Cemal Reşit Rey / Müzik inkılabına karşı halkımızın çoğunun sessiz direnmesi şayanı hürmettir

0

Besteci Cemal Reşit Rey’e 1963 yılında Atatürk ile ilgili anıları sorulur. Hanedana yakınlığı nedeniyle Cumhuriyet’e ihtiyatla yaklaşan Rey bir anı aktarıp “Zaten Atatürk’ün Klasik Batı Müziği’ne karşı alakasının fazla olmadığını o gün anlamıştım” diye devam eder…

 

Atatürk müzisyen değildi; müzikte fazla bilgisi olduğunu zannetmiyorum. Bunu bana söyleten sadece eski bir hatıradır: Takriben 38 yıl önce (1925) Atatürk Ankara’dan Bursa’ya gidiyordu. Trenle İzmit’e kadar gelip, oradan Reşit Paşa vapuru ile Mudanya’ya vâsıl olduktan sonra en nihayetinde Bursa’ya geçmişti. İstanbul’dan kalabalık bir heyet kendisini İzmit’te karşılamak ve ona Mudanya’ya kadar refakat etmek üzere Gülnihal vapuru ile yola çıkmıştı. Bu heyette o zamanın ismiyle (yani Darülelhan ismiyle) Konservatuar Müdürü, İkinci Müdürü ve muallimlerden bir grup da bulunmaktaydı. Muallimler meyanında ben de vardım. İzmit Körfezi’ne vardığımızda Reşit Paşa vapurunun ve donanmamıza ait üç dört geminin beklediğini gördük. İkindi vakti toplar atıldı, Atatürk’ün İzmit’e geldiğini bu suretle öğrendik. Akşam yemeğinden hemen evvel Gülnihal vapuruna bir çatana yanaştı ve kim olduğunu bilmediğim bir zat çatanadan gemimize geçtikten sonra müdürümüz rahmetli Musa Süreyya Bey’i yanına çağırttı ve ilk önce alafranga grubun, bilâhare alaturka heyetin huzura çıkacağını bildirdi. Aynı çatana ile rahatça Reşit Paşa vapuruna gittik. Geminin yemek odasında at nalı şeklinde büyük bir sofra kurulmuştu. Bir köşede hakikaten oldukça yıpranmış küçük bir konsol piyano duru-yordu. Arkadaşlarım ve ben, doğruca piyanonun yanına gittik. Yemek odasında henüz başka kimse yoktu. Biraz sonra kapılar açıldı ve Atatürk başta olmak üzere birçok kişi içeri girdi. Ardından müdürümüz, Atatürk’e takdim olunduktan sonra, bizleri kendisine tanıttı. Ellerimizi sıkıp karşı köşedeki bir koltuğa oturan Atatürk’ün etrafına misafirleri de oturdu. Bizlere gelince, ben piyanonun, arkadaşlarım da hazırlanmış olan nota sehpalarının önüne oturduk. Cesar Franck’ın Kentet’ini çalmaya başladık. Baştaki “Introduction” bitmemişti ki, Atatürk’ün misafirleriyle sohbete dalması üzerine konserimizi kısa kesmenin münasip olduğunu hissettik.
Klâsik Batı Müziğine karşı alâkasının fazla olmadığını o gün anladım. İşte bu sebepledir ki, çok sesli müziğin memlekete girmesi hususundaki gayretleri kendisine karşı olan hayranlığımı büsbütün artırdı. Malûm ya bu müziği sevmemek veya anlamamak bir nakise sayılmaz. Nice büyük insan, hattâ sanatçılar bile, mesela bunlar meyanında Victor Hugo müzikten pek hoşlanmazdı.
Nitekim, Atatürk’ün müzikle alâkalanmamasını gayet tabiî görmüştüm. Bilâhare mekteplerden alaturka musiki tedrisatını, radyodan da alaturka musikiyi kaldırttığı zaman, kendisindeki tarafsız görüşlerin ne derece kuvvetli olduğuna şahit oldum. Bir devlet reisinin kendi hissiyatına kapılmaksızın, her şeyden önce memleketinin her sahada ileri gitmesini sağlamak mecburiyetinde olduğunun, bu yerinde kararlar, en parlak misallerini teşkil eder!

Musiki inkılabı tam
olamadı, yarım kaldı

Bittabi, mânevî inkılâplar maddi inkılâplardan çok daha zordur. Bahusus musiki, doğrudan doğruya duyguya hitap ettiğine göre, bu sahada geceyi gündüz yapmak hiç de kolay değildir. Nitekim tam olamadı fakat yapılanlardan bir kısmı da yarım kaldı. Meselâ mekteplerde alaturka usulü müzik tedrisatı o zamandan itibaren tarihe karışmıştır. Ve fakat radyoların programları hâlâ alaturka musikiyle dolu. Yani, bu da gösteriyor ki bu nevi inkılâplar kısa zamanda olamaz. Bunu bilmekle beraber bu yolda “inkılap işareti”ni verebilmek büyük ve cesurane harekettir! İşte Ata’nın büyüklüğü ve önderliği elbette buradadır.
Öte yandan, büyük kitlelerin duygu sahasında alıştıkları şeye bağlı kalmaları bence pek sevimli ve kıymetlidir. Müzik inkılâbına karşı halkımızın büyük kısmının sessiz sadasız direnmesi şayanı hürmettir. Dahası, “Guenille si l’on veut, ma guenille m’est chere” kabilinden infialler, hele sessiz sadasız yapılırsa, şahsen pek hoşuma gider. Bundan kuşkulanmaya değmez. Çünkü ergeç “çok sesli müzik” şüphe yok ki memleketimizde de kök salacaktır. 30 sene gibi kısa bir zamanda memleketimizde bu sahada kat edilmiş yol mucize kabul edilmelidir.
Gerek mekteplerden alaturka musiki tedrisatının, gerekse radyolardan alaturka musiki yayının kaldırılmasına ait iki hâtıra naklediyorum:
1926 Ağustosu’nda Maarif Vekili Necati Bey, bir Sanayii Nefise Encümeni toplamıştı. Encümene beni de davet etti. İşte o encümende alınan kararla mekteplerden alaturka musiki tedrisatı kaldırıldı. Böyle isabetli kararların yanında fazla cüretkâranelerinin de alınmasına ramak kaldığına şahit oldum. Bu encümenimizin reisi rahmetli Namık İsmail ile rahmetli Çallı İbrahim, Necati Bey’e bir dilekçe sundu. Bu dilekçede ressamların eserlerini teşhir edecek bir galeriden mahrum bulunduğu belirtiliyor ve hükümetten bu iş için bir mahal isteniyordu. İstenilen mahal neydi biliyor musunuz? Sultan Ahmet Camii, ancak ilâve ediliyordu ki, camide yukardan gelen ışığın az oluşu resimlerin en iyi şerait altında teşhirine mâni idi. Bunun için kubbede delikler açılması teklif edilmişti! Necati Bey muvafakatini vermek üzere iken, rahmetli mimar Kemalettin Bey’in pür hiddet yerinden kalkarak söylediği sözlerden sonra bu karardan vazgeçildi. Sanat inkılâplarında
isabetli kararların alınmasının ne kadar zor olduğunu işte o gün unutulmaz şekilde anladım.

Operetlerim alaturka
yasağına takıldı!

İkinci hatıram radyolardan alaturka müziğin kaldırılmasına ait.
Eski İstanbul Radyosunun Müdürü rahmetli İsmail İsa Bey bir gün ezilerek büzülerek bana geldi ve böyle bir kararın alındığını söyledikten sonra bizim “Lüks Hayat” ve “Deli Dolu” operetlerinden iki parçanın bundan böyle radyoda çalınamayacağını bildirdi. Filhakika bu plâğı Vasfi Rıza doldurmuştu. Bir tanesinde gazel diğerinde de zurna taklidi güzel bir taksim vardı. Alaturka musiki yasağından bu şekilde zarardide olacağımı hatır ve hayalimden geçiremezdim!
Atatürk’ün direktifi üzerine bir müddet sonra (1934’te) Maarif Vekili Abidin Özmen, sekiz müzisyen olarak bizleri (Cevat Memduh Altar, Halil Bedii Yönetken, Hasan Ferit Alnar, Necil Kâzım Akses, Ulvi Cemal Erkin, Nurullah Şevket Taşkıran, Cezmi ve ben) Ankara’da kongreye toplamıştı. Toplantı açılıp nazikâne nutukların teatisinden sonra, Maarif Vekili sevimli şivesiyle bizlere “Ey, hadi bakalım, musıki inkılâbı yapacakmışız, bunu nasıl yapacağız” demesi üzerine kongrede bir şaşkınlık havası esmeye başladı. Toplantı dört saat kadar devam etti. Arada sırada Maarif Vekili’ni telefona çağırıyorlardı. Son telefondan sonra Abidin Özmen heyecanla bizlere: “Paşa, Çankaya’dan bir kaçtır telefon ettiriyor. Musiki İnkılabı ne yoldadır, diye soruyor” dedi. Biz büsbütün şaşkına döndük. Ne gibi bir karar alınacağını bir türlü kestiremiyorduk. Nihayet hatırlamadığım birisi “memlekette tek sesli şarkı söylemenin yasak edilmesi gerektiğini” teklif etti! Bunun üzerine zannediyorum ben kalktım ve dedim ki: “Bir çoban faraza davarlarını otlatırken şarkı söylemek ihtiyacı hissederse, ille köye gidip bir ikinci çobanı bulup, gel birader sen de şu ikinci sesi uydur da söyle mi desin?” Nihayet bu tasavvur eriyip gitti. Kongre bilâhare encümenlere taksim olunarak bir rapora istinaden pek yerinde ve çok önemli kararlar aldı. Ezcümle Güzel Sanatların müstakil bir Umum Müdürlük haline getirilmesi, Musiki Muallim Mektebi’nde musiki pedagoji şubesi. devlet musiki ve tiyatro akademisi kurulması gibi…
Naklettiğim şu kısa hâtıralar, müzik inkılâbının ne zor bir iş olduğunu gösterir zannederim. Bu bakımdan memleketimizde meselâ 1935’te bir Riyaseti Cumhur Senfoni Orkestrası’nın kuruluşu; 1936’da Musiki Muallim Mektebi’nin ilk konservatuar haline gelişi, daha sonra Ankara Devlet Operası ve Balesi, İstanbul Konservatuarı, Şehir Orkestrası ve Korosu, Şehir Operası ve diğer teşekküllerin kuruluşu, ayrıca çağdaş modern Türk kompozitörlerinin ortaya çıkarak eserleriyle dünyaya yayılmaları ve genç istidatlarımızın yabancı diyarlarda adlarından bahsettirecek virtüözler haline gelişi, en önemlisi de halkımızın gün geçtikçe çoksesli müziğin şahaserlerini dinlemek için konserlere karşı tehacümü, bütün bunlar Atatürk’ün işaretiyle başlanan müzik inkılabının dünya çapındaki değerini ve bizim için önemini belirtmeye herhalde yeter!
(Cemal Reşit Rey / Kasım 1963 / Opus Dergisi / İlk yayın: 11 Kasım 1963 / Cumhuriyet / Arşiv çalışması, redaksiyon: Serhan Yedig)

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!