Şölen Dikener / Samanlıkta iğne misali nota aradım

0

Efsanevi çellistlerden Paul Tortelier’in son öğrencilerinden, asistanı Şölen Dikener yıllardır ABD’de yaşıyor. Marshall Üniversitesi’nde öğretim üyesi ve okulun orkestrasının şefi. 10 yıl önceki ilk albümünde piyano eşlikli çello repertuvarının gözde eserlerini seslendirmişti. Bu kez tam üç yıllık çalışmayla Türk bestecilerinin solo çello için partitalarını araştırdı, notalarını buldu ve kaydetti. 2008 Nisanı’nda AK Müzik’in Türkiye’de yayımladığı “Türk Partitaları”yıl sonunda ABD’de Albany Records tarafından yayımlanacak.  Şarkı söyler gibi çalmayı hocası Tortelier’den öğrendiğini söyleyen Dikener “Bu CD ile çellistlere Türk bestecilerini tanıtmayı amaçlıyorum, hedefime ulaşabilirsem ne mutlu bana” diyor.

 

Ögretmenlik, şeflik yapmak, yaşamak için neden Amerika’yı seçtiniz, Türkiye’den umudunuzu kestiniz mi?

– Amerika’ya gelmem aslında bir mecburiyet ve tesadüf sonucuydu. Öğretmen yetişmek üzere Avusturya ve Fransa’ya gönderildim. Türkiye’ye dönüşümde  yüksek öğretim Amerikan sistemine geçmişti. Üniversitede çalışmak için master ve doktora derecesi koşul olmuştu, Avrupa’daki eğitimimin doktora kabul edilemeyeceği söylendi.  Amerika’ya gitmeye karar verdim. Michigan’da doktoramı bitirdiğimde, Türkiye’deki kuruluşlardan herhangi bir yanıt alamadım.  ABD’deki  iş olanaklarını değerlendirmeye karar verdim.

Hacettepe ne sıklıkla ders veriyorsunuz, öğrencileriniz arasında sıradışı yetenekler var mı?

– Hacettepe’de birkaç yıl evvel, bir kez ustalık kursu verdim. Türkiye’de düzenli olarak her yıl, temmuzda Akademi Datça Uluslararası Yaz Müzik Akademisi’nde ders veriyorum. Bu akademiyi 2006’da Türkiye’ye Türk müzisyenlerinin öncülüğünde bir yenilik getirebilmek genç yetenekleri ortaya çıkarmak amacıyla kurdum. Kariyerimin başından beri istediğim gibi, Türkiye’deki müzik eğitimine katkıda bulunmuş oldum. Bunun meyveleri çok kısa sürede ortaya çıktı. Örneğin 12 yaşındaki Bilkent’li öğrencim Cansın Kara dünyaya açılabilecek bir yetenek. Şubatta Marshall Üniversitesi’ne geldi,  ders aldı, düzenlediğim Çello Festivali’ne katıldı. Bu yıl nisan ayında Mersin’deki Ulusal Çello Yarışması’nda yaş grubunda birinci oldu.

Viyana’da özgün sese tahammül yok

Paul Tortelier’in son öğrencilerinden, asistanlarından biriydiniz, bu büyük ustayla yollarınız nasıl kesişti, virtüözitenize, müziğe  bakışınıza neler kattı, karşılaşmasaydınız neler eksik kalacaktı?

– Tanışmamı Devlet Sanatçısı Verda Erman’a borçluyum. Paris Konservatuvarı’nda Tortelier’in oğluyla aynı sınıfta okumuşlar. Bu konuda kendisine minnettarım. Tortelier, 1984’de İstanbul Festivali’nde herkesin büyülendiği bir resital verdi. Ertesi gün bu ustayla çalışmaya karar verdim! Fakat Fransa’ya gitmem kolay olmadı. Üç yıl çabalamam gerekti. 1987’de başardım  ve 1990’a kadar Tortelier hocam, danışmanım oldu.  Virtüözitemi bu dönemde geliştirdim. En önemlisi müziğe bakış açım değişti, derinleşti. Tortelier’in müzik felsefesı şarkı  söyleme sanatını enstrümana uygulama üzerine kuruludur, yani doğallık ve saflık önemlidir. Zorlama, yani entrümana hakimiyetin sergilendiği “çalgıyı icra etme” yaklaşımı yerine enstrümanın yardımıyla müziği icra etmeyi öğrendim.

Çelloda kendi sesinizi bulmanız ne kadar zaman aldı? Hangi süreçlerden geçtiniz, hangi ustaların, ekollerin etkisinde kaldınız, nasıl bir sonuca ulaştınız?

– Bu çalışma fırsatını elde edemeseydim, yine mutlaka çok belirli bir seviyede çellist olurdum. Eğer Viyana’da kalsaydım, kendi sesimi geliştirmem, kullanam mümkün olamazdı. Çünkü zaten bu ekolün belirgin bir sesi var,  bu sesi oluşturmayan öğrencinin Viyana’da öğrenime devam etmesi pek güç. Tortelier ise farklı bir teknik ve üslupla çalıyordu. Bir çok ana, temel unsuru yeniden yapılandırmam gerekti. Üç yıllık bu çalışmanın ardından  ABD’deki üst seviyedeki oda müziği çalışmalarıyla kendi sesimi buldum. Rose ve Starker ekollerinden gelen hocalarla çalışınca, ortaya  müzikal üslup açısından bir sentez çıktı. Sonuç bugünkü müzisyenliğimi oluşturuyor. Bu aşamadan sonra artık teknik ilerleme yerine çalıştıkça yeni şeyler keşfediyorum. Bu da, heyecan verici bir süreç; kendimi yenileme fırsatı veriyor.

Ankara’daki konservatuvar günlerinden sonra Alman ve Fransız ekollerinin tedrisatından geçerken ne gibi zorluklar yaşadınız, Türkiye’de öğrendiklerinizi unutmanız, bazı konularda yeniden başlamanız gerekti mi?

– Türkiye’deki konservatuvarlarda Fransız ekolünde eğitim veriliyordu. Buna karşın her Fransız sanatçının kendi özgün stili var ve kişisel stiller arasında çok büyük farklar görülüyor. Bu farklılıklara, yani yay ve enstrüman tutuşu konusundaki teknik detaylara adapte olmam gerekti. Tortellier’le çalışırken birçok konuda yeniden başlamam gerekti, üşenmedim. Aslında buna unutmak denemez, hiçbir şeyi unutmaya gerek yok, elinizdeki hamuru farklı yoğurmayı öğreniyorsunuz. Benim geçiş dönemim 6 ay sürdü; ama gerisini getirmek zaman içinde sanatçının yaşam şeridinde olgunlaşmasıyla süregeliyor.  Bu süreçleri de ABD’de geçtim.

Müzikte güçlü karakterlere ihtiyaç var

Ekollerin gittikçe ortadan kalmasını sevinçle karşılayanlardan mısınız, yoksa yasını tutanlardan mı?

– Bu izlenimin nedeni güçlü karakter sahibi virtüözlerin azalması. Yerine göre, bu gelişmeye sevinmek ya da yasını tutmak mümkün. Mesela yeni çalgıcılar artık bir başka ustanın izini sürerken, bu usta artık yaşamadığından, kendi seslerine daha rahat kulak verebilir. Öte yandan bunu başardığını düşünerek ortaya çıkan  sanatçıların seslendirmelerine göz attığınızda, ortada dinleyiciyi pek de tatmin etmeyen bir sonuç çıkıyor. Yani, sanatta güçlü karakterlere her zaman ihtiyaç olduğunu anlıyorsunuz.

Muhittin Sadak’ın çellosunu kullanmanızın özel bir nedeni var mı?

– Benim için manevi değeri çok büyük. Bildiğiniz gibi M.Sadak Türkiye’nin ilk profesyonel çellistlerinden, 20. Yüzyılda Türkiye’de yetişen en ünlü lüthiye  İstanbullu Vahagn Nigogosyan’ın çok iyi dostuydu.  Bu enstrümanı Lambert, 1928’de yapmış. Paris’ten beş altı çelloyla birlikte satılmak üzere İstanbul’daki Nigogosyan’a göndermiş. O da içlerinden en iyisini seçip dostu Sadak’a vermiş. Daha sonra sesini mükemmelleştirmek amacıyla birlikte bazı değişiklikler yapmışlar. Enstrümanı kızı Gülseren Sadak Hanım’dan satın almak için bile bir sanat sınavından geçmem gerekti.  Yıllar sonra, çelloyu New York’ta yaşayan Nigogosyan’a gösterdim. Paris’te ünlü lüthiye Vatelot’a da gösterdiğimde çelloyu çok beğenip iyi bakmamı sağlık vermişti. O günden beri elimden bırakmadım.

Cemal Reşit Rey’in 50 yıl önce Fournier tarafından dünya promiyeri yapılan, sonra ortadan kaybolan eserini nasıl keşfettiniz, nasıl gün ışığına çıkardınız?

– Rey’in “Konsertant Parçalar” adlı eserini 1959’da yazdığını biliyordum. Notasını nerede bulacağımı düşünürken, Rey’in eserlerinin telif hakkının İstanbul Filarmoni Derneği’nde olduğunu ögrendim ve hemen dernek başkanı Panayot Abacı’yla görüştüm. Çok nazik davranıp eserin bir kopyasını verdi.  Eserin yıllar sonra yapılacak  ikinci icrası için Bilkent Senfoni devreye girdi. Dostum Işın Metin, orkestra partilerini ve partitürünü bilgisayara aktartıp eseri çağdaş dağara kazandırmamıza yardımcı oldu.  Rey eseri Pierre Fournier’e ithaf etmis, ilk ve tek icrası İstanbul’da dönemin Şehir Orkestrası ile besteci idaresinde gerçekleşmiş. Ardından 50 yıllık uyku dönemi gelmiş. Bunun iki nedeni var: En önemlisi teknik zorluğu nedeniyle yorumcuların gözünü korkutması. Diğeri ise ülkemizde  bestecilere sahip çıkılmaması, ilgisizliğin bugün de sürmesi. Ben Türk bestecilerini yorumlamaktan zevk ve gurur duyuyorum, ancak bu tüm besteciler için geçerli olmalı. Genel olarak favori besteci ve favori eser yaklaşımına karşıyım. Batılı bestecilerin her eserini bildiğimizi söylememiz zor ama çoğu hakkında bir fikrimiz var, hemen hepsinin CD kaydı mevcut.  İşte bunu elde etmek için bestecilerimize sahip çıkmamız şart, bu ulusal kimlik sorununa ışık tutan unsurlardan sadece biri.

Yönettiğiniz Marshall Orkestrası’yla Türk bestecilerin de eserlerini seslendiriyor musunuz, programlarda ne gibi bir öncelik belirlediniz, dinleyicinin tepkisi ne oluyor?

– Geçtiğimiz senelerde Kamran İnce’nin “Flight Box” adlı eserini seslendirdik, çok beğenildi. İnce, Türkiye’nin sesini Batı’ya duyurup beğendiren en kuvvetli bestecilerimizden biri.  Ayrıca, çello resitallerimde seslendirdiğim Baran, Saygun, Alnar’ın eserleri de çok olumlu eleştiriler aldı. ABD’li dinleyiciler tarafından ilgiyle  karşılandı.

Avand garde eserler partita olarak yazılmış

Şeflik zorunluluktan mı kaynaklandı yoksa arzularınızdan biri miydi; gelecekte şefliğe odaklanmayı düşünüyor musunuz?

– ABD’de doktora sırasında şeflik eğitimi almıştım ancak bunu şu andaki kadar  pratiğe dökmeyi planlamamıştım. Üniversitede ani bir ihtiyaç olunca gönüllü olarak bu görevi üstendim. Eğitimci olarak faydalı olduğum için göreve dönüştü ve şefliğe ilgim de giderek çoğaldı.  Bir müzisyenin partitürün içine tüm benliği ile girmesi doyurucu ve eğitici bir uğraş. İyi bir müzisyen şef sehpasına çıktığında bu niteliğiyle kolayca orkestrayı müziğin içine çekebiliyor. Bunu başardığım kanısındayım.

Sesini duyurmak isteyen yorumcular genellikle enstrümanlarının en iddialı repertuvarını kaydetmeyi tercih eder. Siz ikinci albümünüzde dünyada pek tanınmayan Türk bestecilerinin solo çello eserlerine yöneldiniz, hangi düşünceyle bu kararı verdiniz, repertuvarı nasıl oluşturdunuz, hazırlıklar ne kadar sürdü, kayıt sürecinde danıştığınız kişiler var mıydı?

– 21. yüzyıl artık öyle bir hal aldı ki, daha evvel onlarca kez CD’si yayımlanmış bir eseri tekrar ele almadan evvel durup, şöyle bir düşünmek gerekiyor.  Çünkü ortada klişeleşmiş kayıtlar var ve dinleyici kitlesi bunun peşinden koşmaktan yorulmuyor.  İşte bu farklı repertuvara yönelmemin nedenlerinden ilki.  Diğeri ise, Türk bestecilerinin çello eserlerinin kayıtları hususunda çok az çalışmanın ortada olmasıydı.  Öncelikle CR repertuvarını oluşturmak gerekti. Ardından bu eserlerin notalarını bulmak çok güç oldu, çünkü bizim hâlâ Türkiye’de bir milli müzik kütüphanemiz veya besteci örgütümüz mevcut degil. Bu konu gelecekte gerçekleştirmek istediğim planlarımdan biridir. Dolayısıyla notaları samanlıkta iğne usulü arayıp buldum, uzun sure çalışarak öğrendim. 2003-6 arasında, üç yıl bu albüme hazırlandım. Sonucta ortaya çıkan “Anadolu’dan Partitalar” CD’sinin isim babası gazeteci yazar Şefik Kahramankaptan oldu.  (Albüm Türkiye’de Türk Partitaları adıyla yayımlandı) Ne tesadüf ki birçok bestecimiz çello için avant-garde stildeki dans formlarından “Partita” üslubunda eser bestelemiş, yani bir dizi gibi oldu hepsi. Tarihsel olarak da kalıcı olması benim için önemliydi. CD’nin amaçlarından biri de tüm çellistleri bu repertuvarı seslendirmeye özendirmek. Başarabilirsem Türkiye için görevimi yaptığıma inanacağım.

Albümünüz Avrupa’ya ulaştı mı, okyanusun iki yanında ne gibi tepkiler aldı, eleştirmenlerin dikkatini çekmeyi başarabildiniz mi?

– Türkiye’nin Batı ile gümrük antlaşmaları nedeniyle CD’lerimizin yurtdışına ithali, aynı ihracatındaki gibi çok zahmetli. Yurtdışında ses getirmek için, yabancı plak firmalarıyla çalışmak gerekiyor. Ne yazıktır ki elde hali hazırda olan bu ürünü sunamıyorsunuz. Bu nedenle ABD’de Albany Records’la anlaşma imzaladım. CD burada basılacak ve 2008 sonunda yayımlanacak. Dünyaya sunumu, tanıtımı bu firma üstlenecek.

Zeki Müren’i dinlemeyi severim

Yakın gelecekte hangi bestecilere ya da hangi dönemin eserlerine odaklanmayı düşünüyorsunuz?

– Türk bestecilerini yorumlamayı sürdüreceğim. Piyanist Özgur Aydın ile Beethoven’in tüm çello sonatlarını içeren konserler vermeyi planlıyoruz. Dilerim bu repertuvarı Türkiye’deki festivallerde de seslendirebiliriz.

Klasik müziğin dışındaki müzik türleriyle ilgileniyor musunuz? Emprovizasyon yapar mısınız, caz, etnik müzik ya da Klasik Türk Müziği ilginizi çekiyor mu? Beste yapıyor musunuz, eserleriniz seslendiriliyor mu?

– Caz, pop-caz ve Zeki Müren dinlemeyi çok severim. Öğrencilik döneminde pek çok eser besteledim, ancak son yıllarda buna ayıracak zamanım olmadı. Taa ki viyola sanatçısı Çetin Aydar benden bir eser isteyene kadar. Şu anda, iki viyola ve yaylı orkestrası için bir konçertoyu bitirmeye çalışıyorum.

Albümünüzde seslendirdiğiniz Adnan Saygun’un partitasının bir bölümünü Yo Yo Ma repertuvarına aldı, eser onunla Avrupa’dan Japonya’ya dünyayı dolaşıyor, genellikle bis olarak çaldığı için ilgi uyandırıyor, bu ilgi dalgası size kadar ulaştı mı, sizce eser klasik müzik dünyasında ilgi çekti mi?

– Saygun’u kaydettiğim günlerde Yo-Yo’nun kaydını dinlememiştim henüz. Böyle dünya çapında bir sanatçının bestecilerimize ilgi göstermesi çok güzel. Gönlüm bunun devamını diliyor ve bekliyor.  Dünyada bunun ne denli etki yarattığı pek bilinemez; lakin Türkiye’nin bir ulus olarak kendini dünya platformuna taşımak için girişimde bulunması gerekir. O zaman sanatçılarımız zaten gerekli tanıtım için girişimi yapar; ancak bu tanıtım sadece sanatçıların Batı’daki kişisel başarı ve girişimiyle sınırlı kalırsa ancak bebek adımlarıyla ilerlenebilir.

Albüm repertuvarını konserlere taşıyacak mısınız, planlanmış, kesinleşmis konser var mı?

– 2009 bahar aylarında Türkiye’de bir konser turnesine çıkacağım. Çoğunlukla üniversite salonlarında genç dinleyicilere ulaşmayı hedefliyorum.

Kayıt planlarınızda hangi eserler var?

– Öncelikle Tortelier’in çello eserlerini içeren bir CD kaydetmeyi planlıyorum. Tortelier aynı zamanda çok verimli bir besteciydi. Hem gösterişli hem de derin içerikli eserleri var. Bazıları hâlâ kaydedilmemiş. Bunlardan “Eleji” adlı eseri zaten ilk CD’mde kaydetmiştim 1998’de. Türk bestecilerin konçertoları CD dizisini kaydetmeyi çok isterim. Artık elimizde literatüre girecek kayıtlar olmalı. Umarım ilgilenen şef ve orkestralar olur, tekliflere açığım.

Eğitimci olarak Marshall Üniversitesi’nde ne gibi yenilikçi çalışmalar yürütüyorsunuz?

– Beş yıldır “Music Alive” başlıklı oda müziği konser serileri düzenliyorum. Bunu özellikle kendi kuşağımdaki  Türk müzikçilerin sesini ve adını ABD’ye duyurabilmek için fırsata çevirmeye çalışıyorum. Bu yolla Türk sanatçılarının Batı’da duyulmasına katkıda bulunmaya çalışıyorum. Bugüne kadar piyanist Özgür Aydın, Kamerhan Turan ve Fügen Serbest; kemancı Özcan Ulucan, Cihat Aşkın ; viyolacı Çetin Aydar, bas Bülent Ateşoğlu konuklarım oldu.

Yurtdışında, özellikle ABD’de öğrenimine devam etmek isteyen Türk öğrencilere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

– Artık globalleşmiş bir dünyada yaşıyoruz ve Türkiye’deki genç müzisyenler Batı’ya açılabilmek için bir çaba içinde, çoğunlukla da başarılı oluyorlar. Ancak ABD farklı bir kulvar, özellikle yüksek lisans eğitiminin beşiği. Çoğu öğrenci buraya geldiğinde zorlanıyor. En önemlisi Türkiye’de iyi derecede İngilizce öğrenip gelmeleri. Bu hem zaman hem para açısından önemli. Burs arayan öğrencilerin birden fazla okula başvurmasında yarar var.

MÜZİSYEN AİLEDEN GELİYOR, ÇOCUKLARINI MÜZİSYEN YETİŞTİRİYOR
Şölen Dikener (40) Ankara’da doğdu. Babası trompetçi, annesi Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda keman sanatçısıydı. Kardeşi Yaman, Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde eşlikçi piyanist. Çelloyu çok sevdiği için, sekiz yaşında annesinin önerisiyle ders almaya başladı. Çocukluğunda oyundan vazgeçip cello çalışmakta biraz zorlansa da sonraki yıllarda çalgısına tutkuyla bağlandı. Olağanüstü Yetenekli Çocuk statüsünde Prof. Ali Doğan’la çalışıp, 18 yaşında Hacettepe Üniversitesi’ni bitirdi. Mithat Fenmen’le oda müziği çalıştı. Eğitimini bursla Viyana ve Paris’te sürdürdü. Michigan Üniversitesi’nde doktorasını tamamlayıp, dersler verdi. Konservatuvardan arkadaşı, piyanist Yesim Altas’la 1992’de evlendi. Marshall Üniversitesi’nde ders veren çiftin kızları Sesil (14) ve Eliz (8) keman, cello, piyano, dans dersleri alıyor. (Sesil mart ayında Marshall Orkestrası’nın “Gençlik Konseri” solist sınavını kazandı, Şölen Dikener yönetimindeki orchestra eşliğinde Haydn’ın Re Majör Konçerto’sunu seslendirdi.) Şölen Dikener ilk albümünü 1998’de eşiyle kaydetti, İlhan Baran eserlerinden oluşan ikinci CD’si 2002’de yayımlandı.

(Serhan Yedig / 11 Mayıs 2008 / Hürriyet)

Linkler

Kişisel web sayfası

Facebook hesabı

Datça Çello, Piyano Akademisi

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!