Ilya Gringolts / Kendime büyük hedefler belirledim, canla başla çalışıyorum

0

İlya Gringolts, babası gibi beş yaşında keman çalmaya başladı. 18’inde Itzhak Perlman tarafından keşfedilip sanat dünyasına sunuldu. Ustasının desteğiyle Paganini Yarışması’nı kazandı, Deutsche Gramophon solistleri arasına girdi. Eleştirmenler kısa zamanda zirveye yerleşip uzun zaman orada kalacağını yazdı. Gringolts’u St Peterburg’tan aradık. Kulak paralayan bir telefon hattında mucizelerle dolu son iki yılını, hedeflerini ve İstanbul’da seslendireceği Ysaye’nın solo keman sonatlarını konuştuk.

 

Sanıyorum hayatınızı değiştiren fırsat Perlman’ın üstün yetenekli gençler için yaz aylarında düzenlediği müzik kursuna seçilmenizle geldi. Bu kursa nasıl seçildiniz, hocalarınızdan Perlman’ı tanıyan var mıydı?

-Pek zor olmadı. Arkadaşlarımdan böyle bir kurs düzenlediğini duydum. Bir video kaset kaydettim ve gönderdim. Seçildiğim bildirildi, ben de gittim. Perlman’la tanışmadan önce, ortak bir dostumuz yoktu, hocalarımla tanışmıyordu.

1998 döneminde kursa sizinle beraber kaç öğrenci katılmıştı?

– Yanlış hatırlamıyorsam dünyanın dört bir yanından 13 yetenekli genç seçilmişti. Ama bunların bazıları çellist, bazıları viyolacı, bazıları piyanistti. Yani hepsi kemancı değildi.

Gönderdiğiniz video kasette Perlman’ı etkileyen yönünüz neymiş, bunu kendisine hiç sordunuz mu; ya da o size bu konuda herhangi bir şey söyledi mi?

-Bu soruyu Perlman’a sormak daha doğru olabilirdi. Bana açıkça, şu yönünü beğendim, demedi. Zaten böyle bir yorum yapsa da size bunu söylemem ahlaki açıdan pek doğru olmazdı herhalde. Tahminimi söyleyebilirim ancak. Öyle sanıyorum ki hayal gücümü takdir ediyor. Benim için çok kritik bir dönemde Itzhak Perlman’la karşılaştım. Bir buçuk ay sonra Paganini yarışmasına girecektim. Perlman’la bu günlerde tanışmam benim için çok yararlı oldu. Önerileriyle kendimi geliştirmemi sağladı.

Rüyalarında gökdelenden düşüyor

Yaz okulundan sonra neler oldu? Perlman’la dostluğunuz nasıl ilerledi?

– Epeyce hızlı ilerledi diyebilirim. Kurstan birkaç ay sonra Juilliard’da ders verdiği sınıfa katılmamı önerdi. Juilliard’da ders vermeye o yıl başlamıştı. Kabul ettim. Üç yıldır derslerine giriyorum. Bu yıl, Juilliard’da son yılım olacak.

Itzhak Perlman, Los Angeles Filarmoni orkestrasıyla ilk şeflik denemesinde solistliğe sizi uygun gördü. Bu büyük bir sorumluluk olsa gerek. Paganini yarışması öncesinde olduğu gibi rüyalarınızda gökdelenlerden, rollercoster’lardan aşağı düştüğünüzü gördünüz mü?

-Bakıyorum röportaja iyi hazırlanmışsınız… (Gülüyor) Yarışma öncesinin gerilimi hiçbir şeye benzemez. Hiçbir konser öncesinde böylesine gerilmedim. L.A Filarmoni ile vereceğimiz konser öncesinde birlikte çalıştık, zaten konsere çok iyi hazırlanmıştım. Sorun çıkmadı. Zaten orkestra daha önce bu eseri defalarca yorumlamış. Perlman da aynı şekilde. Provalarda da, konserde de çok rahattım. Sorun çıkmadı. Sonucun ne olduğunu bana sormamanızda yarar var. Konser eleştirilerini okumanız daha iyi.

Okudum. L.A Times sizin Perlman kuklası ya da fabrikasyon Julliard kemancısı olmadığınızı, kendinize özgü üslup geliştirdiğinizi yazmış. Hatırladığım kadarıyla Perlman’ın şefliğini yeterince esnek bulmamışlar. Gelelim bir sonraki soruya: Bazı müzikçiler şef sehpasına çıkınca birer diktatöre dönüşür. Sir George Solti’ye “haykıran kurukafa”, Karajan’a “aslan terbiyecisi” derlermiş orkestra üyeleri. Sınıftaki Perlman şef sehpasında değişiyor mu?

-Öncelikle şunu söylemem gerekir. Konsere çıktığımızda öğrenci-öğretmen değil eşit durumda iki sanatçı gibiyiz. Davranışları hep bu yönde, elinden geleni yapıyor. Derste yorumumu beğenmezse bunu hemen söyler. Fakat ilginç bir özelliği vardır. Beğenmese bile, yaptığım işi açıklama, gerekçelendirme fırsatı sunar. Benim söylediğimi yap, demek yerine gerekçelerimi dinler, anlamaya çalışır. Düşüncesini tartışmaya açar. Eğer düşüncemi izah edebiliyor, gerekçelendirebiliyorsam kabul eder. Konserde ise beğenmediği noktalar müziğin bütününü etkilemiyor, bozmuyorsa karışmamaya özen gösterir. Birlikte çalarken epeyce anlayışlı davrandığını söyleyebilirim. Orkestra üyelerine karşı da çok anlayışlıdır. Derste nasılsa, şef sehpasında da öyledir. Tavrı değişmez. Hiçbir zaman diktatör gibi davranmaz. Çok espritüeldir, provalarda çevresindekilerle hep şakalaşır. Pek komik olmasa da (Gülüyor) esprilerini duymak hoştur. Diktatör bir şefle çalışmaya benzemez onunla çalışmak. Orkestra üyelerince sevilir, sayılır. Kısa süre önce Kurt Masur’un bir provasına katıldım. Gerçekten çok sert bir şef, zaman zaman diktatör gibi davranıyor.

Hobisi şehirde keşif ve futbol

Stradivarius Society’nin web sayfasının en başında yeni kemanınız ve Perlman’la fotoğrafınızı görünce gerçekten çok şanslı bir müzikçi olduğunuzu düşündüm. Böylesine önemli bir müzikçi aynı zamanda iyi bir insan tarafından evlat gibi benimsenmek büyük şans olsa gerek.

-Evet, ben de çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Sadece Perlman’la tanıştığım için değil, son iki yıl içinde çalıştığım diğer müzikçilere baktığımda da çok şanslı olduğumu söylemem gerekiyor.

Elektronik haber arşivinde hakkınızda çıkan yazıları okurken geçen ağustosta Guardian gazetesinde klasik müzik endüstrisi hakkında yayımlanan bir yazıya rastladım. Deutsche Gramophon’un Sanatçı ve Repertuar bölümü Başkanı Martin Engstroem bu makalede sizin şu anda bile büyük bir sanatçı olduğunuzu, zirveye çıktığı hızla aşağı inen diğer genç müzikçilere benzemediğinizi, bu nedenle anlaşma imzaladığını söylüyordu. DG gibi klasik müziğin en saygın firmalarından birinin umudunu size bağlaması omuzlarınıza kaldırılması zor bir ağırlık yüklemiş. Geceleri rüyanızda CD dağlarından aşağı yuvarlandığınızı görüp sıçradığınız oluyor mu?

– (Gülüyor) Hayat zor… Mücadele etmek, sınavları başarmak ve bu zorluklara katlanmak zorundasınız. Büyük hedefler koydum kendime. Bunları gerçekleştirmek için uğraşıyorum.

Stresle başa çıkmak için özel bir yönteminiz var mı, mesela meditasyon yapıyor musunuz?

-Alkol kullanmıyorum, meditasyon yapmıyorum, Yoga yapmıyorum. Yaşıtlarımın ciddi kas problemleri yaşadığını duyuyorum. Şimdilik böyle bir problemim yok. Tek yaptığım iş çok çalışmak ve belli bir disiplin içinde yaşamak. Mümkün olduğunca çok şey öğrenmek, anlamlarını kavramaya çalışmak…

Günde kaç saat çalışıyorsunuz?

-Julliard’da derslerimin olduğu günler, neredeyse tüm gün müzikle geçiyor. Dersten sonra yaylı çalgılar grubumla çalışıyorum. Eğer ders yoksa, yakında konser yoksa her gün ortalama üç saat egzersiz yaparım. Konser öncelerinde bu süre artar.

Aileniz, dostlarınız, sevgiliniz, rahatlamanızı sağlayacak günlük hobileriniz için zamanınız var mı?

-Kuşkusuz her koşulda sevgilim için ayıracak vaktim var. Amerika’da epeyce dostum oldu. St Petersburg’da arkadaş çevrem geniş sayılır. Her gelişimde eski arkadaşlarımı ziyaret ederim. Buluşur bir şeyler yaparız. Ormana gideriz, sohbet ederiz. Amerika’da derslerin dışındaki saatlerde sokaklarda yürümeyi, çevreyi keşfetmeyi seviyorum. Şehri baştan başa yürüdüğümü söyleyebilirim. Tutku derecesinde futbolu seviyorum. St Petersburg’dayken Denit’in maçlarını kaçırmam. Anlayacağınız hayatım sandığınız kadar sıkıcı değil.

Aşk ve işi dengelemeye çalışıyor

Geçen yıl Joshua Bell’le yaptığım röportajda yoğun çalışma temposu ve konserler yüzünden kız arkadaşından ayrıldığını, önem verdiği ilişkisinin bozulmasından dolayı mutsuz olduğunu söylemişti. Aynı akıbetle karşılaşmamak için önlem aldınız mı?

-Zor bir soru. Sanatçı olmanın en zor yanı bu. Özel hayatla meslek arasında doğru dengeyi yakalamak lazım. Şimdilik Joshua Bell kadar ünlü değilim, yılda ortalama 40 konser veriyorum. Yeni albümüm yayımlandığında şöhret patlaması yaşamazsam önümüzdeki yıl da aynı sayıda konser vereceğim. Ama zorlandığımızı söyleyebilirim. Sevgilime elimden geldiğince zaman ayırmaya çalışıyorum. Yurtdışındayken her gün mutlaka telefonlaşırız. Önemli olan birlikte olma isteği. Kararlıysan sevgi engel tanımıyor.

Joshua Bell gibi bilgisayar oyunlarına çok meraklı olduğunuzu okudum. Bell çift cep telefonu ve dizüstü bilgisayarıyla dolaşıyor. Otel odasına kapanıp dünyanın dört bir yanından dostlarıyla chat yapıyor, web sitesine gelen mesajları cevaplıyor. Siz de interneti onun gibi yoğun kullanıyor musunuz, web sitesi yapmayı düşünür müsünüz?

-Bilgisayar oyunlarına hastalık derecesinde bağlıydım. Bir gün boyunca bilgisayarın başından kalkmadığım olurdu. Şimdi bu bağımlılıktan kurtulmaya çalışıyorum. Bilgisayarı mesajlara bakmak, merak ettiğim konularda bilgilenmek, hakkımda yayımlanan yazıları okumak için kullanıyorum. Şimdilik web sitesi kurmayı düşünmüyorum, çünkü Joshua Bell kadar hayranım yok. Ama günün birinde böyle bir site kurmam gerekecek, biliyorum.

1999’dan bu yana sizden 260 yaş büyük Stradivarius yapımı bir kemanla çalıyorsunuz. Yaşlı kemanların kişilik sahibi oldukları, dostluk kurmadan istenilen sesi vermeyecekleri söylenir. “Kiesewetter”le ne kadar zamanda dost olmayı başardınız?

-Söylediğiniz doğru. Eski kemanlardan istenen sesi çıkarmak için çalgıyı açmanız, birbirinize alışmanız gerekiyor. Yaklaşık altı ay uğraştım istediğim tınıyı yakalamak için. Daha önce kötü kemanlarda çalmıştım. O kemanlar insanı iyi sesi yakalama konusunda eğitiyor. Kiesewetter’in kendine göre bir şahsiyeti var. Bazı eserlerde çok iyi tınlıyor. Mesela Bach çalarken.

Sizden önce kim çalıyordu Kiesewetter’i?

-Maksim Vengerov kullanıyordu. O daha iyi bir Stradivarius’la çalışmaya başladı. Bunu ben kullanmaya başladım. Böylesine antika bir çalgı altı ay kullanılmasa ses kalitesi düşmeye başlıyor, şansımdan Maksim’den hemen sonra ben kullanmaya başladım.

Başka kemanla çalamam artık

Ses hacmi, rengi açısından neler söylenebilir?

-İstisnaları olmakla birlikte Stradivarius kemanlar tatlı, yumuşak sesleriyle bilinir. Sesi Guarnieri kemanlar gibi patlamaz. Sert değildir. Kiesewetter dünyanın en iyi kemanı değil kuşkusuz. Sesi çok güçlü değil, ama çok yumuşak.

Kayıtların yanısıra konserlerde de kullanıyor musunuz bu kemanı?

-Bu kalibrede bir kemanla çalmaya başladıktan sonra başka bir kemanın sesine bile tahammül etmek zor. Bir süre sonra insan çalgıyla bütünleştiğini hissediyor. Tüm konserlerimde Kiesewetter’i kullanıyorum, İstanbul’a da onunla geleceğim.

Bir röportajda müzik beğeninizin klasikten hip hop’a kadar uzandığını söylüyorsunuz. Öğrencilik yıllarında popüler müzik gruplarında çaldınız mı, şu anda bu tür bir çalışmanız var mı?

-Dinleyici olarak farklı türler ilgimi çekiyor. Fakat geçmişte olduğu gibi bugün de sadece klasik çalıyorum.

Gelecekte Nigel Kennedy gibi deneysel çalışmalar yapmayı düşünüyor musunuz?

-Nazik bir konu. Şu anda sadece klasik repertuara odaklanmak, yeni şeyler öğrenmek istiyorum. Sonra Yo Yo Ma ya da Joshua Bell gibi farklı türlerde çalışmalar yapabilirim. Deneysel çalışmaların gerçekten kendi ayakları üzerinde duracak, samimi işler olması gerekir. Ciddi çalışma, araştırma ister bu tür  çalışmalar. Buna zamanım yok. Ayrıca benim gibi yolun başındaki sanatçılar deneysel müziğe yönelince eleştirmenler hep bir ağızdan saldırıyor, sanatçıyı çok zor duruma düşürüyor. Şu anda riske girecek durumda değilim. Nigel Kennedy’nin çalışmalarını ilgiyle dinliyorum. Ama tüm deneysel çalışmalarının aynı oranda başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim. Bazıları nitelik açısından çok zayıf.

Caz ve emprovizasyonla aranız nasıl?

-Emprovizasyon bana çok ilginç gelen bir alan. Fakat öğrenmek, yeterli birikime sahip olmak gerek önce. Cazı seviyorum. Usta kabul ettiğim birçok caz kemancısı var. Grapelli’nin albümlerini tekrar, tekrar dinliyorum. Klezmer ve Çingene müziğini de seviyorum. Roby Lakatos’a hayranım. Günün birinde Lakatos’la emprovizasyon çalışıp daha sonra birlikte kayıt yapmak isterim.

Artık ödüllerde gözünüzün olmadığını, yarışmalara girmeyeceğinizi söylüyorsunuz. “Büyük hedef” dediğiniz nedir, New York ya da Berlin Filarmoni’yle konser vermek mi?

-Doğru tahmin ettiniz. Şimdilik en önemli hedefim önemli orkestralarla konser vermek.

Türk müzikçiler ya da orkestralarla hiç konser verdiniz mi?

-Geçen yıl İsrail Filarmoni Orkestrası’nın bir konserinde Fazıl Say’la birlikteydik. O Mozart çaldı. Ben öncesinde ve sonrasında sahneye çıktım. Türk elçiliğinde verilen resepsiyona davet etti. Oradaki küçük konserini dinledim. İsrail Filarmoni’yle konserinde babam salondaydı. Çok beğendiğini söyledi. 1994’da İstanbul’a gelmiştim fakat sadece gezmeye. Tekrar gelmek beni heyecanlandırıyor.

Resitallerinize genellikle solo keman eserleriyle başladığınızı okudum, neden?

-Üç nedeni var: Solo keman repertuarı ihmal ediliyor, bu güzellikleri duyurmak istiyorum. İkincisi konserde bir çeşitlilik sağlıyor. Üçüncüsü piyaniste daha az para ödemek için. (Gülüyor) Şaka, şaka…

Ysaye’yi Juillard’da çaldı

Türkiye’deki ilk resitalinizin (İş Sanat) repertuarını nasıl oluşturdunuz?

-Ysaye bence önemli bir kemancı ve besteci. Bugüne ulaşan birkaç kısa kaydı mevcut. Bunlardan bile yüzyıl başındaki en önemli kemancı olduğu anlaşılabiliyor. Pırıl pırıl parlayan, büyülü bir üslubu var. Enstrümanın yeteneklerini eserlerinde en iyi şekilde sergilemeye çalışmış. Solo eserleri gerçekten çok güçlü yapıtlar. Tüm solo sonatlarını St. Petersburg’da ve Julliard’da çaldım. Perlman da izlemişti ABD’deki konseri. İzlenimci etkiler ve belirgin bir rustik yapısı var bu eserlerin. Barok, Klasik Çağ’ın etkilerini de taşıyor. Her bölümü çok renkli bir eser. Konserde sadece 6 sonatı seslendireceğim. Yaklaşık bir saat sürecek.

Sahnede tek başına zorlu bir koşu yapacaksınız yani. Ysaye’nin tüm sonatlarını çalsanız herhalde İstanbul’dan birkaç kilo zayıflamış olarak ayrılırdınız…

-Bu haliyle bile zor iş. Verecek kilom yok doğrusu. Hatta kilo almam gerekiyor. Bu yüzden sakin, tadını çıkararak, kendimi yıpratmadan çalmayı tercih ederim. (Kahkahalar)

Merak etmeyin konserden sonra Türk mutfağından mükemmel bir yemekle durumu toparlarsınız…

– (Kahkahalar) Çok iyi olur vallahi…

(Serhan Yedig / 20 Ağustos 2006 / Hürriyet)

 

Linkler

Kişisel web sayfası

Share.

Leave A Reply

2 × four =

error: Content is protected !!