Sadettin Kaynak / Bugüne kadar pek çok sanatçıya eser geçtim, hiçbiri Alâaddin Yavaşça kadar kuvvetli değildi, Münir Nurettin bile

0

1951’de film müziği yazarken felç geçiren Sadettin Kaynak sonraki yıllarda zaman zaman hastane tedavisi gerektirecek düzeyde zor günler yaşamıştı. 1953 yazında 1,5 ay hastanede kaldı, taburcu edildikten altı ay sonra kendine gelebildi. Bu dönemde sadece vefalı dostlarınca ziyaret edilen besteci, oğlunun da fırsatı suistimal etmesinden çok üzgündü. Alaattin Yavaşça’nın girişimiyle duygularını basınla paylaşmıştı. İşte bu dönemde yayımlanan iki röportaj.

 

Değerli üstadın bestelerinde daima ilâhi bir mâna efsaneleşen bir kudret mevcuttur. Bazen, aşkın acı ve ıstırabından bezgin inler… hattâ ağlatır nağmeleri…

Bazen da hayatın fevkalâdeliğini yaşama zevkini, musikide dile getirir. Her güzel şey onun elinde ebedileşmiş bir heyecan ummanıdır. Melodileri renk, canlılık ve o nisbette ayrı bir hususiyet ve ahenk taşır. Uzun zamandır rahatsız bulunan kıymetli bestekâr şimdi tamamen değilse de, kısmet sıhhatine kavuşmuş vaziyettedir. Kendisini ziyaret eden san’atkârlar arasında ilk başta Alâaddin Yavaşça ve Safiye Aylâ yer almaktadır.

Safiye Hanım şahane bir gece yaşattı bizlere

Bugün de bestekârın evine genç san’atkârımızla beraber gittik. Bir akşam evvel yine Alâaddin Yavaşça ile Safiye Aylâ’nın konserine gittiğini ve memnuniyetini izhar etti.

– Maşallah iyisiniz dedim.

Daima mütebessim çehresi ile:

– Çok şükür Allaha!

Diye cevap verdi.

– Dün akşamki intibalarınızı mümkün olduğu kadar yavaş ve yorulmadan anlatır mısınız, deyince “Peki” der gibi gözlerini hafifçe kapatıp biraz dinlendi, sonra:

– Anlatayım, dedi. Sık sık sokağa çıkmadığım için bu benim için bir değişiklik oldu. Konserde bulunan değerli şahısların ve halkın büyük teveccühlerine mazhar olduk. Safiye Hanım da unutulmaz, şahane bir gece yaşattı bizlere… Velhasıl hepimizi gaşyetti…

Sadettin Kaynak’ın, sıhhatine kavuşmuş olması hepimizi sevindirdi. Konuşurken mümkün mertebe neş’eli olmağa çalışan üstad, zamanla daha salâh vaad günleri beklemekte…

Yazıhanesine bitişik olan koltuğunda hafifçe doğrularak ağır ağır konuştu:

– Bu yaz bir sayfiyeye giderek dinlenmek, istirahat etmek istiyorum.

– Çok iyi edersiniz efendim. Ne tarafları arzu ediyorsunuz diye sordum.

Hocanın yerine Alâaddin Bey cevap verdi:

– Herhalde yine Erenköy ve Göztepe taraflarında olmalı…

O anda memnuniyetimi izhar etmekten geri kalmadım.

– Oh ne iyi hocam! Hem sizin rahat edebileceğiniz bir yeri bulmak için elimden gelen bütün gayretleri kullanacağım. Çünkü benim de semtim Göztepe’dir dedim.

Gözlerinde teşekkür hislerini ifadelendiren ışıklar parladı ve:

– Eksik olmayın… size zahmet olmasın dedi.

Sözünü keserek cevap verdim:

– Rica ederim. Zahmet ne demek efendim. Keşke sizin arzunuza uygun bir şey bulabilsek…

Lâfım henüz bitmişti ki… telefonun zili iki uzunca fasıla ile çınladı…

Kısa bir muhavereden sonra ahizeyi yerine koyan hoca:

– Bazen de telin öbür ucundan olsun, seslenerek; hatırımı soruyorlar… diye sitem ettikten sonra:

– Bir buçuk ay hastahanede yattığım esnada olsun, evde olsun, ziyaretime gelenlerin isimlerini zikretmek isterim, dedi.

Eli ile divanda oturan Yavaşça’yı işaret ederek:

– İlk başta Alâddin ve Safiye Aylâ olmak üzere Fehmi Tokay, Zeki Arif, Münir Nurettin Selçuk, Tahsin Karakuş, Şerif İçli dedi… Fazla rahatsız olduğum günlerde, dışardaki musiki cemiyetlerinden bir grup…

Doktorumun görüşmeye müsaade etmediği sıralarda beni ziyaret eden dostlarımın hepsine ayrı ayrı teşekkürlerimi yazılarınızda beklerim…

Kitaplarımla yeterince ilgilenemiyorum

Uzun konuşma kendisini yoruyor olmalı… Oturduğu yerden sıkıldı, kalkmak istedi.

– Biraz da pencerenin yanına oturayım dedi.

Kendisine yardım ederek arzusunu yerine getirdiler.

Kütüphanedeki kitapları nazarı dikkatimi çekti. Benim onlara baktığımı görünce:

– Onların hiçbiri ile meşgul olamıyorum şimdi, dedi. Ancak mümkün olduğu kadar hareket ederek yürümeme kolaylık için antrenman ve istirahat tavsiye ediyor doktor. Fikren çalışamıyorum.

– Bir an evvel eski halinize avdetiniz en candan temennimizdir.

– Var olun! Eksik olmayın.

Buğulanmış camdan dışarıya dalgın dalgın baktı. Ona çok merak ettiğim bir meseleyi sormak istedim:

– Oğlunuz evde bir koro kurup çalışmalar yapacakmış diye bir şeyler duymuştum, doğru mu hocam?

– Hayır yavrum! dedi. Böyle bir şey yoktur ve olamaz da… Oğlum benden izin almadan; mevkimden, ismimden, telefonumdan istifade etmek istedi. O zaman hasta idim. Fesat insanların fikirlerine uydu. Yaptığı bu hareketle beni çok üzdü. Ben de şimdi, onu yanımdan ayırdım.

Kendisini fazla rahatsız etmemek için izin istedik.

– Peki fakat oğlum bana hiç olmazsa bir şey okusa, dedi.

Tabii biz de üstadın fikrini memnuniyetle karşılayıp Alâaddin Bey’den ricada bulunduk.

– Hay hay, dedi ve:

– “Perişan ömrümün neş’esi söndü”.

Sadettin Kaynak’ın bu şarkısını muazzam bir duyuşla okudu. Okuduğu şarkı hepimize, bilhassa üstada çok tesir etti.

Bilmem ama, ya içinde bulunduğumuz an, ya melodi… yahut da o sihirli ses bize kendimizi unutturdu.

Şarkı bittikten bir iki saniye sonra hocanın dudaklarının titrediğini, gözlerinin dolduğunu fark ettim. O tane tane konuştu:

– Oğlum! Güfte nasıldı? İlk satırını tekrar eder misin?

Bu sualinde bir şeyler gizliydi. Alâaddin Yavaşça dalgın tekrarladı:

– “Perişan ömrümün neş’esi söndü”.

Hassas bestekâr gözlerinde biriken yaşları zaptedemedi. Yanaklarından süzülen yaşları ceketinin üzerine döküldü. Genç bestekâr hocasını teselli edip elini öptü:

– Üzülmeniz beni de ne kadar müteessir eder tasavvur edin. En yakın fırsatta sizi tekrar ziyaret edeceğim… Şimdilik allahaısmarladık.

Ayrıldık.

Yavaş yavaş Taksim’e kadar beraber yürümeyi kararlaştırarak merdivenleri inerken Yavaşça’nın bana:

– Sarsıldım dediğini duydum.

Dinledim, o devam etti:

– Birdenbire fark edemedim. Hoca bana, güfteyi unuttu da tekrar ettirdi zannettim. Tekrar ettikten sonra anladım ki… Üzüntü içinde gayet mânidardı bu sual..

Apartımandan çıkarak yürüdük. Dışarda hafif hafif yağmur yağıyordu.

(Şükran Konukçu, Fotoğraf: Osman Özcan / 3 Nisan 1954 / Radyonun Sesi/ Arşiv çalışması: Serhan Yedig / Dizgi, redaksiyon: Ferruh Yazıcı)

 

Sadettin Kaynak / Sözlerimin doğruluğunu bir gün anlayacaksınız

 

Alaattin Yavaşça geçen gün idarehanemize uğramıştı. Şuradan buradan konuşurken bir ara:

– Çocuklar, dedi, galiba Sadettin Kaynak’ı unuttunuz. Mamafih, haklısınız… Size gelinceye kadar kimler unutmadı ki… Ben bugün kendisini ziyarete gidiyorum, arzu ederseniz gidelim.

Hakikaten bu değerli bestekârımız oldukça mühim bir rahatsızlık geçirdi. İyi günlerinde kendisini sık sık ziyaret edenler, böyle bir günde uğramaz oldular. Nedense memleketimizde düşenlere karşı pek alâka gösterilmiyor. Her ne hal ise, biz Alaattin Yavaşça ile bir arabaya atlayarak evine gittik. Üstad, mütevazi odasında karyolasına uzanmış, istirahat ediyordu. Alaattin Yavaşça’yı karşısında görünce yatağından doğrulmaya çalıştı. Bir çocuk kadar seviniyordu. Her ikisi de birbirlerine sarıldılar, öpüştüler.

Sadettin Kaynak’ı tahmin ettiğimden çok daha iyi buldum. Geliyor, mükemmel konuşuyor, hareket ediyor. Alaattin Yavaşça:

– Maşallah üstad, dedi; artık her şeyi atlattınız. Benim usulü tatbik ediyorsunuz değil mi?

Sadettin Kaynak, yanında oturan Alaattin Yavaşça’nın saçlarını okşayarak:

– Eksik olma oğlum, dedi. Sizden görmüş olduğum alâkayı kimseden görmedim. Eksik olmasın Safiye Hanım da… Benim şahsıma karşı göstermiş olduğunuz yakınlığı hiçbir zaman unutmayacağım.

Sadettin Kaynak bunları söylerken gözleri dolmuştu. Kelimeler titrek titrek dökülüyordu ağzından. Alaattin Yavaşça teselli etmeye çalışıyordu:

– Böyle şeyler söylemeye ne lüzum var üstadım. Bizim vazifemiz.

Sadettin Kaynak aynı heyecanla: -Vazife değil, insanlık… Doğrusu bu fedakârlığı sizlerden beklemiyordum. Mamafih bu hastalık çok şeyler anlattı bana. Allah büyüktür… İnşallah bunlar da geçer. Her şeyimle çok meşgul oldu. Çok şeyler gördüm, bazen ıstırap çektim, bazen iyi yaşamaya çalıştım.

Muharririmizden insanlık dersleri

Bu sözler bana çok dokundu… İnsanlık namına üzüntü duydum. San’at adına, san’atkâr adına hicap duydum. Hâlen onun eserleriyle şöhretlerini devam ettiren, halkın sevgisini kazanan okuyucular onun şarkısını okurlarken “Biz onun sayesinde para kazanıyoruz, hiç olmazsa bir defa gidip görelim” demeyi akıllarına getirmezler mi? Demek bir insan iyi iken, paralı iken kıymetli öyle mi? Yazıklar olsun… Bir bestekâr ki, besteleri ağızdan ağıza dolaşsın, kendisi hastanelerde ıstıraplar içerisinde kıvransın; iyi günlerinde kendini bırakmayan, peşinden ayrılmayan sözde san’atkârlar ziyaretine gidip, hiç olmazsa gönlünü almasın… Demek sadece Safiye Ayla ve Alaattin Yavaşça ziyaret etmiş ve gönlünü almış… Zavallı Sadettin Kaynak… Demek seni seven sadece iki kişi varmış öyle mi? Başka kimselere ufacık bir faydan da dokunmamış mıydı? Doldurmuş oldukları plâklarla avuç dolusu para kazanmamışlar mıydı? Hiçbiri eserlerinle meşhur olmamış mıydı? O zamanlar kıymetliydin değil mi? O zamanlar yüzüne gülüyorlardı değil mi? O zamanlar senden iyisi yoktu değil mi? Fakat şimdi bunların hepsi maziye gömüldü. Şimdi hepsi köşk, apartman sahibi oldu. Dünya değişti, eski çamlar bardak oldu değil mi?

Üzülme üstad… Bugünler de geçecek… Allah büyüktür, onun merhameti herkesten fazladır. Bunu siz de takdir eder, ona güvenirsiniz. Siz hancı, onlar da yolcu olduktan sonra, nasıl olsa günün birinde karşılaşacaksınız. O zaman yine size tatlı tatlı tebessüm edecek, bin bir dereden su getirecek, özür dilemek nezaketinde bulunacaklardır. Acaba o zaman yüzleri kızarmayacak mı? Utanç duymayacaklar mı? Istırabın, sıkıntının ne demek olduğunu onlar da pek alâ bilirler. Çünkü onlar da çektiler, fakat bugünkü hayat onları sarhoş etti… Etraflarını, etrafındakileri görmez oldular…

Biliyorum bu hicranı hayatınızın sonuna kadar unutamayacak, san’atkâr olarak hicap duyacaksınız. Üzülmeyin, bunlar da geçecektir.

Altının kıymeti herkesçe malum

Alaattin Yavaşça onu hâlâ teskin etmeğe çalışıyordu. Yavaş yavaş düzeliyordu. Ben de mevzuu değiştirmek için:

– Üstadım, dedim. Alaattin Bey’i nasıl buluyorsunuz?

Sadettin Kaynak onu baştan aşağı süzdükten sonra:

– Benim söylememe ne hacet… “Altın”ın kıymeti herkesçe malûm. Fakat ben, şimdiye kadar birçok okuyucu ile karşılaştım, eser geçtim, bunun gibisine rastlamadım. Münir Nureddin bile bu kadar kuvvetli değildi. Allah ömür versin istikbal onun içindir. Türk musikisini yükseltecek, devam ettirecek bunlardır. Belki ben göremem, fakat bir gün bu sözlerimin doğru olduğuna sizler de hak vereceksiniz.

Alaattin Yavaşça sanki kabahat işlemiş yaramaz çocuklar gibi oturduğu iskemlede büzülüp kalmıştı.

– Aman üstadım, dedi; mahcup ediyorsunuz, utanıyorum…

Sadettin Kaynak sözünü kesti.

– Söylediklerimi iltifat diye kabul etmeyin, tamamiyle doğrudur; aksini iddia edecekler varsa cevap vermeğe hazırım.

– Bütün bu hadiseler sizlere çok şeyler anlattığına göre ilham kaynakları çoğalmış olmalı.

Sadettin Kaynak gülmeğe başladı.

– Allah kısmet ederse yapmağa çalışacağız. Yeter ki Allah müsaade etsin…

Bütün Anadolu’nun ruh ve halini anlamış olan Sadettin Kaynak, bunları en güzel besteleriyle ifade etmiş, Türk milletinin gönlünde müstesna bir yer işgal etmiş bestekârımızdır. Allah daha uzun seneler onu başımızdan eksik etmesin.

(Fikret Akıncı / 29 Ağustos 1953 / Radyonun Sesi dergisi / Arşiv çalışması: Zeynep Erdoğan / Dizgi, redaksiyon: Ferruh Yazıcı)

Linkler

Sadettin Kaynak: Gazinoda şarkı söyleyenler telif vermiyor, hiç değilse şarkılarımı katletmeseler

Sadettin Kaynak: 63 yaşındayım, Allah’tan diliyorum ki bu sene öleyim

 

 

Share.

Leave A Reply

17 + 17 =

error: Content is protected !!