Eleni Karaindrou / Bütün müzisyenler biraz medyumdur

0

Film biter, salondan çıkarsınız, ama müzikleri ruhunuza, bedeninize, aklınıza sinmiştir. Zaman geçer, belki filmin adını unutursunuz, ama üzerinize sinen müzik sizinledir. Yıllarca sokaklarda kulağınıza çarpar, “Eve gidip şu filmi bir kez daha izleyeyim,” yerine “Gidip şu müziği dinleyeyim,” dersiniz. Ben dedim. Eleni Karaindrou adı karlı bir kış günü, Theo Angelopoulos’un Leyleğin Geciken Adımı filminin çıkışında aklıma yazıldı. Yıllardır albümlerini dinlediğim halde onu hiç görmedim için de gerçek olduğundan şüphe duymaya başlamıştım ki… Ankara ve İstanbul’da vereceği iki konseri anlatmak için İstanbul’a geldiğini duydum. Buluştuk. Baştan söyleyeyim gerçekmiş. Etiyle kanıyla 64 yaşında, cin gibi, esprili, oradan oraya koştururken 20 yaşında gibi enerjik, “Merhaba,” der demez iki torununun fotoğrafını gösterecek kadar tatlı bir babaanne. Müziğini anlatırken de coşkulu bir maestro. Ayrılırken mutlaka sarılıp fotoğraf çektirmek isteyecek kadar cana yakın… Müziğin sihirli bestecisi, Ege’den Uzakdoğu’ya kadar hayranlarını ağlattığı eserlerini anlattı.

 

Eleni Karaindrou, sizi görmesem gerçek olduğunuza inanamayacaktım. Yıllardır müziğinizi dinliyoruz, ama gerçek mi hayal mi olduğunuzu düşünmeye başlamıştık. Popüler olmak gibi bir merakınız yok galiba…
– Popüler olmayı zaten hiç sevmiyorum. Daha önce Türkiye’de bir konser organizasyonu olmadığı için de gelmem gerekmedi. Dolayısıyla tanışamadık. Bugüne kadar sadece Yunanistan’da değil Almanya, İngiltere,                                  hatta Tayvan’da bile konser verdim. Ama yılda sadece tek konser veriyorum. Çok özel konserler yaptım. Hiç ajansım olmadı. Büyük orkestralar için besteler                           yaptığım için gittiğim ülkelerin devlet senfoni orkestralarıyla çalıyorum.

Angelopoulos’tan yeni film: Zamanın Tozu

Türkiye’den de çok konser teklif aldığınızı ama kabul etmediğinizi duyuyorduk. Bu kez hayır demediniz. Barış İçin Kuzey-Güney Müzisyenleri projesinin sizin için etkileyiciliği ne oldu?
– Bu konsere kadar Türkiye’den çeşitli ajanslardan 10’dan fazla teklif aldım. Acaba hangisi daha iyidir, diye düşünüyordum. İki yıl önce Vecdi Sayar beni aradı. Kendisini 12 yıl önce İstanbul Film Festivali jürisinde tanımıştım. Bu kez konser teklifi ondan gelince ben de kabul ettim. İki yıldır bu organizasyon için çalışıyorlar. Böyle bir proje için para bulmak kolay değil. Sonuç için umutluyum.
Türkiye’de konser vermenin önemi var mı sizin için?
– Bu konserin aslında bütün konserlerden daha önce olması gerekiyordu. Onun için tabii ki benim için önemi büyük. İstanbul Film Festivali’ne katıldığım dönemde Türkleri tanıdım. Boğaz’da davet edildiğim bir evde elit kesimden bazı isimlerle tanışma fırsatım olmuştu. Onları çok sevdim. Sokaklarda albümlerimin çalındığını duymak da beni çok mutlu etmişti. Bütün bu duygularla bir gün mutlaka Türkiye’de konser vereceğimi hissediyordum.
Hiç Türkiye’den film müzikleri teklifi aldınız mı?
– Festivalden sonra yönetmen Yeşim Ustaoğlu ile görüşmek için bir kez daha İstanbul’a geldim. Daha sonar Berlin Film Festivalinde ödül alan filminin müziklerini besteleyecektim, ama biraz geç başlayınca birlikte çalışamadık. Çünkü o arada Angelopoulos yeni bir filmin çekimlerine başlamıştı ve bana teklif etti. İki işi birden yapamazdım. Ya Ustaoğlu’nun filmini yapacaktım ya da Angelopoulos’un… Onun bir filmi bana iki yıla mal oluyor. Bu süre içinde başka hiçbir işe kanalize olamıyorum. Çekimler değişik mevsimlerde oluyor, araya yağmur kar giriyor ve uzayabiliyor. Ben de bu süre içinde bunu bırakıp başka bir işe bakayım, diyemiyorum. Böylece tam Ustaoğlu ile yakınlaşma aşamasındaydık ama olmadı. Şimdi de Kanada’dan çok güzel bir senaryo için teklif aldım, Angelopoulos yine yetişti ve bir film için onunla anlaştım.
Angelopoulos ile yeni bir filme mi başladınız? Adı ne? Biraz anlatır mısınız?
– Adı Zamanın Tozu. Yine Angelopoulos’un kendi hayatından hareketle çektiği bir film. Onun sekizinci filmi. Filmin kahramanı İtalyan bir yönetmen. Yeni filminin müziklerini besteletecek. Angelopoulos ona, Eleni Karaindrou ile konuş, der. Bunu bu kadar yıl sonra bir onur olarak kabul ettim. Böylece bütün işlerimi bıraktım.
Sizinle yapılan bir söyleşide, Angelopoulos’la aramızda çok özel ve derin bir ilişki var. Onun dünyasına girip kendimi buldum, diyorsunuz. Nasıl bir dünya bu?
– Angelopoulos’la işbirliğimle kendi derinliklerime ve kendi özüme ulaştım. Çekimlerde müziği hiç yazmam sadece fikirler vardır. Ulis’in Bakışı’nda olduğu gibi müziği kaybolmuş bir saflıkla ele aldığım zaman önce kendi derinliklerime ulaşmam gerekiyordu ki sanatımın içinden bu sesleri çıkarabileyim.

Angelopoulos’la dostluğum anlatılamaz, buna aşk da diyebilirsiniz

Biraz aşk gibi mi bu işbirliği? Eşiniz duymasın ama Angelopoulos’a aşık olduğunuzu düşündünüz mü hiç?
– Bir yönetmenle bir müzisyen arasındaki ilişki zaten sihirli bir özellik taşır. Bunu anlatmak kolay değil. Angelopoulos’un benim müziğimde uzun yıllar aradığı bir şeyi keşfettiğine inanıyorum. Kronometre ile stüdyoya giden müzik yapımcılarıyla ilgim yok benim. Onun da böyle bir arayışı vardı ve onu bende buldu. Aramızda ideolojik, estetik ve ruhsal bir ilişki var. Aşk nasıl anlatılamıyorsa müzikle-sinema arasındaki kimya da anlatılamaz. Böyle olunca Angelopoulos ile aramızdaki dostluğa da aşk diyebilirsiniz.
Angelopoulos, sizin müziklerinize “işte aradığım bu“ diyor, peki siz film bittiğinde ben çekseydim ancak bu kadar iyi yapabilirdim, diyor musunuz?
– Hiçbir zaman. Kendi işimle ilgili düşünmem gereken o kadar çok şey var, böyle bir çabaya girmiyorum. Bir yaratıcıya olan sonsuz saygımdan dolayı ürettiği her şeye saygı duyuyorum. Tarkovski’nin filmleri için de aynı şeyi düşünüyorum.
Nasıl bir çalışma sisteminiz var? Senaryoyu Angelopoulos’la birlikte mi okuyorsunuz?
– Angelopoulos bana önce yavaş yavaş olayı anlatıyor. İkinci gün birkaç şey aha ilave ediyor. Bu sürede benim içimde de birtakım duygular oluşuyor ve bu anlatım içinden filmin ana konusunu çıkarmaya çalışıyorum. Bütün hikayeyi anlattıktan sonra da çoğunlukla hemen müziğe başlıyorum. Onun senaryoya neleri ekleyeceğine emin olmadan birçok uzun eser yazıyorum. İkimiz de bu müziğin içine nelerin dahil edilip edilmeyeceğini bilmiyoruz. Bütün müzisyenlerin biraz medyum olduğuna inanıyorum. Bu bende de var. Angelopoulos bazen temalarımı hemen anlıyor, hissediyor ve uyguluyor. Bazen de üstünde düşünüyor. Düşüncelerin bende yarattığı duyguları müzikle dışarıya veriyorum. Stüdyoya girip kronometre ile plan yapmıyorum. Bazı temaları dinledikten sonra o tema üzerine de bazı sahneler çekiyor. Arıcı filminde vals sahnesi böyle oluştu. Aramızda karşılıklı bir etkileşim sözkonusu. Bundan yola çıkarsak bir aşk sözkonusu olabilir ama bu sadece işimizle ilgili… İkimiz de işimizi aşkla yapıyoruz. Bu duyguyu başkalarıyla da yaşıyorum.
Kimlerle mesela?
– Kendimden o kadar çok veriyorum ki yaşamla ilgili başka duygular da gelişiyor. Bunlardan biri 20 yıl önce eşimle yaşadığım ilişkiydi, bunun üzerine de evlendik. Ayrıca ECM Plak Şirketi’nin sahibi Maffred Eicher ile de aramızda çok özel bir ilişki var. Benim müziğimi keşfetti ve bütün dünyaya tanıttı, ona borçluyum. Benim için her şeyden en önce ailem gelir. Ondan sonra da Angelopoulos ve Eicher…
Eşiniz tiyatro yönetmeni Antonis Antypas’a onun için bir beste yaparken mi aşık oldunuz?
– Evet. Eşim bir oyun için beste yapmamı istedi. Bu şekilde yakınlaştık. Şimdi de yine onun için Euripides’in yazdığı Troyalı Kadınlar oyununun müziklerini besteledim. Fantastik bir eser oldu. Eşimle birlikte de 23 oyunda birlikte çalıştık.
Antonis Antypas ikinci eşiniz sanırım, 20 yıl önce evlendiğinize göre…
– Evet, oğlumun babası olan ilk eşimle 19 yaşında evlendim. Ama şimdiki eşim hepsinden iyi çıktı (Kahkahalar…)

Çıplak ayakla yürüdüm, genç kaldım!

Yaşınızı hiç göstermiyorsunuz. Sizi gören Eleni Karaindrou’nun kızkardeşi zannedebilir. Gençlik sırrınız köy hayatı ve müzik mi?
– Sanırım bunun sırrı iyi kalpli olmak ve sevgi… Sevgi, çocuk olarak saf ve bozulmadan kalmanızın en önemli kaynağı. Anne ve babama da borçluyum herhalde. Bir de çocukken doğduğum köy Teichio’da çıplak ayakla dolaşırdım. Çıplak ayakla gezmenin insanın genç kalmasında önemli bir etkisi olduğuna inanıyorum. Şimdi bile evde hiç ayakkabı giymem. Ve hala dağlarda yürüyüşlere çıkıyorum, ama ayakkabıyla… Annem ben yedi yaşında öldü. Babam ona çok aşıktı ve evle birlikte bütün eşyaları satarak Atina’ya taşındık. Ben yıllar sonra o evi ve komşumuzun evini tekrar satın aldım, orada da piyanom var, sık sık gidiyorum. Babamın da 90 yaşına kadar yaşamasını evin bahçesinde çeşitli ağaçlar yetiştirme heyecanıyla sağladım.
Bir ağaç olsaydınız, hangi ağaç olurdunuz ?
– Kiraz ağacı…
Angelopoulos sizin bu hayat hikayenizden etkilenip bir film yapmayı düşünmedi mi hiç?
– Hayır, Angelopoulos benim köyümü hiç görmedi, ama filmlerinde konu olan köyler aynı benim köyüme benziyor. Taş evler, orman ve sis var.                                                                                                               Müziğinizi birçok kişi gözyaşlarıyla dinliyor. Dinlerken sizi ağlatan eserler var mı?
– Yaşanan olaylar beni duygulandırıyor ve onlar için ağlıyorum. Belki de müziğim bu olayların sonucu ortaya çıkıyor. Gençken pek çok eser için çok ağlardım. Özellikle klasik müzik dinlerken. Chopin’in prelüdleri, Çaykovski’nin eserleri, Beethoven’in 7. Senfonisi… Tam tam tammmm… Müzik içimizi temizleme aracıdır. Bir müzik aracılığıyla ağladığımızda özgürlüğe ulaşmak için bir nedenimiz olur ve müzik bizi oraya götürür.
(Figen Yanık / 12 Kasım 2006 / Sabah)

Linkler

Biyografisi
Eserleri üzerine inceleme yazısı
Plak firması

Eleni Karaindrou / Komşumuz için ağlamayı bilmiyoruz, işte sorun bu (1996’da yapılmış röportaj)

Eleni Karaindrou / Tüm bestelerim büyük bir mozaiyiğin parçalarıdır (2006’da yapılmış röportaj)

Facebook sayfası

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!