Sadettin Kaynak / Gazinoda şarkımı söyleyenler telif vermiyor, hiç değilse eserlerimi katletmesinler

0

İlahiyat Fakültesi mezunu Hafız Sadettin Kaynak 31 yaşında besteciliğe başlamış, 10 yılda popüler olmuştu. 1941’de gazeteci Hikmet Feridun Es kapısını çaldığında 45 yaşındaydı. “Saçlarıma Ak Düştü”, “Dizlerine Kapansam” gibi şarkıları dilden dile dolaşıyordu… “Şarkının tutması için yürümesi, koşması gerekir” diyordu.

 

Fatih’te, Kıztaşı’nda filiz yeşili bir ev vardır. Yalnız İstanbul’da değil, bütün memlekette pek meşhur olan Türkçe şarkılar evvelâ bu yeşil boyalı evin duvarları arasında işitilir. Hemen hemen bütün Türkçe filmlerde dinlediğiniz en güzel şarkılar bu evin en üst katındaki küçük odada doğar. Bir zamanlar bütün bir memleket halkının 7’sinden 70’ine kadar dilinden düşürmediği “Saçlarıma Ak Düştü”, “Dizlerine Kapansam, Kana Kana Ağlasam” ve daha bunun gibi en meşhur şarkılar bu mütevazı odada
dünyaya gelmiştir. Pek kısa bir zaman sonra bütün memleketi dolaşacak olan kimi hüzünlü, kimi oynak birçok nağme ilk olarak bu yeşil evin pencerelerinden dışarıya süzülür.
Burası bestekâr Sadettin Kaynak’ın evidir. Anadolu’yu dolaşırken en meşhur edebî şaheserlerin hiç birine tesadüf etmediğiniz yerde Sadettin Kaynak’ın bir plâğını görür bir şarkısını işitebilirsiniz. Buralarda meselâ üstat Halit Ziya’nın Mavi ve Siyah’ını okumayan, hattâ ismini işitmeyen vardır. Fakat yine oralarda “Saçlarıma Ak Düştü”yü, “Dizlerine Kapansam”ı, “Dursun Kaptan”ı, “Balıkçılar”ı, “Yanık Ömer”i, “Turnalar”ı, “Leylâ”yı işitirsiniz.
Bizde en büyük edebiyat şöhretinin giremediği yere musiki şöhreti daha kolaylıkla sokulmuştur. Sadettin Kaynak büyük bir meşhur şarkılar külliyatı ile bunun başındadır.

İki şarkımın plak satışı 10 bin’i aştı

Yeşil evin en üst katındaki odasında “Saçlarıma Ak Düştü” bestekârıyla konuştuk:
Böyle herkesin ağzında dolaşan bir şarkı meselâ Amerika’da bir bestekârı milyoner edebilir. Siz meşhur şarkılarınızdan ne kazandınız? Faraza “Saçlarıma Ak Düştü”nün getirisi neydi?
Sadettin Kaynak sıkılgan gözlerle odanın bir köşesini tamamıyla kaplayan dosyaları işaret etti:
— Hesap meydandadır, dedi. “Saçlarıma Ak Düştü” şarkısı benim cebime ancak bin lira düşürebilmiştir. Biz plâk satışından yüzde 6 alırız. Bir plâk 125 kuruşa satılır. Yani her plâktan aşağı yukarı bestekârın eline 7,5 kuruş düşer. Plâk satışı da kitap satışı gibi pek nazlıdır. Meselâ bir plâğın 10 bin adet satış yapması büyük bir mazhariyettir. Eserlerimin arasında da “Saçlarıma Ak Düştü”, “Dizlerine Kapansam” gibi pek talihlileri bu mazhariyete erişmiştir. 10 bin adet satılan plâktan biz 750 lira alırız. Haydi nota, vesaire ile 1000 lira diyelim… Maalesef yaptığımız bestelerden telif hakkı alamıyoruz. Henüz bu hususta hazırlanmış bir kanunumuz yok. Halbuki Avrupa’da meselâ bir vapurda yemek esnasında bir parça çalınsa bile bunun bestekârına telif hakkı gönderildiğini işitiyoruz.
Evet… Meselâ Amerika’da Şarlo “Asrî Zamanlar” filminde “Titina” şarkısını kullanmıştı. Bestekârı son zamanlarda Viyana’da pek müşkül vaziyette kalmıştı. Bir gün bestekâr Şarlo’dan dolgun bir çek alınca pek şaşırmış. Şarlo kimse kendisinden bir şey istemediği halde filminde kullandığı “Titina” şarkısının telif hakkını bestekâra göndermiş.
Sadettin Kaynak gülümsedi:
— Nerede?.. Bizim besteleri her tarafta çalarlar, hattâ konserler verirler. Biz bu gibi yerlere, kendi eserimizi dinlemek için para vererek ve bilet alarak gireriz.

Şeytan diyor ki sahneye çık, kendi şarkını oku

Hakikaten kendi bestenizi dinlemek için bilet aldığınız oldu mu?
— Hem de kaç kere. Haydi bilet aldığımızı sineye çekelim. Fakat para vererek gittiğim yerde bestemin öyle kafası gözü yarılarak, öyle mahvedilerek söylenildiğini görürüm ki, bazan şeytan bana “kalk yerinden, sahneye çık ve kendi yaptığın şarkıyı kendin söyle…” der. Para verip gittiğim yerde üstelik dertlenip çıkarım. Haydi ticaret amaçlı çaldıkları ve söyledikleri halde bize hakkı telif vermiyorlar, neyse. Fakat hiç değilse eseri katletmeseler…
Bu sırada gözüm masanın üzerindeki kronometrolu şimendifer saatine ilişti. Bir kâğıdın kenarında da bir takım hesaplar yapılmış, saat ve dakikalar kaydolunmuştu.
Bir bestekârın kronometrolu saatle çalışması tuhafıma gitti. Bunun sebebini sordum.
Sadettin Kaynak izahat verdi:
— Film bestekârlığı büsbütün ayrı bir iştir. Ben “Allah’ın Cenneti”, “Kahveci Güzeli”, “Leylâ ile Mecnun”, “Çanakkale” filmlerinin musikisini yaptım. Şimdi yeni bir filme çalışıyorum. Bir filmde şarkının ihtiva edeceği yer metro ile ölçülür. Bir metrede 52 resim vardır. Bir film bir saniyede 24 resim gösterir. Şimdi 47 metre devam edecek bir şarkı yapmak için bazı hesaplar çıkarmak icap eder. Meselâ şimdi filmde 100 Saniye devam edecek bir şarkı için çalışıyorum. Bunun için karşımda kronometrolu saat duruyor.
İnce hesap… Bestekârlığın da riyaziye ile alâkası varmış..

Saça ak düşen çağ insanın
en hassas çağıdır

Odadaki en geniş dolapta sıralanan büyük büyük dosyaları merak etmiştim. Meğer bunların hepsi Sadettin Kaynak’a bestelenmek üzere gönderilen şiirlermiş. Bestekâra böyle Edirne’den Rize’ye memleketin her

Dört çocuğundan en küçüğü 1938 doğumlu Mustafa Günaydın

tarafından gelmiş binlerce, torba torba manzume var.
Bütün bunların içinden “Saçlarıma Ak Düştü”yü nasıl seçtiniz?
— Halkın zevk nabzının nasıl attığını bir bestekârın iyi bilmesi lâzımdır. Ben de üzerinde çalışılır, Hakkıyla, iyi beste yapılırsa beğenileceğini anladım. Sonra saçlara akların düştüğü çağ insanların en hassas oldukları zamandır…
Kaç yaşındasınız?
— 45…
Hissettirmeden baktım. Bestekârın saçlarına ak düşmüştü.
Bestelerinizi ne zaman, nasıl yaparsınız?
– Geceleri… Tıpkı bir romanın, bir hikâyenin olduğu gibi benim de bestelerimin müsveddeleri vardır. Yani nasıl bir romancı ilk müsveddesini olduğu gibi neşretmez, elden geçirip, onda bazı tadilât yaparsa, biz de öyle hareket ederiz. Meselâ “Saçlarıma Ak Düştü” evvelâ zihnimde bambaşka bir tarzda belirdi. Size onun ilk şeklini okusam tanımazsınız. Sonra ben onu değerlendirip, dehşetli değiştirdim. Beste yaparken en münevverden, en basit halka kadar milyonlarca dinleyici, milyonlarca kulak adeta önümdedir. Ve onların her birinin zevkini nazarı itibara alırım. Sadettin Kaynak durdu:
— İşte, bizim halkın zevki müthiş azizim… Ve bu zevk zaman geçtikçe inceliyor, keskinleşiyor, bileniyor. Dünyada hiçbir şey bu kadar süratle ilerleyemez. Halk bu sene pek sevdiği bir şarkıyı gelecek sene ağzına bile almıyor. Onu beğenmiyor. Ağır, aksak şeyleri de tutmuyor. Zaten enerjik insanlar olan halkımız daha ziyade hareketli, cerbezeli musikiyi tercih ediyor. Tutacak şarkının yürümesi, koşması lâzımdır.

Mercan İdadisi’nde Kur’an dersi verirdim

Musikiye nasıl heves ettiniz?
— Musiki ile 30 sene evvel meşgul olmaya başladım. Evvelâ eski eserleri, klâsikleri zaptediyordum. Beste yapmak hevesi bana sonra geldi.
Hayata muallim olarak atıldım. Mercan idadisinde ulûmu dinîye ve Kur’an muallimiydim. Darülfünun’da talebe iken askere çağırılmıştım. Tabiî bütün bu esnada musikiyi bir an için olsun ihmal etmiyordum.
İlk eseriniz hangisidir?
— “Hicran ve elem,” hattâ bunu plâğa kendim okumuştum.
Alafranga musikiyi nasıl bulursunuz?
— Çok severim…
Cazbandı?
— Cazbant eserlerini iyi olmak şartıyla musiki sanatının hudutları arasında addederim. Beğenir ve severim.
Bizde yeni yeni cazbant eserleri besteleyenler çıkıyor, bunlardan kimleri beğenirsiniz?
— Necip, Fehmi Ege, Şefik’i… Bunlar bana çok ümit veriyor.
Önündeki karmakarışık notalara bakıp:
Sizin çalışmalarınıza mani olduk, dedim.
O yine sanatkârlara mahsus çocuk bakışları ve mahcubiyetle cevap verdi:
— Bilâkis, dedi, besteye çalışırken insan kendisini bu mesaiye fazla kaptırırsa müthiş yoruluyor. Bir göz kararması, dehşetli bir baş dönmesi başlıyor. Fasıla verilmezse bu insanı harap eder.
Bundan sonra sanatkâr bize kendi bestelerinden ve sevdiği plâklardan birkaçını çaldı. Bunları büyük bir zevkle dinledik. Bu arada duvarları süsleyen gayet güzel hat sanatı örnekleri gözüme ilişti. Sadettin Kaynak, eski Türk zevkinden yudum yudum zevk almasini bilen bir adamdır.
(Hikmet Feridun Es / 10 Mart 1941 / 7 Gün Dergisi/ Arşiv çalışması ve redaksiyon: Serhan Yedig )

POPÜLER ŞARKILARI VE FİLM
MÜZİKLERİYLE KLASİKLEŞMEYİ BAŞARDI

1895 Nisanı’nda İstanbul’un Taşkasap Lütfipaşa Mahallesi’nde doğdu. Babası Müderris Ali Alaeddin Efendi, Fatih Camii hocalarındandı. Hafız Melek Efendi’nin, Hafız Şeyh Cemal Efendi’nin öğrencisi oldu. Kazım Uz ve Emin Yazıcı’yla eser geçti. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Sultanselim, Sultanahmed camilerinin başimam ve hatipliğine getirildi. 1926’da, 31 yaşında plak kaydetmek üzere Berlin’e gittiği yıl beste yapmaya başladı. Diyarbakır’daki askerlik yıllarında halk müziğiyle tanıştı. Yeşilçam’ın yanı sıra Mısır’a çok sayıda film müziği besteledi. Revüler için bile müzik yazdı. 35 yıllık bestecilik sürecinde 138 eser besteledi. 66 yaşında öldü, Edirnekapı’da toprağa verildi.
Yılmaz Öztuna’nın Türk Musikisi Ansiklopedik Sözlüğü’ndeki iddiasına göre, Sadettin Kaynak şarkılarında Abdülvehhab’dan etkilendi. Bu yaklaşımıyla Klasik Türk Müziği’nde kötü bir modayı başlattı. Ruşen Kam ise 1950’de Zafer Gazetesi’nde yayımlanan bir yazısında Kaynak için “Taklit merakı Arap musikisine kadar uzanmaktadır” değerlendirmesini yaptı. Mesut Cemil çok daha ağır eleştirerek Kaynak’ın eserlerini müziksel saçmalıklar nitelemesiyle değerlendirdi.
Yılmaz Öztuna genel değerlendirmesinde ise “Musiki tarihinde gazino ve film için müzik yapan bestekarlar, akademik müzik çerçevesinde ele alınmaz. Ancak Kaynak bu musiki türünde en başarılı besteci olmuş, türünün klasiği derecesine yükselmiştir” diyor.

Linkler

Sadettin Kaynak: 63 yaşındayım, Allah’tan diliyorum ki bu sene öleyim

Share.

Leave A Reply

error: Content is protected !!