Jacques Brel / Hayat yoğun yaşanmalı, yoksa insanın varlığı biyolojik bir kazadan öteye geçemez

0

Fransız ozan Georges Brassens ona “Başkeşiş” adını takmıştı. Belçikalı besteci Jacques Brel aştan, kadınlardan, umutsuzluklardan bahseden tutkulu şarkılarıyla 1958 sonrasında tam 20 yıl tüm dünyada ilgiyle dinlendi. Tek sözcük Fransızca bilmeyenler bile şarkılarını ölesiye sevdi. Brel, 1972’de “Bundan sonrasında sadece kendimi tekrar ederim” deyip ıssız bir adaya yerleşmişti. Beş yıl sonra yeni bir albüm ve akciğer kanseri haberiyle döndü. 9 Ekim 1978’de, 49 yaşında hayata veda etti. Sadakatı en yüce duygu, insanlığın satılığa çıkarılmasını yeryüzündeki en büyük kirlilik olarak niteleyen Brel’in 42 yaşında söylediklerini okuyunca, dünyanın ne kadar önemli bir bilgeyi kaybettiğini göreceksiniz.

 

Hayat, ölüm, sağlık..

– Sağlığım çok iyi, daha doğrusu sağlık değil, canlılık, hayatiyet demek lazım buna. Çünkü aslına bakarsan, herkesin sağlığı iyi, eninde sonunda. Benim çok özel bir sinir sistemim var: Kendimi çok hızlı toparlamamı sağlıyor, ama aynı zamanda, fazla yüklenmekten, biraz depresif dönemler geçirmeme de neden oluyor. Ama çatı sağlam, eskisine göre çok daha az içki içiyorum, çok fazla sigara içiyorum ve çok fazla çalışıyorum…

Ama bunlar da sağlığa zararlı değil mi?..

– Ama yaşamak da sağlık için çok zararlı, insana hayatta yaşamaktan daha çok zarar verebilecek başka bir şey yoktur. O halde, ya heyecanlardan yoksun yaşayacaksın ya da heyecanları tadarak…

Peki kanserden falan korkmuyor musun?

– Ölüm korkusu mu yani?..

Evet

– Ölümden çok fazla korkmuyorum, hayır. Öncelikle şunun için: ölüm sahip olduğum tek kesinlik, tek inanç. Ayrıca, ölümden pek korkmuyorum. Ölümden korkmadığım neredeyse aşikâr. Yıllarca acı çekmek gibi bir arzum ya da niyetim olmadığı da aşikâr. Acı çekmeyi sevmem, acı çekmekten hoşlanmak delilik olurdu, mazohîst olmam lazım acıdan hoşlanmam için. Ama artık hiç varolmamak düşüncesi beni korkutmuyor. Bir akşam uykuya dalacağım ve ertesi sabah uyanmayacağım, bu bana eşyanın tabiatı gibi görünüyor. Ayrıca, arkada kesinlikle hiçbir şey kalmadığına inanıyorum. Bu ölüm kavramı beni rahatsız etmiyor.

Böyle sigara içmeye devam edecek misin?

– Tabii, çünkü otomobile binmek de sağlık için çok tehlikeli, sevişmek de sağlık için tehlikeli, koşmak da sağlık için çok tehlikeli, hayal kurmak moral sağlık için çok zararlı. Bir yıpranma, eskime olayı olduğuna göre, her şey sağlığa son derece zararlı. Bütün bunlar bir yana, sakat gibi yaşamaktan da kaçınmak lazım sanıyorum. “Ve dikkatli olun, kendinize iyi bakın, mümkün olduğu kadar uzun yaşayın” demekten kaçınmalı. Öyle sanıyorum ki, bir hayatta mühim olan, hayatın süresi değil, yoğunluğudur. Bir porsiyon tandır et geldiğinde önünüze mühim olan ağırlığı değil, kalitesidir. Dört kilo tandırın başında tek başına oturursan, aptal gibi görünürsün… (gülüyor) Sadece güzel güzel dilimler. harika… Neyse, hayat bana çok da fazla bir şey söylemiyor, Yaşadığımıza göre, ilginç bir biyolojik kaza söz konusu, ama hepsi bu. Dolayısıyla da, yaşadığımız süreyi olabildiğince yoğun yaşamak lazım; yoksa, boğuntu ve can sıkıntısından başka bir şey olmaz. Tehlikeyi göze almak hayatın bir parçası. Tabii ki hesapsız, gözü kara bir şekilde değil. 180 kilometreyle virajı alan birisini görmek beni dehşete düşürüyor. Bu, hiç de eğlenceli değil benim açımdan. Ben riske atılmayı çok severim, ama bunu ciddi ciddi hesaplayarak yapanm. Bazen çuvallarım, düşerim, kafa göz yaranm, bu da hayatın heyecanlarının bir parçası.

Uçak kullanıyorsun…

– Evet, uçak… Ama bu eşek gibi çalışmak demektir. Doğru düzgün, gerektiği gibi uçak kullanmak için başka bir şey yaparkenkinden belki 10 kat, 20 kat daha fazla çalışman gerekir. Halbuki arabaya herkes biniyor ve normal bir şekilde araba kullananların deli olduklarını düşünüyorum. Herkes sabahleyin evinden çıkıyor ve kimse kimsenin frenlerinin çalışıp çalışmadığını bilmiyor. Çok temel, çok ilkel bir “check list” bile yok. Her sabah milyonlarca, milyonlarca otomobil yola koyuluyor ve kimse ilk kırmızı ışıkta aracının freninin tutacağından emin değil. Halbuki uçakta, (benim bir Mick 55’im var) her seferinde kontrol listesini tamamlamam en az 10 dakika sürüyor.

Başarı, yetenek, arzu…

– Başarmak kelimesi üzerinde anlaşmamız lazım. Ben insanın sadece tek şeyi başardığına inanıyorum; Hayallerini. Bir hayalin var ve onu kurmayı, gerçekleştirmeyi başarıyor-sun. Bu anlamda başarmak için, hayalimi gerçekleştirmeyi başarmak için çalıştığım doğru. Bu hayal, o zamanlar kesinlikle şarkı söylemek değildi, hayalimi dışa yansıtmaktı, bu da bir telafi, kompansasyon fenomeni, klinik olarak çok daha ürkütücü kelimeler var bunun için. Duhamel’in de dediIği gibi, insan kaçırdığı, başaramadığı, yakalayamadığı şeyi anlatıyor. Bir telafi olayı ve ben bu telaIfi olayını başarmak istiyordum, bunun için çok çalışmam gerekti tabii ki. Bir şeye kesinlikle kaniyim: Yetenek diye bir şey yoktur. Yetenek bir şeyi yapma arzusudur. Bir anda istakoz yemeği arzulayan, bunu hayal eden birini düşün, işte o anda, o esnada o yeteneğe sahiptir. O anda, yaraşır bir şekilde, doğru dürüst istakoz yiyecek yeteneğe, onun tadına varacak, keyfini çıkaracak yeteneğe sahiptir. Ve bir düşü gerçekleştirme arzusunun yetenek olduğunu sanıyorum. Yetenek bir düşü gerçekleştirme arzusudur. Bunun için de ter akıtmak, gayret etmek, disiplin gerekir. Ben sanatın ne olduğunu bilmiyorum. Sanatçı tanımıyorum. Bir şeyler için çalışan insanlar var ve bir şeyler için büyük bir enerjiyle çalışan insanlar var. Hepsi bu.

Olgunluk dediğin şey

– İnsanın 17 yaşında sonlandığını, artık olduğunu düşünüyorum, tabii bu genel bir kural. Ama 16 – 17 yaşlarında, bir insan bütün hayallerini kurmuştur, bunu bilmez ama, o hayaller artık onun içine geçmiştir. Şöhrete, şatafata mı arzu duyuyor, güvenceye mi. yoksa macera mı, yoksa… Ne istediği belirginleşmiştir. Bunun tam farkında değildir belki ama şeylerin tadını almıştır. Tıpkı çikolatanın tadı gibi, lahana çorbasının tadı gibi, bunun tadını almıştır, hissetmiştir. Hayatını artık düşlerini gerçekleştirmek için geçirir. Ve bir insanın 17 yaşında ölü olduğunu ya da ölebileceğini sanıyorum. Sonra, en azından benim durumumda olduğu gibi, düşlerden ziyade, şaşırtıcı olanları gerçekleştirmek için yaşıyorsun. 20 yaşına kadarki şaşkınlıkları gerçekleştirmeye çalışıyorum. Ve 40 yaşında bütün bunların farkına varıyorsun. Bu başka bir mesele ama 40 yaşında artık biliyorsun. 40 yaşına kadar bilmiyordum. Şimdi bunun böyle olduğunu biliyorum. 60 yaşında da belki, başka şeyler keşfedeceğim.

Ne yaptığımı bilmiyorum. Ama ne yaptığımı bilmemem de harika değil mi? Yarın ne yemek isteyeceğimi bilmiyorum, yarın ne içmek istediğimi de bilmiyorum ya da yarın ne yapmak isteyeceğimi de… Bilmiyorum. Yemek, içmek derken bunlar imge, temel olarak iştahımın ne olacağını bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum. Bu çok berbat, iğrenç bir şey. 42 yaşındayım ve 45 yaşında neleri arzulayacağımı kesin olarak bilmem iğrenç bir şey olurdu. Cehennem gibi. Neyse ki gelecek kimseye ait değil. Tanrı’ya da ait değil.

Zaman, Brassens. New York, Sinatra

-Hiçbir zaman modaya uygun şarkılar yazmadım. Mesela, hiçbir zaman ritmik dalganın içinde olmadım ben. Yani ritmik manada, benim yaptığım 1914-18’den önceye ait. Ben moral açıdan, moralist düzeyde 14-18 öncesine aitim. 39-40 savaşından önceye aitim. Mesela, Brassen’in de 1800’lerin sonundaki savaştan önceye ait olduğunu düşünüyorum. Brassens’e büyük bir hayranlık duyuyorum, olağanüstü şeyter yazan bir adam, ama modanın, genel akışın içinde değil. Bu yüzyılın dalgası içinde değil. Brassens’in cümleleri, sözlerini müziğe dokusu, kafasını kurcalayan şeyler, dertleri geçtiğimiz yüzyılın ritmleri. Brassens’e gücünü veren. Brassens’i Brassens yapan da bu: tedirginlik, oraya ait olmamak. Bendeki de bir ölçüde bu. Çok açık, 5. Cadde’de oturmuyorsun. Brassens New York’da 5. Cadde’de oturmuyor, ben de. Ama orada, 5. Cadde’de oturanlar da var. Mesela, Claude Nougaro gibi biri pekâlâ New York’ta 5. Cadde’de oturabilir. Söylemek istediğim bu. Dalga, moda derken hiçbir zaman dönemin dalgası, modası içinde olmadım. Bu dönemi reddediyorum… Neyse şimdi, bu başka büyük bir mesele…

New York’tan nefret etmiyorum; orada bulunmaktan nefret ediyorum, ikisi arasında büyük fark var. Aslında ben sadece kırı, köyü seviyorum. Bir binanın 39. katında oturmayı sevmiyorum. Kirliliği sevmiyorum.

Kirlilik seni rahatsız ediyor mu?

– Evet. kirlilik beni rahatsız ediyor. Bana çok daha önemli gelen bir kirlilik var: 20. yüzyılın sonuna geliyoruz ve insanlar hâlâ satılık, işte bana hangi deterjanın ne kadar, nasıl kullanılması gerektiğinden çok daha önemli gelen kirlilik bu. Belki de aptal olduğum için. Ama bana çok daha önemli gelen ahlaki  bir kirlilik var.

Brel-Sinatra karşılaştırması yapılıyor zaman zaman… İlk anda çok gülünç, tuhaf geliyor…

– Son anda da öyle.. (kahkahalarla gülüyor)

Sinatra hakkında ne düşünüyorsun?

– Sinatra’yı bir kere gördüm. Ama bilmiyorum. Şarkılar düşünmek için değil. Sinatra’nın şarkı söyleyişi hayranlık uyandırıyor. O tarzda daha iyisi yapılamaz. Kesin. Sinatra benim için çocukluğumun idolü, böyle dersem şimdi ona ayıp olacak, ama yıllardır var, daha yeni ortaya çıkmadı. Onun bir şarkısını dinlemek bana zevk veriyor, tabii geceleyin yataktan kalkıp da dinlemiyorum, bir dakikalık, birkaç dakikalık bir zevk…

Aşk bittiğinde susmasını bilmek gerekir

Eğer insan bir kadına çok aşıksa, güzelmiş, değilmiş, çirkinmiş bunu umursamıyor, görmüyor. Bir kadına çok aşık olduğun zaman, ona her şeyi vermelisin; sonra bîr an geliyor, artık aşık değilsin, artık niçin aşık olmadığını bilmiyorsun. Hiçbir şey bilmiyorsun, bütün hayatını bunu düşünerek geçirebilirsin; boşuna. Bunu analiz etmeye çalışanlar var, hiçbir zaman bana tatmin edici gözüken sonuçlara ulaşamadılar, Bir an geliyor ve artık aşık değilsin o kadına ve durum dramatik oluyor, çünkü artık ona söyleyecek hiçbir şeyin yok ve doğru dürüst aşk yapamaz oluyorsun… O zaman, bayağı şeyler söylememek için susmak gerek, susmak demek illâ kadını terk etmek demek değil; susmak lazım, asla aşk yapıyormuş gibi yapmamak lazım, bu kadın için de kendin için de çok iğrenç, çok aşağılayıcı olur. Hiçbir zaman, kendine bayağı şeyler söyleme lüksünü tanımamak lazım. Susmak lazım. Şarkılarda, her yerde… Bir an geliyor, “şimdi söyleyeceğim, işin özü değil, çok temel, çok önemli değil” diyorsun. Şu ana kadar söylediklerim çok önemliydi anlamında söylemiyorum. Ama “çok kesin, açık bir ihtiyaç değil, zorunluluk değil.” O zaman susmak lazım. Bunun ahlaki anlamda dürüstlük meselesi olduğunu düşünüyorum, hepsi bu. İnsanları hoşnut etmekten, onlara zevk vermektense, onlara karşı dürüst olmanın daha iyi olduğu anlar var.

Sadakat duyguların en yücesi

Dostluk kötü niyetin eğitildiği çok büyük, çok önemli bir sınama tahtası. Ve harika bir şey. Bir gün onu sevdiğini ilan ediyorsun, sonra onu seviyorsun, sonra oğlan her şeyi yapabilir ya da kız her şeyi yapabilir. Bu harika bir şey.

En saygı duyduğun duygu hangisi?

– Aşktan söz etmiyoruz… Sadakat. Kesinlikle sadakat. Aşık olmanın bununla alakası yok. Bazı adamların bazı adamlara olan sadakati beni gözlerimi yaşartacak denli etkiliyor. Bunu güzel buluyorum, bunu soylu buluyorum, bunu diğer duygulara üstün görüyorum. Çok tuhaf, çünkü sevgi, şefkat kelimesini düşündüğümde, erkekleri düşünüyorum. Kadınlara karşı tutku duyuyorsun, sabır duyuyorsun, sonra pişmanlık duyuyorsun, bana öyle geliyor, dürüst olmak lazım. Ama şefkat kesinlikle erkeklere karşı oluyor, çünkü şefkat, nasıl söyleyeyim, eşit bir duygu, iki kutup arasında, ama iki eşit kutup arasında bir akış. Kadınlarla ise… Tabii ki bir kadını şefkatle sevebilirsin, bu benim zihnimin almadığı bir şey değil, haklı olduğumu söylemiyorum… Müşfik olmayan bir erkek erkek değildir. Katı bir erkek yoktur. Ağlamayan bir erkek yoktur. Bu beni dehşete düşürüyor, ister utançtan olsun, ister neşeden, ne nedenle olursa olsun, hiçbir zaman, asla ağlamamak için egoist olmak lazım… Bu şefkat hikayesini seviyorum ben.

Kadın harika bir düşman, bütün düşmanlarımın                          çıplak olmasını isterdim

İnsan göçebe bir canlı. Gezinmek, tepenin arkasında ne olduğunu gidip görmek için yaratılmış… İnsan derken, erkekten bahsediyorum. Buna hakikaten inanıyorum. Esas olarak kadının erkeği durdurduğunu düşünüyorum. O zaman, erkek kadının yanında duruyor. Sonra kadın kendisine her gün bir yumurta yumurtlanmasını istiyor. Bütün dünyadaki bütün kadınlar her gün bir yumurta yumurtlanmasını arzu ediyor; ama bunu anlıyorum. Sonra, yumurta yumurtlanıyor. Adam nazik, kadından çok daha az hesap yapıyor. Kadının kötü olduğunu söylemiyorum, erkeğin sersem olduğunu söylüyorum; söylediğim bu. Ve erkek yumurtanın yanında kalıyor, o zaman yumurtanın altına koymak için saman gerekiyor, erkek yumurtanın altına koymak için saman buluyor; sonra bir gün yağmur yağıyor, o zaman… (gülüyor) Saman aramaya gidiyor ve bir de çatı gerekiyor, sonra cereyan oluyor ve erkek duvarlar yapıyor ve sonra da orada kalıyor. Ve erkek göçebedir. Öyle sanıyorum ki bir erkek, normal bir erkek, hayatı boyunca çekip gitmeyi hayal eder, nereye olursa olsun, ne şekilde olursa olsun… 40 yaşında bile olsa. bir erkekle bir aksam iki çift laf etmeye başla, hemen sana nasıl kurtulmak istediklerinden bahsederler, “Aah aah pilot olmayı çok isterdim… Şunu yapmayı, bunu etmeyi çok isterdim…” diye anlatmaya başlarlar. Bütün erkekler bir şey yapmayı arzu ediyor ve erkekler mutsuz. Oysa kadının bir tek düşü var, oğlanı orada tutmak. Bu kötülükten değil. Kadın kötü değil. Kadın düşman. Harika bir düşman. Bütün düşmanlarımın çıplak olmasını çok isterdim… (gülüyor)

Hangisini tercih edersin, bir kadının gülümsemesini mi, bir çocuğun gülümsemesini mi?

– İkisi aynı şey… (gülüyor) ikisi de bir şey istemek içindir… (kahkaha patlatıyor) Bu söylediğim sadece kötülük olsun diye, söylediğimin tek kelimesine bile inanmıyorum. Ama kadının gülümsemesini tercih ederim. Evet, kesinlikle. Zaten bunun için de çocuklar var, çünkü erkekler kadınların gülümsemesini tercih ediyor. Kadınlar hakkında konuşmayı pek bilmiyorum. Hiçbir zaman kadınları çok iyi anlamadım. Bir şeyin yanından teğet geçtiğimin tamamen bilincindeyim. Bununla gurur duymuyorum. Ama hayatım boyunca yanından geçtiğimin, değmediğimin bilincindeyim. Belki de tembellikten, mümkündür… Ya da utanma, edep duygusundan, bu da mümkün… Bu açıklamaların hiçbiri beni tatmin etmiyor. Ama bir şeyi teğet geçtiğimi hissediyorum, Bu bir iş, çalışma, emek kadınlar, Emek. Yoksa dişilerin üstüne atlayan bir herif olursun. Bu da benim hiç hoşuma gitmiyor doğrusu. Öyle sanıyorum ki, ben kadınlardan çok aşkı seviyorum; aşkı çok fazla seviyorum, Şimdi buradan çıkıp, benim oğlancı olduğum söylenebilir. Hayır, oğlancı değilim. Ama aşta fazla sevdiğimi sanıyorum. Kadınlar her zaman aşkın altında kalıyor, hayalini kurduğum aşkın. Ve oldukça romantik olduğumdan ya da gizlemeye gerek yok, duygusal olduğumdan… Kadın aşkın biraz gerisinde kalıyor. Hayalimin gerisinde. Ama kadınlan pek iyi anlayamadım. Ve artık çok geç.

Dostluktan söz ederken, dostluğun ne demek olduğunu bildiğimi sanıyorum. Şefkatten, sevgiden söz ederken, şefkatin, sevginin ne demek olduğunu bildiğimi sanıyorum. Şarkıdan söz ederken, bir şarkının ne dernek olduğunu aşağı yukarı bildiğimi sanıyorum. Ama kadınlar… Kadınlar hakkında ya da bir kadın hattında söyleyebileceğim tek şey, benim bu konuda söylediklerime itibar etmemek gerektiğidir. Ama doğruyu söylemek gerekirse, yeterince gayret göstermediğimi sanıyorum.

Yurt, anadil, şive

Ben Belçikalıları seviyorum. Birincisi, ben Belçikalıyım. 20 yıldır sersemce olmayan şeyler yazıyorum. 20 yıldır  Belçika’dan, Belçikalılardan, Flamanlardan bahsediyorum, Belçikalı şivesiyle konuşuyorum. Niçin olmasın? “Le Plat Pays”de ve öteki hikâyelerde çok açık anlatıyorum. Ama bu Belçikalı durumunu reddedenler var. Bu üzücü bir şey, benim hoşuma gitmiyor. Çünkü eğer sen bir yerdensen ve bir şeyleri değiştirmek istiyorsan devrim yaparsın, ama bütün hayatın boyunca ağlaşıp durmazsın, “aah aah biz Belçikalılar şöyleyiz. böyleyiz, kimse bizi anlamıyor, tanımıyor..,” Bu doğru değil. Dünya Belçika’nın nerede olduğunu bilmiyor. Mütevazı olmak lazım, Tıpkı sabahleyin traş olurkenki gibi, mütevazı oluyorsun ve köpüğün, sabunun arkasında kendi suratını keşfediyorsun. Ama Belçika meselesi kesinlikle mikroskobik bir mesele, anlıyor musunuz? Mesela, Peru’ya ya da San Salvador’a gittiğinde, ben Belçikalıyım dediğin zaman, karşındaki eğer üniversite falan okumuşsa, hayal meyal Avrupa’da olduğunu biliyor. Ama bu bir şey değil. Belçika’nın Avrupa’da olduğunu hayal meyal biliyor. Ben Amsterdam’dan söz ettiğimde, Amsterdam’ı Belçika’da sanıyor, insanın durumunu kabul etmesi lazım ya da değiştirmesi… Bu nedenle de sanki Belçikalı değilmiş gibi yapan bir sürü herif var. Bir keresinde bir kadın bana “niçin hiç durmadan bizimle dalga geçiyorsunuz!” diye çıkışmıştı. (Koyu bir Belçika şivesiyle kadının taklidini yapıyor) Ne dememi istiyorsun ki? Bu şive benim çok hoşuma gidiyor, bana güzel geliyor. Ama bunu söylediğimde bana inanmıyorlar. Oysa ben çok hoş buluyorum.

Kanada aksanı da öyle değil mi?..

– Kanada aksanı.. Evet, çok hoş. (taklit yapıyor) Bunlan çok iyi anlamıyorum. “Les Bonbons” şarkısını Brüksel aksanıyla yazmıştım; dalga geçtiğimi, alay ettiğimi sandılar. Kesinlikle öyle değil. Bu aksanı kullandım. Çünkü böyle bir aksan var. Onu ben icat etmedim, var. Bunda bir tat var, o toprakların izi var. Niçin herkes illâ aksansız konuşmak zorunda olsun? Benim aksanımın inceldiği söyleniyor. 20 yıldır Fransa’da yaşıyorum, bu çok mantıklı. Peki ama niçin illâ Londra aksanı ya da bilmem ne aksanıyla konuşmak gereksin?.. Hayır, nasıl konuşuyorsan, öyle konuşursun. Ve ben buna bayılıyorum. Ben böyle konuşmuyorum, bunu seviyorum. Ben zihinsel olarak Flamanım dediğim zaman, tabii ki bunun doğru olduğunu ispatlayamam. 20 yıldır Alplerden ya da Adriyatik’ten bahsetmiyorum, Flamanlardan bahsediyorum ama, yine de… (gülüyor) Frankofon olduğum için de bunu Fransızca yapıyorum. Niçin mesela bir Finli, Finlandiya’dan Almanca olarak bahsedemesin ki? Demokrasilerde yaşadığımıza göre, üstelik halk demokrasisi olmayan demokrasilerde bile, herkesin istediği ifade biçimini seçmeye, kullanmaya hakkı olduğunu düşünüyorum. Ve ben ırk olarak bir Flamansam, istiyorsam, Fransızca anlatabilirim kendimi. Ve insanın İngiliz olup da kızıl saçlı olmamaya ve Portekizce konuşmaya, Portekizce şiirler yazmaya hakkı vardır. Eğer yarın bir Flamana bana Flaman olduğunu ispatlamasını söylersem, ispatlayamaz. Bir Flamanı nereden, nesinden tanırsın? Flamanca konuşmasından mı? Bu ispat sayılmaz. Bir Moğol harika Flamanca konuşabilir. Bütün bunlar hiçbir anlam ifade etmiyor. Irkçılık bu. Olacak şey değil, istenecek bir şey de değil, eğer bütün Moğollar Flamanca konuşsaydı,  Flandre çok küçük gelirdi… (gülüyor) Herkesin dişi aynı şekilde ağrıyor, herkes bokuna aynı şekilde bakıyor, herkes kadınlara aynı şekilde bakıyor, herkes ıspanak yemeğini aynı şekilde seviyor ya da sevmiyor ve gerisi aşağılık, iğrenç politikaların sonucu diye düşünüyorum; ya da bu benim zafiyetim.

Şarkılarım insanoğluna sunulan aspirin gibidir

İnsan bir şey icat ettiğinde, bir aspirin olur, hâlâ buna inanıyorum ve eğer, bir şarkı süresince, bir film süresince, birileri için aspirin olabiliyorsan, insanlar içlerini kemiren şeyleri düşünmüyorlar, başka bîr şey düşünüyorlarsa, bir asprinleri  oluyor. Bu da iyi bir şey. Ve sonra, bunu şunun için yaptı, şöyle yaptı, böyle yaptı, yok dürüst değil… falan filan deniyorsa… Sonuçta bütün bunlar, dürüst olup olmadığın, tek kişi için önemli: O da benim. Ve ben asla kendimden memnun değilim. Ama bu, benim için son derece önemli, insanlar bana saldırıp “sen şöylesin böylesin, soytarısın” dediklerinde biraz üzülüyorum… Ama bütün zamanımı onlara kendimi ispatlamaya çalışarak geçiremem, ispatlayamam da zaten. Ama sonuçta, bu bir tek beni bağlar, benim için mühim, akşamleyin ben kendi kendimle yatıyorum, onlar benimle yatmıyor. Ve dürüstlük, benim dürüstlüğüm öncelikle beni ilgilendirir.

Anlıyor musun, şarkı yazmak, şarkı söylemek, bir filmde oynamak ya da yönetmek bütün bunlar asprin olma işleri… Dışa yansıtma, bir tür teşhircilik. Bunu kabul etmek lazım. Ben teşhirci olmayı tercih ettim diyebilmek lazım; istersen ahlaki, felsefi niyetlerle diye ekleyebilirsin… Ama bu durumu kabul etmen lazım. Bazen öyle bir an geliyor ki, bütün niyetlerin teşhirci faaliyetlerin tarafından silinebiliyor, insanlar yaptığından hoşlanıyor mu, hoşlanmıyor mu? Hoşlanmamaları da çok normal, yaptığını sevmeme hakları var. Ben onların hepsini seviyor muyum sanıyorsun? Ben hepsini sevmeye çalışıyorum, ama beceremiyorum. Ama bunu onlara gazetelerden söylemiyorum.,, (gülüyor) Bir barda, suratından hoşlanmadığım birisiyle karşılaştığımda, “tahammül edilmez bir tipiniz var” demiyorum adama… (gülüyor) Halbuki, genellikle insanlar, beni görür görmez, “senden hiç hoşlanmıyorum, nefret ediyorum” diye üstüme atlıyor. Ama bunu çok iyi anlıyorum. Çok hoş olduğunu söylemiyorum, ama dünyanın sonu da değil. Böyle işte. İster kral ol ister yol işçisi, mühim olan iyi bir insan olman, mühim olan fonksiyon değil, o fonksiyonu nasıl yerine getirdiğin. Sonuçta hayranlık duyulacak bir bakkal olabilirsin. Bir kutu bezelye almak için dükkâna girdiğinde, seni iyi karşılayan, memnun mesut bir bakkal…

Başarısızlık her zaman özgürlüğün kanıtıdır

Gerçek özgürlük, yanılma hakkına sahip olmaktır. Eğer yanlış yapmaya, şaşırmaya, çuvallamaya hakkın varsa… Özgürsündür. Başarı hiçbir zaman özgürlüğün kanıtı değildir. Oysa başarısızlık her zaman özgürlüğün kanıtıdır. Biliyordun, ya da bilincinde değildin… Biliyordun ve yanıldın. Özgürdün. Özgürlüğünü kullandın, insanlar çok seyrek özgürlüklerini kullanıyor. Yanılmak, kendi hatalarını yapmak, kafayı gözü yarmak, canını acıtmak, ağlamak, başını yastığının artına sokmak ve yanılmak gerek, bazen saçmalamak gerek, insan saçmalar, önemli değil. Başkasına zarar vermediği sürece varolmak, hareket etmek, ihtiyatlı olmaktan çok daha önemli. Acilen ihtiyatlı olmaktan kaçınmak gerekiyor, ihtiyatsız olmak gerekiyor. Kafan gözün mü yarılacak? Yarılsın… Neden olmasın? İnsan aşağılanmaktan ölmez, yok öyle bir şey. İnsan kafayı gözü yarmaktan ölmez, yok öyle bir şey. İnsan sırtına yediği bıçak darbesinden ölür ya da trafik kazasında. Yanlış yapmaktan, yanılmaktan kimse ölmez. Kimse gülünç değil. Yaşayanlar var. Ölüler var. Bu doğru işte. Yaşayanlar ve ölüler var. Ve geri kalan her şey… Eğer iyiysen. eğer mutluysan… Mutsuz bir insan kadar korkunç bir şey yoktur, çünkü mutsuz insan mutsuzluk verir. Halbuki, mutlu bir insan, deli bile olsa, bir parça mutluluk katar. Nefrete gelince, nefret, aptalların sağlığını besler.

Zor olan hedefe varmak değil, yola çıkmaktır

Villevorde’da yaşayan, ama Hong Kong’a gitmeyi arzu eden bir adam için en zor olan, Hong Kong’a gitmek değil, Villevorde’u terk etmektir. Zor olan budur. Çünkü bir kere Hong Kong’a gittikten sonra, bir şekilde yolunu bulursun. Sağlığının yerinde olması yeter, sonra herkes Hong Kong’a ulaşır. Ama zor olan Villevorde’u terk etmektir.

Sakınımlı, ihtiyatlı insanları sevmiyorum, ihtiyat derken, ahlaki hesapçılıktan söz ediyorum. Bundan iğreniyorum. Kafalarıyla bedenleri birlikte, uyum içinde çalışanları seviyorum. Entelektüelleri pek sevmiyorum. Ben bir entelektüelim, ama entelektüelleri sevmiyorum. Kafası ve bedeni bir arada yaşayanları seviyorum. Bedeni düşüncelerinden ayrı gidenlerden hoşlanmıyorum.

Ben kitap yazacak bir milyon kişi tanıyorum, hayatımda böyle bir milyon kişiyle karşılaştım. Adama rastlıyorsun, “şimdi askı satıyorum ama, bak gör, iki sene sonra kitabımı yazacağım,” diyor, iki sene sonra bir daha görüyorsun, “Şimdi hıyar satıyorum… Evlendim, bir karım, iki çocuğum var, şuyum,  buyum var, metresim şöyle, arabam eskidi… Hıyar satıyorum, beş yıla kalmaz kitabımı yazacağım…” Kitap sembol burada… İster askı sat, ister hıyar, eğer bir şeyi yapmayı çok arzu ediyorsan, onun için, hata yapmayı da göze alarak deli gibi atılmalısın. Ben atılmayı tercih ediyorum. Ne olabilir ki? İnsanlar niçin şarkı yazmıyor, niçin şarkı söylemiyor, niçin kitap yazmıyor, biliyor musun? Çünkü onun yerine başka işler yapıyor. Tek nedeni bu. Hong Kong’a gitme mevzuu. Zor olan bu. İnsanın kendini zorlaması, kendini mecbur hissetmesi, kıçını sıkması lazım…

Önce yüreğin yağ bağlıyor, sonra yağ beynini sarıyor

Aptallık… Aptallık korkunç bir şey. Dünyanın en kötü şeyi. Dünyanın kötü ruhu, büyücüsü. Kötü insan diye bir şey yok, aptallar var ve bu onların suçu değil. Ve korkaklar var, bu onların hatası. Korkak insanlar ve korkularını üstlenmeyenler var… Aptallık tembellikten olur… “Yaşıyorum, sağlığım yerinde, bu bana yeter” diyen aptaldır… İnsanoğlu her sabah “Bu kadarı bana yeter, bu yeterli değil” diyerek yataktan kıçını kaldıramaz. “Yeteri kadar şey bilmiyorsun, yeteri kadar şey görmüyorsun, yeteri kadar yapmıyorsun”… Bunun tembellik olduğunu sanıyorum. Yüreğin yağ bağlıyor ve yağ giderek beyninin de etrafını sarıyor. Böyle olduğunu sanıyorum, insanın dişi ağrıyorsa, küçükken dişini doğru dürüst fırçalamadığı içindir. Maruz kaldığın bütün aşağılanmalar, daha önce bazı salaklıklar yaptığın içindir. Aşağılanma nedir? Hayatının bir anında bir saçmalık, bir hata yapmışsındır ya da her zaman iyi yaptığın bir şeyi, o anda yeterince iyi yapmamışsındır…

Sen moral gücü nereden buluyorsun?

– Yaşamaktan… Yaşamaktan…

Hastalar karşısındaki tepkin nedir?

– Hastasına, hastalığa bağlı… O erkeğin ya da kadının bunu bilip bilmediğine bağlı… Bütün enerjinin oraya gitmesi gerek… Yine sağlık mevzuuna geldik… Biliyor musun, eninde sonunda bir gün seçim yapmak zorundasın. Ya kendini seçeceksin ya da seçmeyeceksin. Bence, eğer kendini seçersen, anında can çekişmeye başlarsın. Çünkü olağanüstü bir enerjiyle kendinle uğraşmaya başlarsın. Hepimizin olağanüstü bir enerjisi vardır. Ya da şöyle dersin, “tamam yaşıyorum, buradayım, 40 bin kilometre çapında, dönen bir topun üzerinde yaşıyorum, ilginç bir durum, ama bu kadar”… Bu biyolojik olay kaçınılmaz sona doğru gidiyor. Hepimiz bunu biliyoruz. O halde, ne kadar iyi geçerse, nasıl söyleyeyim, ne kadar şeffaf, ne kadar açık, ne kadar neşeli, ne kadar doğru olursa, o kadar iyi. Hepsi bu. Bu kadar basit. Bütün bunlar bir yana, tabii ki her şeyden kuşku duyduğun bazı akşamlar var, tabii ki her şeyden kuşku duyduğun bazı sabahlar var. Bazen sabahleyin banyoya gidiyorsun ve suyun altında öylece durmak istiyorsun. Bu benim başıma geliyor. Mühim olan etrafta yaşananlardır, demek çok egoistçe.

Korku, heyecan, mutluluk

Bir film yaptığında korkuyorsun, konser verdiğinde, albüm çıkardığında ödün kopuyor. 17-18 yaşlarında her sahneye çıkıştan önce kusardım. Korkudan. Günde üç kere sahneye çıkıyorsam, üç kere kusardım. Uçakta da bazen çok korkarım. Yelken yaparken de çok korkarım. Bir filmde oynarken de… Korkmayan, korku duymayan insan, insan değildir. Mühim olan korkunu üstlenmektir. Korkmuyorum diyen delidir, onu tımarhaneye kapatmak gerekir.

Niçin bu ihtiyacı duyuyorsun?

– Bu bir ihtiyaç değil. Sürekli korkuyu reddetmeyi anormal buluyorum. Güvence peşinde koşanlardan nefret etmiyorum… Ama pek de hoşlanmıyorum. Ben korku olmadan yaşayamazdım, belki de fazla sağlıklı olduğum için, ama hesapsız, aptalca, gözü kara atıldığın korkudan söz etmiyorum. Çünkü ben beş yıl sonra kitap yazacağım deyip askı satan adam olmayı redediyorum. Bir beş yıl daha , sonra bir beş yıl daha, beş yıl daha… Çünkü şeylerin yapılması lazım. Ve hep arzularını erteleyerek, reddederek yaşayamazsın, delirirsin, mutsuz olursun ve etrafını mahvedersin. Eğer kişi bir şey yapmayı arzu ediyorsa, eğer dünya turu yapmak istiyorsa, her şeyi terk etmeli… Ondan sonrası kolay, ister bir yükgemisine denizci olarak girer, ister başka bir şey yapar ve dünya turunu yapar. Eğer arzu ettiği halde yapamıyorsa, insan dünya turu yapamamaktan ölür. Yalancıktan, sudan zorunluluklar nedeniyle köşeye sıkıştığı bahanesiyle arzu ettiği şeyi yapamıyorsa, insan ölür. Eğer kalıyorsa, o zaman hakikaten o kadar arzu duymuyor demektir.

Uçak kullanmayı bildiğin zaman, biraz daha fazla oluyorsun. Hayır daha güçlü olmuyorsun, aynı derecede kırılgan kalıyorsun, yine aynı şekilde korkuyorsun, hatta belki daha fazla korkuyorsun, çünkü muhayyilen besleniyor, insan Rimbaud okuduğunda, bir önceki günden daha zengin olmuyor. Ama geçmişte tahmin ettiğinden de kötü yazdığını görüyorsun. Müzik için de aynı şey geçerli. Her şey için. Kaçış, emekliliktir. Hayatları boyunca uygun bir şekilde çalışanların emekli edilmesine karşı değilim. Ama kaçış, vazgeçme, elini eteğini çekmektir. Kaçış budur. “Ah çok şanssızım, hayatta hiç şansım olmadı” lafları boş. Kimin şansı olmuş ki? Ben şans nedir bilmiyorum. Sınav olduğu gün, hazır olmandır şans. O zaman da, hazırlıklı olduğun için sınavı başarırsın, hazırlıklı değilsen çakarsın. Hepsi bu. Bu çok heyecan verici, yaşamak bu. Coşku verici.

Yüzde 100 mü, yoksa yüzde 50 mi mutlusun?

– Yüzde 100 mutluluk imkânsız, en nihayetinde… Ama mutluyum, işte… Mutlu, mutlu…

(1971’de Knokke’de yapılan söyleşiden çeviren Siren İdemen / Roll Dergisi / Ocak 1999, Sayı 27)

Linkler

Biyografisi

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!