayin mecmuası varsa bu ayinlerin güftelerini tamamlayabileceğimizi söyledim. Ahmed Remzi Dede, “Bende bulunan ayin mecmuasında bu ayinler vardı, fakat mecmua Üsküdar’daki evde, gideceğin zaman uğra anahtarı vereyim âyin mecmuası da senin olsun” dedi. Fakat o saralarda İstanbul’a gidemedim. Ahmet Remzi Dede de Kayseri’ye giderek orada vefat etti. Böylece bu mecmuaya bugüne kadar sahip olamadım. Ama Aziz Dede’nin notalarına talip olduktan 25 sene sonra notalar elimize geçtiğine göre Allah uzun ömür verirse bu mecmuaya da bir gün sahip olacağız. Şimdiki halde bu üç ayin güftesiz duruyor.

Otorite geçinen Abdülbaki Gölpınarlı hata yaptı

Bu arada bu ayinlerle ilgili bir hatıramı nakletmek isterim. Bugün Mevlevilik konusunda otorite geçinen Abdülbaki Gölpınarlı, hakikaten alimdir, fakat musikişinas olmadığı için çizmeden yukarı çıkmamalı. “Mevlana’dan sonra Mevlevilik’’ kitabında Mevlevi musikisinden bahsederken diyorki “Hacı Faik Bey’in yegâh ayin’i vardır. Sadettin Nüzhet, Dini Musiki Antolojisi’nde Hacı Faik Bey kısmında Dügâh ayinini yazıyor. “Sadettin Nüzhet’in dediği gibi, bu dügâh değil yegâhtır” diyor. Halbuki Sadettin Nüzhet yegâhtan haberdar değil, Abdülbaki dügâhtan haberdar değil. Her iki eser de Aziz Dede yazısı ile elimizde mevcut. Bu münasebetle Abdülbaki’ye “Böyle bir eser yoktur” diye kati ifade vermenin bilim ahlâkına uymayacağını “ben göremedim, belki vardır, kimde varsa malûmat verirse Milli Kütüphane’mize hizmet etmiş olur” demesi icap ettiğini söyledimse de hiçbir ikna edici cevap veremedi.

Arel Koleksiyonu’nun akıbeti belirsiz

Hüseyin Sadettin Arel Koleksiyonu: Sadettin Beyi şahsen tanıyamadım o benim için büyük bir kayıptır. Yalnız Aziz Dede koleksiyonu dolayısı ile mektuplaşmamızı anlatmıştım. Koleksiyonunun zenginliğinin gerek fotokopi ve gerekse ilmi eserlerle kıymetlendiğini işitmiştim. Merhumun vasiyeti mucibince bu koleksiyonun Türkiyat Enstitüsü’ne hediye edildiği biliniyor. Doç. Faruk Bey aracılığıyla birkaç kez enstitüye başvurup tasnifini gönüllü yapmak istediğimi bildirdim, cevap alamadım. Rivayete göre bu koleksiyon oradan başka bir yere aktarılmış. Nedeni belirsiz. Musiki Mecmuası’nda bu mevzuda yazılanları okudum ama daha etraflı yazmak lâzım ki kimin elinde olduğu bilinsin ve iadesini temin yolunda çalışalım. Geçenlerde bu enstitüye yine uğrayıp koleksiyonu görmek istedimse de bir Beyati defterinden başka hiçbir notanın orada olmadığını söylediler. Ve yalnız kâr ve besteleri içeren bu defteri görebildim.

En iyi koleksiyon ADK’ya satıldı

Albayrak Koleksiyonu : Gördüklerimin en muazzamı. Mustafa Nezih Albayrak’ın Taksim Meydanı’na bakan evlerinde incelemiştim. Çoğu Hamparsum’la yazılmış defterler. Akibeti hakkmdaki acı durumu sizden öğrendim burasım siz anlatın.
İşte, bir “Türk Musikisi Enstitüsü”nden mahrum bulunuşumuz acısı burada bir kere daha kendisi gösteriyor. Değerli eserler gün geçtikçe oraya buraya dağılmakta. Albayrak Koleksiyonu bildiğim kadarıyla 135 parça basma ve yazma nota cildi, takriben üç sandık tutarında. Çoğu Hamparsum ile yazılmış zengin ve değerli bir koleksiyon. Oğulları İzzet Nezih ve Şevket Albayrak tarafından İzzet Albayrak’ın aracılığıyla Türk musikisi eğitimi verilmeyen Ankara Devlet Konservatuvarı’na 3800 TL. gibi gülünç bir fiyata satılmış ve geçen şubatta teslim edilmiş. Sonradan Konservatuvar idaresi 250 TL daha göndermiş. Herhangi bir kayba uğramaması bakımından iyi gibi görünüyorsa da gerçekte manastırdaki Kur’anı Kerim misali hiç el atılmayacağı doğaldır.
Böylece müddetsiz hapis durumu yaratılmıştır. İnşallah yakın gelecekte enstitü kurulur da bu yerli yersiz dağılışlar bir araya toplanır.

Dr. Suphi Ezgi Koleksiyonu : Suphi Bey’in “Ameli ve Nazari Türk Musikisi” adlı 5 ciltlik kitabındaki notalara bakarsak hakikaten bu zatın elinde muazzam koleksiyon olduğu kanaati yüzde yüz. Kız kardeşi Tekel Genel Müdürlüğü’nde çalışıyordu. Ona sormak gerekir. Suphi Bey çok kudretli bir notist idi. Zekâi Dede’nin talebesi olduğuna göre, hocasından meşk ettiklerini notaya almakla beraber diğerlerinden duyduklarını da notaya almış olması muhtemeldir.

Zekai Dede Koleksiyonu’nu evinde biz bulduk, torunu sahafa sattı

Zekai Dede Efendi

Zekâi Dede ve Hafız Ahmet Irsoy Koleksiyonu: Itrî ekolünün son temsilcisi Zekâi Dede’nin repertuvarı pek geniştir. Elindekileri oğlu Hafız Ahmet Efendi’ye meşk ile aktarmıştır. O da çoğunu notaya alıp İstanbul Konservatuarı’nca yayımlanmasını sağladı. Meselâ o zamana kadar gizli olan Dede’nin Hisarpuselik takımı Sultamarak lar, Eviçpuselik’ler, Dellalzade’nin Mahurpuselik’leri kayda geçti. Bunlar 3-4 cilt tutar. Bu ciltlere girmeyenleri Ahmet Efendi notaya aldı. Sizin bu baba-oğulun notalarının peşine düştüğünüzü biliyorum. Siz evvelâ onu anlatın da sonra da ben anlatacağım.
Ankara Üniversitesi hocalarından ve mecmuamızın Ankara temsilcisi Süleyman Arısoy 35 yıllık çocukluk arkadaşım. Üç yıl önce birlikte Zekai Dede’nin Eyüp’teki evini aradık. Tesadüfen, genç yaşta albaylıktan emekliye ayrıldığını öğrendiğimiz Hafız Ahmet Efendi’nin oğlu Halim Irsoy bize üst katı tamamen boş olan harap evi gezdirdi. Dedesi Zekâi Dede ile babası Ahmet Efendi’nin odalarını gösterdi. Fotoğraf çektik. Merdiven sahanlığında, büyük bir sandığın içindeki bohçalara ve bezlere sarılı defter, notaları gösterdi. Listesini çıkarıp müzeye vermeyi önerdim. Memnunlukla kabul edeceklerini zaten satmayı akıllarından geçirmeyecekleri bildirdiler. Bir süre sonra Halim Irsoy’a bu konuda mektup yazdım. Cevap alamadım. Anlaşılan fikirlerinden vazgeçmişlerdi. Bir müddet sonra da hemen her gün uğradığım sahaflarda meşhur kitapçı Nizamettin Bey beni çağırarak Zekâi Dede notalarının geldiğini bildirdi. Bunlar dükkânın ortasında yığdı duran bir takım nota defteri ve nota kâğıtlarından ibaretti ki yerden yüksekliği bir metre kadar bir yığın. Hepsini bir bir elden geçirdim. Çoğu konservatuar yayınlan arasında basılmıştı. Muntazam tutulmuş, büyük boy ve 289 sayfalık bir defter ile bazı Hamparsum ve Batı notası ile yazılmış tek kâğıtlar ile bir kaç tane de küçük boy yazma aldım. Büyük boy bir yazmayı ise pazarlıkta anlaşamadığımızdan 150 TL’ye Hayat Yayınlan Kütüphanesi’ne sattılar. Sonradan öğrendiğime göre, bütün bunları varislerden 100-150 TL arasında bir ücrete almışlar. İşte benim Zekâi Dede Koleksiyonu hakkında bildiğim bundan ibaret.
-Size bir müjde vereyim: Bu sandık Sahaf Nizamettin’in eline geçmezden evvel Eyüp Sultan Camii şerifinin halen baş müezzinliğini yapan Hafız Hayrullah görmüş. Müezzin taifesinden koleksiyon meraklısı pek çıkmamasına rağmen ne hikmetse Hayrullah’ta bu merak var. Benim de koleksiyoncu olduğumu bildiği için sık sık gelir kendisinde olmayanları ister. Ben de Hamparsum’dan tercüme ederim. Bir gün telefon edip Zekâi Dede’nin evinden bazı defterler aldığını, diğerlerinin sahafa satıldığını bildirdi. Bunlar Hamparsum’la olduğu için bu defterleri bana verdi. İçlerinden istediği eserleri de ben yazarak ona verdim. î]te bu gördüğünüz defterler onlar. Sonra sahaflara da giderek bahsettiklerinizi de gördüm. Benden defterler arasında duyulmamış ve bilinmeyen şu eserler çıktı;
* Dede’nin zevk-u tarab makamındaki kâr’ı.
* Abdülkadir Meragî’nin güftesi Arapça, Arak makamında bir kâr-ı natık.
* Ahmet Efendi’nin birkaç bestesi, marş ve mektep şarkısı.
* Zekâi Dede’nin hiç bir koleksiyonda rastlayamadığım bir kaç parça ilâhisi.
* Nane Ahmet Çelebi’nin tahir makamında bir iki eseri.
*Rauf Yekta Bey’in kendi imzasıyla ve kendi bestesi olan hisarpuselik zincir bestesi…

Abdülkadir Töre Koleksiyonu’nu, Ekrem Karadeniz Almanya’ya sattı

Rauf Yekta Bey Koleksiyonu: Rauf Yekta, hocalarından aldıkları ve kendi derledikleriyle hayli zengin kütüphane ve koleksiyon oluşturmuş. Vefatından sonra torunu Yavuz’a kaldı. Onu Ankara’daki meşkhanemize devam ettiği dönemden tanırdım. İçeriğini tam bilemediğimiz muazzam koleksiyonda Kutb-un nayi Osman Dede’nin icat ettiği notanın anahtarı da vardı. İçimde uktedir, Rauf Yekta Bey sağlığında bu koleksiyonu yayımlamalıydı. Rahmetli Osman Şevki Bey de bu konuyu bir makalesinde belirtmişti.
Geçen yıl, Rauf Yekta Bey’in 30. ölüm yıldönümü dolayısıyla özel sayı hazırlamıştım. En büyük amacım kütüphanesi ve koleksiyonunun bir kataloğunu yayımlamaktı. Hazırlık esnasında Beylerbeyi’ndeki evlinde kızı matematik öğretmeni Talia Tanın ile görüştüm. Yavuz’la mektuplaştığını, onun benimle temas edeceğini söyledi. Bir gün evime döndüğümde kapıda kartını buldum. Arşiv konusunda görüşmek üzere geldiğini, tekrar uğrayacağını yazmıştı. Sonra haber çıkmadı. Mektup yazdığımda cevap alamadım. Dergi basılana kadar umutla bekledim. Zira Rauf Yekta gibi büyük bir zatın, önce milletin malı sayılması icap eden böyle bir hâzineye, haklı ve haksız sahip çıkmak isteyen torununun bu fırsatta boynunun borcu olan vazifeyi yerine getirmekten kaçınmayacağını düşünmüştüm. Meğer yanılmışım. Herkes gibi akıbetinden endişe duyduğum bu koleksiyonun vebali boyunlarına…
-Konya’daki Mevlânâ törenlerine ara-sıra gelir o çocuk. Fakat iki senedir göremiyorum. Allah nasip eder de bu sene gidersek o da gelirse bu iş için orada yakasına yapışırım.
Abdülkadir Töre Koleksiyonu : Damadı, eczacı Mazhar sınıf arkadaşım. Ankara’ya ona geldiğinde onun sayesinde Töre ile tanışmak şerefine nail olmuştum. Gerçek bir müzisyendir, eserleri daima birkaç defa okutarak ve inceleyerek notaya almıştır. Hele dini musiki koleksiyonu zengindi. Birçok durağı ondan yazdım. Abdülkadir Bey’in vefatından sonra bu koleksiyondan gelir sağlamak mecburiyetinde kalan kızı bu kadirbilmez satıştan bir şey elde edemedi. Abdülkadir Bey’in değerli talebelerinden sahaflardaki kitapçı Ekrem Karadeniz koleksiyonu 1000 TL’ye satın alarak dükkânına getirdi. Sonra, koleksiyonun dini kısmının fihristini bizzat yaptım. Din dışı kısmının bir kısmını da Mustafa Rona ile birlikte yaptık. Fihristi tamamlandı. Bu koleksiyondan 10-50 eser kopyaladım. Bende Bolahenk Nuri Bey’in bir Beyati kâr’ı vardı, Refik Bey bunu aldı, kaybetti. Bu başka da kimsede yoktu kâr böylece tamamen kaybolmuştu. Allahtan bu koleksiyon üzerinde çalışırken aynı esere burada da rastladım. Şimdi yeniden kopyalayacağım. Bu koleksiyonda Ekrem Karadeniz’in kadirbilirliği ile kaybolmaktan kurtuldu. Kendisi kıskanç değildir her isteyene verir.
Koleksiyonu Ekrem Beyin dükkânında gördüm. Hatta bazı notlar da almıştım. Görüşmemizde koleksiyonun akibeti hakkında ne düşündüğünü sordum. “Ölümümden sonra kaydı ile, Almanya’daki Kurt Reinhard’ın bulunduğu enstitüye sattım” dedi. Bu tutumu hatalı buluyorum.
-Yaa… Çok acı. O halde el birliğiyle bende olmayanları oradan yazmalı.
Bu koleksiyon arasında büyük boy ciltli bir defter gördüm, hayretler içinde kaldım: Sadettin Beyin kendi el yazısı ile Abdülkadlr Töre’ye hediye ettiği muhtelif sesler üzerinden yazılmış çoksesli besteleri. Ekrem Bey’in ifadesine göre bu notalar A. Töre’nln topluluğuna icrası için verilmiş. Bunlar belki de Arel Koleksiyonu içinde yoktur.

Hamit Hüsnü’nün ilk koleksiyonu yandı, ikincisi TRT’ye satıldı

Dr. Hamit Hüsnü Koleksiyonu: Dr. Hamit Hüsnü Bey, denizcilik ve sağlık bakanlarından Hüsnü Paşa’nın oğludur. O da Zekâi Dede’nin talebesi. Dr. Suphi Bey’in sınıf arkadaşı. 90 yaşlarında otomobil kazasında öldü. Koleksiyoncuydu, genç yaşta ilgimi çekti. Tüm koleksiyonu Erenköy’ündeki köşklerinde yandı. Arşivinde olmayanları Hamparsum’la kopyalayıp ona götürürdüm. O da paraya muhtaç Ardaş’a tercüme ettirirdi. Hamit Bey bu koleksiyonu şöyle elde etmişti. Emin Efendi’den aldıkça kendisine verirdim. Kendisi Şark Musiki Cemiyeti’nin genel sekreteriydi. Cemiyetin size de intikal etmiş parçaları orada da vardır. Halim Paşa Koleksiyonu sızıntısı diyebileceğimiz, Ali Rifat Bey’den de araştırıp eser alırdı. Böylece 20 küsur defter oluşmuştu. En önemli özelliği tüm eserleri kendi el yazısıyla kaydetti. Notalar herkesin okuyabileceği şekilde gayet iri yazılmış. Mesut Cemil’in müşavirliği zamanında radyo idaresine bu koleksiyonunu sattı. Kısa süre sonra vefat etti. Bunlar İstanbul Radyosu’nda. Kimse yüzüne bakmıyor.
Nuri Duyguer Koleksiyonu: Nuri Bey musikimizde ilkokul hocalığı gibi en güç vazifeyi yapmıştı. Evi meşkhaneydi. Ayda ya da iki ayda bir verdikleri konserlerde o güne kadar görülmemiş şekilde 20 keman bir arada, hem de yay bağları ile beraber çalmışlardır. Başarısı şaşırtıcıdır. Nuri Bey’in notaları din dışı müziktir. Çoğu şarkı. Nuri Beyin özelliklerinden biri de Kadıköylü meşhur hanende Kel Ali Bey’in talebesi olması. O da şarkı vadisinde muazzam bir bestekârdı, onun en sağlıklı eserleri Nuri Bey’dedir. Fakat içerik açısından diğer büyük formda eserler pek ağırlık tutmaz. Sarınım arşiv halen ailesinde.
Efendim, Nuri Bey’in kızı ve avukat damadı Mustafa Küçükaksoy ile tanışırız. Bir kaç ay evvelki bir ziyaretimizde bu koleksiyonun tamamını şöyle bir elimden geçirdim. Yere konulduğunda bir metre kadar yükseklikte bir küme. Hepsi fasıl fasıl ayrılmış. Bir kısmı defter, bir kısmı da tek sayfa. Kızı ve damadının ifadelerine göre, bu koleksiyonu ciltlettikten sonra İstanbul Konservatuarı’na hediye edecekler. En doğrusu da bu. İçlerinden bazı marş notalarını kopyalamak üzere aldım, şimdi onlarla meşgulüm.
– Memnun oldum. Konservatuara hediye etmek en isabetli hareket.
Dürrü Turan Koleksiyonu: Tamburi Dürrü Bey’in koleksiyonu da Nuri Bey tavrında. Dürrü Bey bana son günlerinde musikimize lâyık olduğu itibarın gösterilmediğini belirtip yarı şaka yan ciddi “vasiyet edeceğim benden sonra notalarını yaksınlar’’ demişti. Ağzından yel alsın, cevabını vermiştim. Şimdi bu notalar Merkez Bankası memurlarından oğlu Münir Bey’de.
Halil Can Koleksiyonu: Gelelim bizim koleksiyona. Çocukluğumda musikiye başladığımda hocam merhum Emin Efendi pek çok eser verdi. Böylece koleksiyon merakı uyandı. O derece hastalık haline geldi ki mecmualarda rastlayıp da kimsede bulamadığım bir notayı bilsem ki Bağdat’ta bulacağım, gidebilecek duruma geldim. Bir gün Ankara’da duydum ki Çankırı’da Hacı Hasip Dede namında biri varmış, elinde bilinmedik eserler bulunuyormuş. Derhal gidip 50-60 parça eser yazdım. Bekir Ağa’nın yegâh bestelerini ve kâr’ını orada yazmıştım. İşte bu merakla 46-47 senedir yazar dururum. Başta Hamparsum notasını öğrenmem büyük kazançtı. Bir çok koleksiyondan bu sayede eser kopyaladım. Toplam eser sayısını soracak olursanız, henüz fihrist yapamadım. 1942’de Dürrü Bey’den 9 büyük defter Hamparsum notası satın aldım. İçinde nadide eserler var. Bilhassa saz eseri olarak. Bu defterlerde “Nizamyan Andon Ağa’nın şakirdi tarafından Saray içinde yazıldı” diye bir kayıt vardır. Tarih olarak 10 Zilkade 1286 verilmiş. “Babanın şakirdi” ibaresinden Baba Hamparsum’un öğrencisi olduğu anlaşılıyor. Sonunda da Ermenice “bakılmak ister” kaydı var.
Bunları Batı notasına çevirdiniz mi?
-Bir kısmını çevirdim, bir kısmını da vakit bulduğumda.
Koleksiyonunuzdaki eser sayısı hakkında tahmini rakam söyleyemez misiniz?
-Tahminen 5-6 binin üstündedir. Bir defa 1500 ilahi var. Bunları gördünüz. 55 tane ayin-i şerif var. 400’e yakın Bektaşi nefesi var. 56-57 kadar naat ve durak var (bunun 60’ı bulacağını zannediyorum). Sayısını kolay tahmin edemeyeceğim de şarkı notası var.
Geçenlerde beraber saymıştık. Nizamyan Andon’un defterinde 800 – 900 parça eser vardı.
-Evet o kadardı. İşte şimdilik hesap budur.
Size intikal eden koleksiyonlar neler?
-Nizamyan Andon Ağa ve Aziz Dede koleksiyonları.
Bu kaç parça?
-Az geldi bana. Yani hocamın tavsif ettiği kartlar değil. Ahmet Celaleddin Dede’ye intikal eden Aziz Dede Kütüphanesi’ni Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi satın aldı. Kemal Edip Bey üstadımız Hasan Âli Yücel’in milli eğitim bakanlığı sırasında bu fakültenin kütüphane müdürüydü. Pek kıymetli bir zat olan üstadımızın aracılığı ile bu kütüphane 7 bin TL’ye satın alındı. Bu meyanda oraya intikal etmiş Hamparsum defterleri var ki bunlar Aziz Dede’nin defterleri, o defterlerden birini Ankara’daki Milli Kütüphane’de buldum. Müdür Müjgân Cumhur gösterdi. İçlerinden birkaç eser bende yok. Müjgân Hanım, fotokopilerini gönderdi. Şu eserler:
* Beyati (devri kebir) peşrevi Deli İsmail Dede
* Segah Peşrevi (devri kebir) Nesib Efendi
* Bestenigâr semai, Deli İsmail
* Saba puselik (devri kebir) Deli İsmail
* Şevkefza, semai. Nakşı Dede
* Neva, semai, Kantemiroğlu
* Segah peşrevi, bestekârı meçhul
* Hüzzam ayininde çalınan Aksaksemai
* Hicazkar, semai (aksak)
* Arak, semai (aksak) Yusuf Paşa
* Şevkefza, semai Deli İsmail Dede
Deli İsmail Dede kimdir?
-Yozgatlı Neyzen Deli İsmail olacak belki.
Bu çok değerli koleksiyonunuzda kimsenin bilmediği işitilmemiş neler var?
-Daha önce belirttiğim gibi Hacı Arif Bey, Şevki Bey, Bimen Şen, hatta Dede’nin epeyce bestesi var. Şimdi hatırladığım bir detayı aktarayım. Mübarek sultan, hiç segah makamından eser yapmamış. Acaba niçin, neye yapmalı? Ben şöyle açıklıyorum: Dede, Itrî ekolündendir. Itri hazretleri Tekbir’i segahtan, Selat-ı ümmiyeyi segâhtan ve bir de koskoca Mevlevî Ayini’ni segâhtan yapmış, ona ağır semai yapmış “Der mevc-i perişan”, ondan sonra yürük semai yapmış “Tuti-i mucize gûyem” böylece meydana gelen azamet karşısında herhalde Dede Efendi segâhtan eser bestelemeye cesaret edememiş olabilir. Meselâ, Zekâi Dede’ye sormuşlar “siz niçin yegâhtan eser yapmıyorsunuz” diye, o da cevaben “Dellalzade Efendi yegâhın kapısına kilit asmış” demiş.
Yanlız Astik’ ten yazdığım segâh bir şarkı var amma bunun hiç bir yerde de kaydı olmadığı gibi bende ihtimal vermiyorum. Belki de uydurmadır.
Koleksiyonla ilgili son olayı anlatayım: Bir kaç ay önce Yunus’ta bir höcre yaptırdık, oraya gidip gelirken trende bir zatla ahbap oldum. Kartal’da otururmuş, efendiden bir adam, adını da bilmem. Balcıymış. Yollarda tesadüf ederek bir kaç defa görüştük. Bu senenin ramazan günlerinde konservatuarın tasnif odasında otururken bu zat içeri girdi, iki tane Hamparsum defteri getirdi. Bizde bundan 20 tane daha var dedi. Defter Tamburi Aleksan Ağa’nın el yazısı. “Bunu ne yapalım” dedi. Konservatuvara hediye ederek rahmete vesile olacağını söyledim. Kabul etti. Taşımaya değip değmeyeceğini görmem için bayram sonrası beni evine götüreceğini söyledi. Oruç halinden olacak gaflet ettim ne adını ne de adresini aldım. Adamı bir daha göremedim. Kandilli’de oturduğunu söylemişti. İki defter bizde kaldı.
Bu zatla konuşmamızda akrabalarından Aliye Hanım’ın tamburi Aleksan’dan ders aldığını öğrendim. Defterlerde onun bir şarkısı var. Şarkıyı tercüme edip radyoya vereceğimi, icra edileceğini söyledim. “Bilhassa varisler bunu duyarak pek mütehassis olacak” dedi. Şimdi inşallah ilk fırsatta tecrüme edeyim vereyim de onlar bunu radyodan duyarlarsa…
Sese gelirler.
-Sese gelirler ve bize gelirler…
Yarım asırlık emekle topladığınız koleksiyonunuzun geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?
-Hayal ettiğimiz enstitü kurulursa Mevlevi Musikisi eserlerinin aslını Konya’ya vererek fotokopisi ile birlikte diğerlerini hepsini olduğu gibi enstitüye naçiz bir hediye olarak rahmete vesile düşüncesi ile vermeyi temenni ediyorum. O günü Allah göstersin…
Çok değerli fikirlerinize teşekkür ederim. İnşallah enstitümüz gerçekleşir.
(Etem Üngör / Mart, Nisan-Mayıs, Temmuz 1966 / Musiki Dergisi / Arşiv çalışması ve internete aktarım: Serhan Yedig)

 

Linkler

İslam Ansiklopedisi’ndeki Halil Can biyografisi

 

Meraklısına not:

Makam isimleri ve günümüz Türkçesiyle anlamları: Acemaşiran (Yaşam coşkusu), Sultaniyegah (Gece mutluluğu), Ferahfeza (Mutluluk veren lütuf), Şedaraban (Aşkla güzelleşmek), Kürdilihicazkar (Yakıcı hüzün), Hicazkar (Aşkta sebat), Nihavend (Aşk sevinci), Neveser (Gönül ferahlığı), Acemkürdi (Lütfedilen mutluluk), Muhayyrer (Ayrılık feryadı), Hisar (Sevgilinin nazı), Şehnaz (Sevgilinin güzelliği), Ferahnak (Bahar neşesi), Şevkefza (Hüzün içinde lütuf), Suzidil (Gönül yangını), Çargah (Aşkta yok olmak), Dügah (Derdin içindeki derman), Bestenigar (Sevgiliye hasret), Suzidilara (Ateş saçan aşk), Rast (Sevincin zirvesi), Mahur (Sevincin zirvesi), Acem (Ruh yüceliği), Isfahan (Aşka feda olmak), Buselik (Aşk sırlarını açmak), Hicaz (Aşktan yanmak), Segah (Sonsuzluğa çağrı), Müstear (Dünyaya susmak, ötelere konuşmak), Saba (Sonsuzluk esintisi), Eviç (Yücelik) Yegah (Aşk suskunluğu), Nikriz (Aşkın verdiği cesaret), Suzinak (Aşkın verdiği cesaret), Neva (Sevgiliye çağrı), Uşşak (Aşkın verdiği şevk), Beyati (Aşkın verdiği şevk), Karcığar (Mutluluğu arayış), Hüseyni (Aşk ağıtı), Gerdaniye (Aşk çilesinden şikayet), Hisarbuselik (Tatlı buseler), Hüzzam (Parlak hüzün) Kaynak: Anonim

Share.

Leave A Reply

5 × three =

error: Content is protected !!