Münir Nurettin Selçuk / Sadullah Ağa’nın şahane eserini piyasada yılışık ağızlarla okuyorlar

0

Besteci Osman Nihad, Münir Nurettin Selçuk ile 1950’nin sıcak bir yaz gününde Moda Deniz Kulübü’nde buluştu, üstadın eserleri, müziğe bakışı, müzik piyasası üzerine konuştu. Selçuk bu röportajda “Musikimizin kurtulması için her şeyden evvel aklımıza piyasa musikisi değil, Türk musikisi gelmelidir” diyor. Konservatuvarların etkin rol üstlenmesi gerektiğini söylüyor. Müzisyenlerin Mısır’daki gibi sendika kurmasını öneriyor.

Osman Nihad ve Münir Nurettin

Günlerden pazar… Hava da çok sıcak. Zeki Tükel, fotoğrafçımız Müeddep Erkmen, bir de ben, Galata Köprüsü’nde buluşup Münir Nurettin’in “Bir tatlı huzur almağa geldik Kalamış’tan” şarkısının, sanat dünyasına doğduğu yere gideceğiz.
Gündüzün en sıcak saatlerini yaşıyoruz. Vapur bizi işte bu sıcak hava içinde ve hıncahınç kalabalık ortasında Kalamış’a attı.
Vakit daha çok erkendi. Todori’nin gazinosunda oturup hem biraz serinlemek, hem de Münir Nurettin’in müsait saatini beklemek lâzım geldi.
Bir ara çınarın altında üç güzel çocuk peyda oldu, derhal tanıdım. Bunlardan biri; İpek. Ötekisi Benek, erkek olanı da Cemal…
Bu çocuklar kimin, biliyor musunuz? Hani bir vakit dilimizden hiç düşmeyen; “Hicran, yine hicran mı bu aşkın sonu söyle” şarkısı vardı ya, işte bu şarkının güftesini yazan, Selim Aru’nun yavruları…
Zavallı anneleri, Cemal’i dünyaya getirdikten sonra, derin bir uykuya yattı ve bir daha da kalkmadı. Şimdi çocukları babası büyütüyor, babası gezdiriyor…
– İpek, dedim. Siz böyle yalnız mı dolaşıyorsunuz?
– Babam da var!
– Hani nerede?
– O ihtiyar olduğu için arkadan geliyor!.
Babası beni görünce;
– Vay, sen buralara gelir miydin, dedi.
Selim Aru ile birer kahve içmek bahanesiyle çeneye oturduk, tamam, üç saat konuştuk..
Kalamış Kulübü’nün kapısını çalıncaya kadar Münir Bey’i kulüpte bulacağımdan ümitvar değildim. Nitekim kapıyı açan zat:
– Müsaade buyurun bir bakayım!
Deyince bizi âdeta sukutu hayale uğratır gibi oldu. Fakat bir dakika sonra:
– Buyurun!
Der demez, hepimiz ferahladık… Büyük san’atkâr, beni görünce; kendine has nezaketiyle;
– Maşallah Osman Nihat Bey!.. Demek siz de bize gelirsiniz öyle mi?..
Diyerek bizi salona aldı. Biraz hoş beşten sonra;
– Münir Bey! dedim… Sizinle klâsik röportaj yapacak değilim. Bilmem hatırlar mısınız? Şimdiki Başbakan Adnan Menderes vaktiyle bize şöyle bir vaadde bulunmuştu: “Eğer iktidarı ele alırsak, Türk Musîki’sini ve ona bel bağlayan san’atkârları kalkındırmak için de Mümkün olan her şeyi yapacağız!” Cumhurbaşkanımız Celâl Bayar da bu musikiyi çok seven bir zattır. Hazır böyle bir imkân varken, bu imkânlardan nasıl istifade etmek lâzım geldiği hakkındaki fikirlerinizi öğrenmek istiyorum!

Kötü ve kontrolsüz müzik ağırlakta

Münir, bir lâhza dahi tereddüt etmeden;
– Vallâhi kardeşim! Bu her şeyden evvel bir konservatuvar işidir!
Biliyorsunuz! Bundan 15 sene evvel konservatuvardan Türk musikisi tedrisatı kaldırıldı ve bir daha da bu mevzua temas edilmedi. Bana kalırsa, ses ve saz musikisi tedrisatı yeniden ihya edilmelidir.
Bugün kadınlı, erkekli binlerce istidat, kendi musikisini öğrenecek yer bulamıyor, piyasada şunun, bunun elinde kalıyor. Malûmuâliniz, san’atın kapısı herkese açıktır. Musikimizin kurtulması için her şeyden evvel aklımıza piyasa musikisi değil, Türk musikisi gelmelidir! Nitekim Avrupa’da bilfarz Fransızlar’ın bir tarafta operası, bir tarafta Monmarter’i, yani her sınıfa hitap eden bir musiki vardır.
Bizim noksanımız şundan başlıyor: Kötü ve kontrolsüz kısım fazla… Öbür kısım, yani hakiki musiki azdır. Bizdeki müvazenesizlik de zaten bundan neşet ediyor.
Bence, her şeyden evvel, müzisyenlerin de, çalınacak eserlerin de konservatuvar tarafından kontrol veya dirije edilmek suretiyle, iyi eserlerin meydana çıkarılması muvafık olur.
Çünkü para için yapılan san’at başkadır, san’at için yapılan başka..
Büyük san’atkâr burada birdenbire ciddileşti ve âdeta kızmışçasına kaşlarını çatarak:
– Birader! düşün…. Sadullah Ağa’nın o şahane eserini piyasada maatteessüf yılışık ağızlarla okuyorlar. Nedir o ağızlar?.. O ne rezalettir?
Münir Nurettin Bey âdeta sinirlenmişti, Üstelemedim. Asabını biraz yumuşatmak için: Araplarla birlikte bir konser vermek lâzım gelse, Mısır’dan kimleri alırsınız, diye Kalamış’tan, Mısır’a atladım. Biraz güler gibi oldu.
– Osman Bey! dedi.. Mısır’da çok iyi elemanlar var. Metodik şekilde çalışmışlar… Bilhassa Muhammed Salih Abdu adlı bir kanuni var ki fevkalâde, bu zat ayni zamanda Ümmü Gülsüm’ün kanuncusu.
Sonra Neyzen Aziz Sadık… Bu da fevkalâde bir zat. Musiki bilgisi geniş… Hem Zaten alaturka ve hem alafrangaya bihakkın vâkıf olduğu için, Abdülvehab’ın çevirdiği filmlerin orkestrasyonunu yapıyor ve aynı zamanda konservatuarda ney hocası ve solfej muallimi.
Keman olarak İki keman var. Solist değiller fakat akompanyemanda fevkalâde muvaffak oluyorlar. Bunlardan biri Yakup Tatyos, diğeri de Armenak!..
Ud’da Mişel Jorj, viyolonselde Haşan Hifnavî harikulâde Kimseler..
Ha… Az kalsın unutuyordum. Bunlardan başka aslen Türk olan Tevfik Alaylı isminde bir genç de cidden güzel cümbüş çalıyor. Bizimkilerle birleştirilmek Suretiyle fevkalâde bir orkestra yapılabilir.
– Anlamadım, orkestra mı dediniz?
– Evet!.. Orkestra diyorum, çünkü onlar çaldıkları zaman Öyle özel bir şahsiyet mevzuubahis değil, ansambl olarak 15 keman, kontrbas, pik dedikleri bir tempo âleti ve diğer enstrümanlarla toplu halde çalıyorlar ve daha ziyade film musikisi üzerinde uğraşıyorlar!
– İyi ama Münir Bey’ciğim… Bizim klâsik musikimizi bu enstrümanlarla çalmak mümkün olabilir mi?
Münir Bey, Yine bir orkestra şefi gibi maziyi tahattür edercesine klâsik eserlerimizi düşünerek biraz daldı ve sonra bana:
– Çalar, çalarlar Lakin, ona göre hazırlamak ve bazı notaları çaldırmamak şartıyla, dedi. Perdenin arasından sızan güneş ensemi fena halde yakıyor, oturduğum yerde terliyordum, onu da terlettiğimi düşünerek yeni bir sıçrama daha yaptım.
– Yeni Eserleriniz var mı?

Mısır’da, Rindlerin Akşamı’nı besteledim

Münir Bey müstehzi bir ifadeyle:
– Bu suali ben size soracakken, siz mi bana soruyorsunuz, diye tevazu gösterek ilâve etti:
– Arada sırada yapıyorum. Son seyahatimde Şairin, Yahya Kemal’in “Rindlerin Akşamı”nı besteledim!
– Hangi makamdan?
– Segâh!..
– Başka bir şeyler yok mu?. Üstat yine gülerek;
– Söylemekten eser yapmağa vakit bulamıyoruz ki, birader, diye hayıflandı.
– Bir de film çevirmişsiniz, o ne âlemde?
– Evet!.. “Sadullah Ağa”yı..
– Senaryosu nasıl, güzel mi bari?
– Çok güzel… Filmin mevzuu zamanımızda başlıyor. Ve İleri yerine geriye doğru gidilip Sadullah Ağa’nın devrine geçiliyor.
– Sadullah Ağa’nın devrine ait hangi eserleri seçtiniz?
– Üçüncü Selim’in Mihriban’la olan muaşakasına ait ve filme uygun eserleri seçtim. Sonra meselâ Üçüncü Selim’in huzurunda “Suzidilara” besteyi söyleyecekler, Tanburî İshak Efendi’nin peşrevi, yine huzurda çalınacak, ne bileyim ben, Sadullah Ağa’nın Mihriban için bestelediği “Bülbülü dil ey gülü rana” ile yine Mihriban için bestelediği “Nideyim sahm çemen” gibi şarkılar mevzua göre yerlerine konacak… Bundan başka yine o stilde ve o devire ait bazı saz eserleri ve korolar da yapıyorum, Lakin Garp ve Şark musikisi karışık bir şekilde başlıyor ve sonunda Şark musikisi ile bitiyor. Bu filmde orkestrasyon da yapacağız, öyle ümit Ediyorum ki, filmi önümüzdeki kış sezonunda görebileceksiniz!

Garp musikisinin bittiği
yerde Şark musikisi başlar

Konuşmamız kısa sürmüş fakat vakit de epeyce geçmişti. Ramiz’e sırtımı dönüp İleri doğru eğildim, Münir Bey’e göz kırparak:
– Demek Garp musikisinin bittiği yerde, Şark musikisi başlar demek istiyorsunuz! Bunu mu ifade etmeğe çalıştınız?
Dedim. Üstat derhal benim bir ”Potemiste” olduğumu hissetmiş olacak ki;
– Böyle bir şeyi düşünmedim ama.. Lâf aramızda, film aşağı yukarı o mânaya da geliyor hani!..
Deyip bizimle birlikte ayağa kalktı. Ben kendisine yüksek Türk musiki san’atkârlarının Küçükçiftlik Parkı’ndaki toplantıda neler konuştuklarını Salâhaddin Pınar’ın söz alarak:
– Patronlarla san’atkârlar arasındaki iş verip iş alma mevzuunda henüz san’atkârlara geceleri bir rahat uyku uyutacak müeyyide veya kanunî hükümlerin mevcut olmadığını, cemiyetin her şeyden evvel buna bir çare bulması lâzım geldiği hakkındaki sözlerini anlattım. Münir Bey;
Doğrudur!.. San’atkârlarm huzuru kalp içinde yaşayabilmeleri için Mısır’da olduğu gibi bizde de, sendika tesisine taraftarım. Meselâ Mısır’da Yusuf Vehbi sinema veyahut tiyatro artisti olduğu halde sendikanın başkanlığını yapıyor, idare meclisinde Abdülvehap gibi tanın-mış kıymetler, san’atkârlarla patronlar arasındaki münasebetleri doğrudan doğruya idare etmektedirler.
Kalamış’tan ayrılırken güneş guruba doğru yaklaşıyordu.
– Hey gidi İstanbul hey! Sende yaşanmış ne günler, ne hatıralar var! Çocuklar şu hale bakın, burada insan şair, olmaz da ne olur, diye söyleniyordum. Zeki Tükel:
– Yahut da bestekâr olur, diye bana takılmak istedi ama, İstanbullu bin bestekâr, binbir şair bir araya gelsek güfteleyip besteleyebilir miyiz?
Zor azizim, zor, deyip sustum.
(Osman Nihad / Radyo Haftası / 15 Temmuz 1950 / Arşiv çalışması, redaksiyon: Serhan Yedig)

 

Linkler

Münir Nurettin Selçuk’un biyografisi

Münir Nurettin Selçuk: Musikimizde basitleşme hanım sesleri için şarkı yazılmasıyla başladı.

Münir Nurettin Selçuk: İyi bestekarlar fertleri sıradan hislerden kurtarıp ruhaniyete yükseltir

Münir Nurettin Selçuk: Atatürk kadehi başıma koydu, üçe kadar saydı ve sekiz metreden tetiği çekti

 

Share.

Leave A Reply

two − one =

error: Content is protected !!