Sadi Işılay / Yüzlerce film müziğini yazdım, buna rağmen bestekarlık iddiasında değilim

0

Geleneksel Türk müziğinde çağının en yetkin kemancısıydı Sadi Işılay. Çocukluğu babasının Laleli’deki kıraathanesinde Tanburi Cemil gibi ustaları dinleyerek geçmiş, 8 yaşında keman, ardından ut çalmaya başlamıştı. 1969’da 70 yaşında hayata veda ettiğinde geriye 50 civarında bestesi kalmıştı. 53 yaşında Baha Kayserilioğlu’na müziğini anlatırken “Ticari saikle yaptığım eserleri beste kabul etmiyorum” diyor.

1950 senesinin son günlerinden biri. Beyoğlu’nun yan sokaklarından birine sapıyor ve üç katlı bir evin önünde duruyoruz. En üst kata çıkıyoruz. Bizi mütebessim bir sima karşılıyor; sonra bir odaya alıyorlar.
Küçük ve sade dönenmiş bir oda. Duvarlarda muhtelif sanatkarların fotoğrafları asılı. Onların hemen yanında duran bir levha dikkatimizi çekiyor. Şunları okuyoruz:
“Türk filmleri sanat mükafatı.”
Bay Sadi Işılay, 1947-48 senesi yerli filmler müsabakasında “Unutulan Sır” filmindeki “Nene gerek” şarkısıyla en muvaffak olmuş bestekar unvanını kazanmış.
Sanatkar hayatının tarihçesini bize sade bir dille şöyle anlatıyor:
– Bulunduğumuz asrın başında İstanbul’un Laleli semtinde doğdum. Babam Hoca İsmail Efendi’dir. Kendimi bildiğim andan beri kulaklarım musiki nağmeleriyle dolmuştur. Babamın Lâleli’de büyük bir kahvesi vardı. Zamanın edipleri ve musikişinasları bu kahvenin devamlı müşterileri arasındaydı. Kıraathanenin arkasında büyük bir salon vardı ki burası musikişinasların bir nevi meşkhanesi sayılabilirdi. Maruf bestekârlarımızdan Şevki Bey, Hafız İsmail, Kemani Tatyos ve Prens Nedim Bey bazı akşamlar bu salonda toplanır ve musiki meşkederdi. Ben de onları bir köşeden sessizce seyreder, dinlerdim. Evet, böyle bir atmosferde bulunup da musiki aşığı olmamak kabil midir, rica ederim söyleyin? Musikiye karşı derin sevgimi hisseden babamın dostlarından biri, henüz sekiz yaşındayken elime küçük bir keman tutuşturdu. İşte o tarihten beri kemansız geçen günümü hatırlamıyorum.

Dört yıl Paris’te yaşadım
İtalya, Almanya’da konser verdim

O günden sonra hangi faaliyetlerde bulundunuz?
— Gerek memleket içinde ve gerekse memleket dışında birçok konser turnesine çıktık.
Hangi ecnebi memleketlerde konser verdiniz?
— Cumhuriyet’in ilk yıllarında İpekçiler firması hesabına plâk doldurmak maksadıyla Paris’e gitmiştik. Bu vesileyle Paris’te ve yaz aylarında da İtalya, Almanya ve Viyana’da müteaddit konserler verdik ve bir hayli alâka ve takdirle karşılandık. Aşağı yukarı dört sene Avrupa’da kaldım. Ondan sonra da Mısır, Suriye, Irak, İran gibi memleketlerde konser turnelerine çıktım. Bilhassa İranlılar’ın gösterdiği sempatiyi burada zevkle belirtmekten kendimi alamıyorum.
İran musikisini nasıl buldunuz?
— Ne yazık ki İran musikisi, melodi bakımından çok fakir ve zayıf. Eski devirlerde İranlıların orijinal bir musikileri varmış. Fakat daha sonra Kafkas musikisinin tesiri altında kalarak saflığını, orijinalliğini kaybetmiş; yani gün geçtikçe gerilemiş. Bugünkü İran musikisi, Japon musikisi kadar fakir ve geri. Fakat bu vaziyet İranlıların iyi müzikten anlamadıklarına delâlet etmez bittabi. Bilhassa bizim musikimize karşı son derece hürmetkârlar. Orada verdiğimiz konserler münasebetiyle İran gazeteleri günlerce bizden bahsetmişti.

Ticari saikle yaptığım besteler
Sanat musikisi çerçevesine girmez

Biraz da bestelerinizden bahseder misiniz?
– Ben film müziği yazıyorum. Şimdiye kadar yüzlerce fil-min müziğini yazdım. Buna rağmen bestekârlık iddiasında değilim.
Niçin?
– Zira kompozisyon hissiyatın ifadesidir. Benimkiler ise doğrudan doğruya ticarî saikle yapılmış olduğundan, sanat musikisi çerçevesine giremez.
Ticarî zihniyet taşımadan sadece en derin hissiyatınızla yaptığınız besteler de var mıdır?
— Filhakika bu şekilde yapılmış bestelerim de yok değil. Meselâ bunlardan bir tanesi de şudur:
Ateşin gözlerini ruha kement etme sakın.
Beni, Leylâ gibi sen, zülfüne bendetme sakın,
Kanayan kalbimi öksüz bırakıp gitme sakın
Beni, Leylâ gibi sen, zülfüne bendetme sakın.
Şarkının bu güftesi Mustafa Nafiz Bey’in.
Memleketimizdeki musiki münekkitlerini nasıl buluyorsunuz?
– Türk musikisi münekkitleri maalesef üzüntü ile karşılanacak durumda. Bilirsiniz ki, konservatuvar icra heyeti, her ayın muayyen günlerinde Komedi Tiyatrosu’nda konser verir. Bu konserlerde bazan ben de kemanla taksim yapıyorum. Fakat konseri dinleyen bazı münekkitler, bu taksim sırasında yaptığım bazı pozisyonları fark etmeyerek tamamiyle yanlış hükümler veriyor. Meselâ bu taksimlerden birinde bir transpozisyon yaparak re perdesini lâ ittihaz etmiştim. Bu minval üzere icra ettiğim makamın mahiyetini anlayamayan bir münekkit, ertesi gün, gazetesinde bana hücum etti. Efkârı umumîye de bu zâtın yazılarının tesiri altında kalarak bizim hakkımızda tabii yanlış bir kanaat sahibi oldu. Kariler bu zatın bir sürü musiki istilâhı kullandığını görerek, onu musiki âlimi, bizi de musikî cahili farzederler. Eğer halkımızda esaslı bir surette musiki kültürü mevcut olsaydı, pek tabii bu işin mahiyeti de kolayca anlaşılacaktı.
Size bu vesileyle bizzat müşahede etmiş olduğum ilginç bir vakıayı nakletmek isterim: Paris’te bulunduğum sıralarda otele ancak sabaha karşı dönmek imkânını bulabiliyordum. Zira şehrin cazibesi ve sayısız eğlenceleri karşısında erken saatlerde yatıp uyumak kimsenin hatırına gelmiyordu. Sabaha karşı otele döndüğüm saatlarde de çöpçüler caddeleri süpürür ve yıkardı. Hemen hemen aynı saatlarda otele geldiğim için, o civardaki çöpçülerle çok iyi tanışırdım. Bir gün Faust operasını seyretmek üzere Paris Operası’na gitmiştim. Opera salonunda dolaşırken en ön sırada oturan smokinli bir zat dikkatimi çekti. İyice bakınca bu şahsın, otelimizin önündeki sokakları yıkayan çöpçü olduğunu hayretle gördüm. Ben de ona yakın bir sırada oturuyordum. Opera başlayınca hayretim büsbütün arttı. Zira bizim çöpçü o sırada cebinden bir sürü nota çıkararak bir yandan notalara bakıyor, bir yandan da sahnedeki sanatkarları dinliyordu. Operanın sonuna kadar bu sanatkâr ruhlu çöpçüyü hayranlıkla seyretmekten kendimi alamadım.
Bizde ise değil bir çöpçü, en münevver geçinenlerimizin bile musiki bilgisi yok denecek kadar az. Bu husus göz önüne alındığı takdirde memleketimizde musikinin ilerlemeyişinin sebepleri gayet net ve kolayca anlaşılır zannederim.
Bu sebeplen bertaraf etmek için sizce ne gibi tedbirler alınmalı?
– Yüksek kaliteli müzisyen yetiştirmek lazım. Bunun için de devletin muhakkak surette müzahir olması icabeder. Mesela, Türk musikisinin esas suretle tedris edilebilmesini temin zımmında bir mektep açmak lazım.
Konservatuvarda bu dediklerinizi tahakkuk ettirmek imkanı yok mu?
– Şimdiye kadar yoktu. Fakat bundan sonrasına ümitle bakabilirim. Zira bu iş için Ankara’ya giden bir heyet hiç de tahmin etmediğimiz bir hüsnü kabul görmüştür. Heyet halen Ankara’da. Oradaki temaslardan müsbet bir netice alınabilirse, zannederim pek yakın bir zamanda konservatuar-da enstrüman dersleri de verilmeğe başlanacaktır. Esasen bu ders yılından itibaren kıymetli sanatkâr Münir Nureddin Bey’in de tedris heyetine dahil olması bizi çok memnun etmişti. Şimdi de enstrüman dersleri verilirse, bu boşluk da kapatılmış olacak.

Mehmet Akif taksimimi dinledi
sigara kutusuna benim için şiir yazdı

Sanat hayatınızda, başınızdan geçen ve size çok tesir eden bir hatıranızı anlatır mısınız?
— Size, büyük millî şairimiz Mehmet Akif’e ait bir hatıramı anlatayım:
Cumhuriyet’in ilk yıllarıydı. Tekkeler henüz kapanmamıştı. İstanbul’daki tekkelerin en meşhurlarından biri de Şeyh Hazım Efendi’nin idaresi altında bulunan Üsküdar’daki Toygar Tekkesi’ydi. Hazım Efendi Şeyh imasına rağmen, mutaassıp dindar değil, fakat ileri görüşlü ve çok geniş kültürlü bir din adamıydı. Bir gün bu kıymetli din adamı vefat edince edip ve şairler onun ruhunu tazız maksadıyla bir mevlut okutmak istedi. Toygar Tekkesi’nde dini bir tören yapıldı. Bu törene en kıymetli mevluthanlar, edip ve şairlerimizden de Mehmet Akif, Abdülhakhamid, Ziya Gökalp, Celal Sahir gibi tanınmış şahsiyetler iştirak etti. O devrin icabı önce mevlût okundu ve sabaha kadar zikredildi.
Sabah saat 3.30 sıralarında tüm merasim sona erince, oradan ayrılarak şeyhin odasına geçtik. Kahveler içildi, Hazım Efendi’nin hatırası anıldı. Tan yeri ağarmağa başlamıştı. Bu sırada ediplerimizden biri ayağa kalkarak: “Müsaadenizle, Sadi Bey’den bir keman taksimi rica edeceğim” dedi. Orada hazır bulunanlar da bu teklife iştirak etti. Bu suretle bir taksim yapmak zarureti hasıl oldu. Akşamdan beri devam eden dini merasim benim de ruhumu vecde getirmişti. Bu sebepten o anda içimden taşan nağmelerin beni sürüklediği atmosfer içinde çaldım, çaldım, yoruluncaya kadar çaldım. Vaktaki günün ilk ışıkları yüzümü okşamaya başladı, o zaman yay elimden düştü, ben de sarhoş gibi bir koltuğa yıkıldım. İrticalen yaptığım taksim Mehmet Akif Bey’i çok memnun etmiş olmalı ki, o anda sigara paketinin üstüne yazdığı şiiri bana takdim etti:
Bütün eşya hüdayı zikreden bir sırrı hikmettir.
Kemanın bifüman Allahüekberden ibarettir.
Hülusumla seni tes’it edersem çok mudur Sadi?
Tecelli eyliyen kudret elinde başka halettir.
Büyük şairin bu iltifatı bana ölünceye kadar tesir edecek…
(Baha Kayserilioğlu / 9 Ocak 1951 / Bizim Yıldızlar/ Arşiv çalışması, redaksiyon: SerhanYedig)

PEŞREVİ ÇALAMAYINCA KONSERVATUVAR
İCRA HEYETİNDEN İSTİFA ETTİ

Yılmaz Öztuna, Türk Musikîsi adlı ansiklopedik sözlüğünde Sadi Işılay için şu değerlendirmeyi yapıyor: “Umumi ve mûsikî tahsili görmeyen Işılay, Türk Musikîsi’nin son asırda kemanda yetiştirdiği en iyi sanatkar sayılabilir. Virtüözlükle ilgisi olmamakla beraber, fevkalade müzikalitesi ve taksimlerinin muntazamlığı ile büyük ve halkı bir ün yaptı. Şedlerde bazen düzen değiştirmekle taksimleri yekmesak ve birbirine çok benzer olmakla beraber, makamların hususiyetlerini göstermekte çok kudretliydi. Yayın tamamını kullanır, falsosuz, kuvvetli çok müzikal ses çıkarırdı. Piyasa repertuvarını iyi bilir, fakat eserlerin arasındaki estetik farkı kestiremezdi…”
8 yaşında babası Perükâr İsmail’in Lalelibaba Türmesi’nin karşısındaki kıraathanesinde keman çalmaya başlayan Işılay, 12 yaşında Şehzade Zıyaeddin Efendi’nin sarayındaki sazendelerin arasına katıldı. Sadettin Arel tarafından Konservatuvar İcra Heyeti’ne alındı. Fakat bestecinin Mâhur Peşrev’ini çalamayınca heyetten istifa etti. Bir süre sonra aynı kurumun sanat kuruluna girdi. Radyoda repertuvar seçen kurulun üyesi oldu. Müzik çevresinden Denizkızı Eftalya, Mualla Gökçay gibi ünlü isimler dahil 9 evlilik yaptı. 1967’de, 68 yaşında felç geçirdi. İki yıl sonra hayata veda etti.

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!