Ulucan Kardeşler / Maxim Vengerov’un “A Takımı”

0

İngiltere ve Almanya’da solistlik konusunda çalışmalar yapan Özcan Ulucan ve ablası Birsen Ulucan, ünlü kemancı Maksim Vengerov’un önerisi üzerine 2000 yılında keman piyano ikilisi oluşturmaya karar verdi. Saarland Müzik Akademisi’nin öğretim kadrosuna katılan Vengerov’un korepetitör ve asistanlığını üstlenen iki kardeş düo çalışmalarının yanısıra kendi yollarında yürümeye devam ediyor. Maxim Vengerov’un “A Takımı” 2002’nin ilk günlerinde İstanbul’da verecekleri konser öncesinde müzik serüvenlerini anlattı.

Enstrümanlarınızı aileniz seçti. “Keşke başka enstrüman çalsaydım” ya da “Müzikçi olacağıma ressam olsaydım” dediğiniz oldu mu hiç?
Birsen Ulucan – Komşularımızın çocuğu çaldığı için piyano bana yakın bir enstrümandı. Piyanoyu sevmemde 7 yaşında ders aldığım ilk öğretmenimin önemli etkisi oldu. Bu arada bale dersleri aldım. Hatta balerin olmak istiyordum. Vücut yapım fazlasıyla atletik bulunduğu için müziğe geri döndüm. 12-14 yaş arasında çello dersleri aldım. Öğretminimi hiç sevemedim ve yine piyanoya başladım. Disiplinli çalışmamda anne ve babamın yönlendirmesi oldu. Hatta tatlı sert diyebileceğim bir otorite sözkonusuydu. Çocukluğumda bazen notalar arasına kitap koyup roman okuduğumu hatırlıyorum. Bizim ailedeki temel anlayış “iyi insan ya da sanatçı olabilmek için tüm sanat dalları hakkında bilgi sahibi olmak gerekir” şeklindeydi. Bunu biz de benimsedik.
Özcan Ulucan – Evimiz klasik müzik plaklarıyla, büyük ustaların yorumlarıyla doluydu. Bunları dinleyerek büyüdük. Babam dinlediğimiz operaların öykülerini masal gibi anlatırdı. Kitaplarda rastladığı önemli bölümleri bize okurdu. Mesela Tolstoy ve Dostoyevski’nin müzik üzerine söylediklerini Rusça’dan çevirirdi. Otomobilde giderken bile 9. Senfoni’nin temalarını birlikte mırıldandığınızı hatırlıyorum. “Ben ölümü ve hayatın değerini iyi biliyorum. Hayatta çok fazla çirkinlik var. Sizin güzel şeyler yapmanızı istiyorum. Yetenekli olduğunuzu söylemeseler, müzisyen olmanız için ısrar etmem” derdi. Fakat kemanı sevmemde en önemli etken ilk öğretmenimdi. V. Spirov, Viyana Müzik Akademisi’nden mezun olmuş, ülkesine dönüp kendini yetenekli gençleri yetiştirmeye adamış. Onunla karşılaşmamız büyük şanstı. Evde aile dostlarımıza, okulda halka açık verilen konserler enstrümanıma daha da sevgiyle bağlanmamı sağlamıştı.

Birlikte ve ayrı ayrı yürüyeceğiz

Başlangıçtaki hedefiniz iyi bir keman piyano ikilisi olmak mıydı?
B.U – Amacımız ayrı ayrı solistlik açısından en iyi noktaya ulaşmaktı. Bazen, tek başına yetersiz müzisyen kişilikler grup içinde çalmayı tercih eder. Biz, iki yetkin müzikçinin bir araya geleceği ikili yapısından yanayız. Huzursuz ve tatminsiz kişilikler grup çalışmalarında sorun yaratır. Ayrıca solist kariyeri oluşturmaya çalışan müzikçiler açısından fedakarlık tehlikeli bir şey. Bu tür fedakarlıklardan kaçınılmalı. Ciddi şekilde düo çalışmasına yönelmemiz çok yeni. Çünkü 1993-95 arasında Londra’daki öğretmenim iki yıl oda müziğine yönelmemi ve kesinlikle tek başına çalışmamı istemişti. Maksim Vengarov düo fikrinde ısrar etmeseydi tek başıma çalışmaya devam edecektim. Şu anda, gelecekle ilgili düşüncem düonun yanısıra solistlik kariyerimi sürdürmek. İkili içinde de piyanonun ve kemanın yeteneklerini eşit oranda sergileyeceği eserlerden repertuar hazırlamak.
Ö.U – Vengarov “Her müzisyen kardeş uyumlu olamaz. Ama sizin aranızda önemli bir elektrik var” demişti. Sözü bize yön gösterdi. Nazım Hikmet’in “Bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşcesine” dizelerindeki gibi biz kişiliklerimizi koruyup, enstrümanlarımızdaki solistlik çabasını sürdürürken bir yandan da ikili çalışma yapacağız.

Ortak yönleri duygusal zekaları

İkili çalışmalarda sanatçıların uyumu kadar kişilik farklılıklarının da önemli olduğu söylenir. Farklılığın zenginliği yarattığı düşünürsek, günlük hayattaki Birsen ve Özcan Ulucan için neler söylenebilir?
B.U – Özcan detaylara düşkün. Hedefe ulaşmak için dolambaçlı yollardan geçer. Ben daha direkt olmaktan yanayım. Sabırlıdır, insanları anlamak için çaba gösterir. Ben hemen tepki veririm. Çok neşeli bir insan olduğumu, hayata gülerek baktığımı söyleyemem. Bence neşe anlık bir durumdur. Hayata ironiyle yaklaşırım. Tercih etmem gerekse hüznü seçerdim herhalde. Özcan daha sosyal bir insandır. Mizah anlayışımız uyuşur.
Ö.U – Duygusal zeka açısından birbirimize benziyoruz. Sanata yaklaşımda amacımız aynı. Kendimize bu işi neden yaptığımızı sorduğumuzda verdiğimiz cevap aynı. Hani atomun enerjiye dönüştürülmesini keşfedersiniz ama insan öldürmek için kullanılmasına karşı koyamazsanız ya, sanatçı da bu işi neden yaptığını bilmeli bence. Doğayı ikimiz de severiz. Ben denizci olmak, uzun yolculuklara çıkıp macera yaşamak isterdim. Bircan dakiktir, ben zamana pek önem vermem. Hayatın çok uzun olduğunu düşünürüm.
Besteci ve eser tercihlerinizde farklılıklar var mı?
Ö.U – Ben Bach hayranıyım. Özellikle solo eserlerini severim. Mozart’ın eserlerine karşı özel bir hassasiyetim olduğu söylenebilir. Ablamla birlikte çağdaş repertuarı da araştırıyoruz. Stravinski, Martino, Webern çaldık mesela. Ablamla aramızda büyük beğeni farkları olduğunu söyleyemeyeceğim.
B.U – Beethoven’den sonra Liszt’in eserlerini kendime yakın buluyorum. İlk hocam Chopin gibi duygusal eserler yerine dramatik yapısı daha belirgin eserlerin bana daha uygun olduğunu söylemişti. Liszt’in Dante sonatı bence bir senfoni kadar önemlidir.
Sahnede çalarken yaklaşık 30 yıldır tanıdığınız kardeşinizin değişiverdiğini çok farklı bir ruh haline girdiğini görür müsünüz? Bu tür şaşırtıcı anlar yaşanır mı?
B.U – Bazen sahnede hiç planlamadığımız, düşünmediğimiz bir şey yapıveririz. Öyle anlar olur ki sadece ikimizin olduğunu hissederiz. Provalardaki endişeler, tartışmalarımız uçuverir.
Ö.U – Provalarda tartışmalarla, denemelerle olgunlaşan eser konserde farklı bir boyutta yorumlanabiliyor. Duygusal zeka devreye giriyor o zaman. Mesela Beethoven’in müziğinden ortak etkilenmelerimiz, ürpermelerimiz vardır. Son zamanlarda ulaştığımız hisler “çak” dediğinde iki elin çarpışması sırasında mükemmel sesi yakalamak gibi bir sonuç yaratır.

Vengerov’la karşılaşma hayatlarını değiştirdi

Fotoğraf: İlhami Yıldırım

Maxim Vengerov’la yollarınız nasıl kesişti?
Ö.U – Yılda yaklaşık 150 konser veriyor ve çok meşgul. Fakat sürpriz şekilde Saarland Müzik Akademisi’nde ders vermeyi kabul etti. Solistlik sınıfı için başvurdum. Sınavda bana ablam eşlik etti. Mozart’ın bir eserinden bir sayfa çaldık. Çok beğendiğini söyledi. 15 aday arasından seçildim. Sınavdan sonra bir restorana gittik ve sohbet ettik.
B.U – İlk karşılaşmamızda bize çok ilginç sorular sordu. Mesela ilk sahneye çıktığımızda neler hissettiğimizi, öğretmenimizle ilişkilerimizi öğrenmek istedi. Ben de sahneye ilk çıktığımda içimden müthiş bir sıcaklığın yükseldiğini, tüm benliğimi etkilediğini anlattım.
Ö.U – O da aynı duyguyu yaşamış. Bu duygunun bir gün yine gelip bizi bulacağını söyledi. Bulgaristan’da başlayıp Almanya’ya uzanan öykümüzü öğrenince “Siz de benim gibi göçmen ruhlu müzikçilersiniz. Karşılaşmamız bir tesadüf değil. Kaderle ilgili bir olay bu” dedi. Kişiliği bu kadar derin bir sanatçıyla birlikte çalışmak bizim için büyük şans.
Vengerov sizi dost, arkadaş gibi benimsemiş sanki. Dost olarak nasıl bir kişi?
B.U – Çok rahat ve dost canlısı. Saarland’a geldiğinde çalışmalardan sonra uzun yürüyüşlere çıkarız. Üçümüz sokaklarda yürürken müthiş şakacıdır. Dolunay varsa mutlaka kurt taklidi yapar. Özcan da kuzu sürüsü. Yolda rastlayanlar çok güler. Taklitte çok başarılı. Bazen Özcan’la çitlerin, duvarların üzerinden atlarlar. Oturup hayat üzerine, dünya üzerine konuşuruz.
İkili ve bireysel olarak gelecekle ilgili ne gibi planlarınız var?
Ö.U – İkili olarak repertuarımızı geliştirmeyi hedefliyoruz. Belki birkaç önemli yarışmaya katılırız. Bireysel açıdan ise artık olgunluk dönemine girmemiz ve bu birikimle daha iyi yorumlar sunmamız gerekiyor. Vengerov’la konuşmalarımızda bu zamanın geldiği anlaşılıyor. Ben ismini vermek istemediğim iki önemli yarışmaya hazırlanıyorum. 2002 ya da 2003’de yılında bu yarışmalara girmeyi düşünüyorum. Bu arada Almanya’da çeşitli orkestralarda birinci kemanlarda ya da birinci keman olarak çalışıyorum. Yarışmayı kazanabilirsem büyük bir orkestraya birinci keman olarak girmeyi deneyeceğim.
B.U – Londra’da verdiğim konserler ilgiyle karşılanmıştı. Yavaş yavaş çevre oluşturmaya başlamıştım. Fakat öğrenim dönemi tamamlanıp bursum bitince Almanya’ya geçmek zorunda kaldım. Gelecekte bir kez daha Londra’da şansımı denemeyi düşünüyorum. Şu anda Vengarov’la birlikte çalışırken müzisyenliğinden çok şey öğreniyorum. Sınıfta eşlik ederken beni çok farklı noktalara getirebiliyor. Mesela “enstrüman bir araçtır, ruhun güzelliğini ortaya çıkarır. Bu yüzden parmaklar, vücut ve ensrüman kadar ruhunuz üzerine de düşünmelisiniz” der. Ondan aldığım enerjinin beni nereye götüreceğini merak ediyorum.
Anladığım kadarıysa siz Vengerov’un “A Takımı” sınız. Birlikte konser verme olasılığı var mı?
Ö. U – Bize özel bir önem verdiğini hissediyoruz. Her ay mutlaka 10 gün Saarbrücken’e geliyor ve ders yapıyoruz. Belki çok iddialı bir söz ama, bize “sizin müzisyen olarak misyonunuz var, iyi olmak zorundasınız” diyor.
B.U – Aramızda bir dostluk bağı var. Yılda 150 konser veren bir sanatçının geçen ay İstanbul’a gelmesi ve atölye çalışması yapmasının ardında da bu dostluk olmalı. Geçen yaz İsrail’de atölye çalışması yapacak ve birlikte ilk konserimizi verecektik. Bu projeyi geçen ay İstanbul’da gerçekleştirdik.

MÜZİĞE BULGARİSTAN’DA BAŞLADILAR

İki doktorun hayali gerçek oldu: 1960’lı yılların Sofya’sında, her hafta sonu konsere giden iki genç doktor Leonid Kogan, Igor Oistrakh gibi kemancıları, Svietoslav Richter gibi piyanistleri dinlerken hep düş kurardı. Bir gün çocuk sahibi olmak ve onları dinledikleri virtüözler gibi ayakta alkışlanırken görebilmekti hayalleri. 1970’te Birsen’in, 1973’te Özcan’ın doğumu hayallerin gerçekleşmesi yolunda ilk adım oldu. İlkokul öncesinde Şumen Çocuk Müzik Okulu’nda piyano dersleri almaya başlayan Birsen’e bir köy öğretmeni olan dedesinin katkısıyla piyano alındı. Artık Ulucanlar’ın evinde haftada en az bir kez küçük bir dinleti vardı.
4 yaşında ablasına özenip piyano başına oturan Özcan’ın hayatına yön veren enstrümanı babası seçti. Mehmet Ulucan, Tıp Fakültesi’ndeki öğrencilik yıllarında bir müzikevinin vitrininde keman görmüş, büyülenmişti. Fakat özel ders almak için başvurduğu konservatuvar öğretmeni “İki iş bir arada yürümez, bu işten vazgeç” deyince tüm yeteneğini cerrahi alanına yöneltmek zorunda kalmıştı. Yüreğinde küllenen arzuyu oğlunun gerçekleştirmesini istedi. Özel derslerle altı yaşında kemana başlayan Özcan 10 yaşında, ablasının eğitim gördüğü Varna’daki D. Hristov Müzik Okulu’na girdi.
Keman piyano ikilisinin ev konserlerine aile dostlarının yanısıra Bulgaristan’ın ünlü virtüözleri de konuk oluyordu kimi zaman. Paganini Yarışması birincilerinden kemancı Emil Kamilarof’un böyle bir dinletiden sonra söyledikleri Necmiye-Mehmet Ulucan çiftinin çocuklarının geleceğiyle ilgili kesin kararı vermesine yol açtı. Onlar müzikçi olacaktı.
1985’te ailenin üçüncü çocuğu Ayşen doğdu. Trio’nun üçüncü üyesinin çalacağı enstüman baştan belliydi. Ancak aile 1989’da politik baskılar nedeniyle Bulgaristan’ı terkedip Türkiye’ye yerleşince, Ayşen çello yerine kemanı seçti.
Mehmet Ulucan on yıl önce yakınlarını ziyaret için Türkiye’ye geldiğinde gazetede bir haber dikkatini çekmişti. Almanya’da bir orkestranın baş kemancılığını yapan Saim Akçıl’dan bahsediyordu haber. Kesip saklamış, Akçıl’ın izini bulmaya çalışmıştı. Aile İstanbul’a yerleşir yerleşmez Saim Akçıl’ı buldu. Fikir danıştı. Özcan, MSÜ Devlet Konservatuvarı’nda Akçıl’ın öğrencisi oldu. Birsen ise İ.Ü Devlet Konservatuvarı’na girdi.
Özcan ilk önemli konserini 12 yaşında Şumen Filarmoni Orkestrası’yla vermiş, 1984’te ulusal keman yarışmasında ikincilik ödülü kazanmıştı. Türkiye’ye geldikten sonra konserlere devam etti. AKM’de çaldığı Sol Majör Keman Konçertosu sonrasında Melih Cevdet Anday yazısında ondan şöyle bahsedecekti: “Bu ismi bir yana yazın sayın müzikseverler, onu ilerde çok alkışlayacaksınız.” Birsen Ulucan ise İDSO ve CSO’yla verdiği konserlerle övgü aldı. İki kardeş 1991’de İtalya’da Lipizer Keman Yarışması’nda “En İyi Beethoven Yorumcusu” seçildi.
Birsen ve Özcan Ulucan 1993’te TEV ve Eczacıbaşı bursuyla iki yıllığına Londra’daki Guidhall Muzik Okulu’na gitti. Birsen, Joan Havillis’in, Özcan ise Ifrah Neaman’ın öğrencisi oldu. Özcan Ulucan, Viktor Pikayzen’in 1995’te Hacettepe Üniversitesi Konservatuvarı’nda düzenlediği master sınıfına katıldı, ayrıca ünlü kemancının asistanlığını yaptı. Ardından Almanya’da Saarland Muzik Akademisi’ne girerek Joshua Epstein’dan solistlik dersleri aldı.
Ulucanlar 1999’dan bu yana Saarland Müzik Akademisi’nde Maksim Vengarof’un solistlik sınıfında. Birsen Ulucan sınıfın piyanisti, Özcan Ulucan ise Venfarof’un öğrencisi ve asistanı. İki kardeş bir yandan ayrı ayrı solistlik kariyerini sürdürüyor, çeşitli orkestralarda çalıyor, diğer yandan iddialı bir keman piyano ikilisi olabilmek için Vengarov’un gözetiminde repertuar hazırlıyor, konserler veriyor.
(Serhan Yedig / Ocak 2002 / İş Müzik)

Linkler

Özcan Ulucan’ın web sayfası

Özcan Ulucan’ın Facebook hesabı

Birsen Ulucan’ın web sayfası

Birsen Ulucan’ın Facebook hesabı

Maxim Vengerov, Ulucan’ı anlatıyor

Steven Isserlis, Ulucan’ı anlatıyor

 

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!