Özgür Aydın / Hatasız çalmayı amaç edinmedim, hep anın sihrini yakalamaya çalıştım

0

Cortot, Schnabel gibi ustaların yolundan yürüyen, icralarında gereksiz süslemelerden, sahnede alkış toplayacak şovlardan uzak duran bir piyanist Özgür Aydın. İngiltere’deki eğitiminden sonra yerleştiği Berlin’de yaşıyor 18 yıldır. Yılda ortalama 40 konser veriyor. 2007’de Japonya’daki resitalinin TV’de yayımlanması hayatının dönüm noktası oldu. Programı izleyen ünlü kemancı Goto Midori , ertesi yıl birlikte çalışmayı teklif etti. Keman piyano resitallerini uzun yıllardır Juilliard öğretim üyesi ve Isac Stern’in eşlikçisi Robert McDonald’la veren ünlü kemancı, geçen sonbahardan bu yana Özgür Aydın’la da konserler  veriyor. Bu ay ikinci Japonya turnesine çıkacak ikili, gelecek yaz iddialı bir ABD turnesine hazırlanıyor.

 

Fotoğraf: Angela Jimenez

Gülsin Onay, Hüseyin Sermet , Fazıl Say gibi Türk piyanistler Japonya’da popüler olmuş, defalarca konser vermişti. Ancak hiçbirinin Japonya’yla ilişkisi sizinki kadar köklü olmadı. Uluslararası turnelere çıktığınız ilk ikili, ardından evliliğiniz, geçen yıldan itibaren birlikte çalışmaya başladığınız kemancı Midori bağınızın gittikçe güçlendiğini gösteriyor. Eşinizle tanışmadan önce de Japon kültürüne ilgi duyar mıydınız?
– Uzakdoğu, Zen felsefesi ve Japon kültürü hakkında kitaplar okurdum. Ancak Japonya’ya hiç gitmemiştim.
Eşiniz Naoko ile tanışıklığınızı ARD’nin konser organizasyonuna mı borçlusunuz?
– Naoko, Detmond şehrinde öğrenciydi. Ben ise Hannover’de. İlk kez o yarışmada karşılaştık.  O yıl yarışma piyano, viyola ve şan dallarında düzenlenmişti. Naoko’nun katıldığı viyola dalında final, piyanodan bir gün önceydi. Yuri Bashmet’ten sonra, 17 yıl birincilik verilmemişti. Yarışmada tüm üyelerden tam not, yani 25 puan alamayana birincilik verilmiyordu. (Bu kural 2003’te değişti)  Naoko birinci oldu. Ertesi gün, üç adayın orkestra eşliğinde çaldığı piyano finalini izlemeye geldi. Bu kategoride ise son beş yılda sadece iki birincilik verilmişti. Finalde en fazla puanı toplayıp, ödülü ben aldım. Sevinçten havaya uçtuğum için, birincilik konusunu önemsemedim. Naoko da beni tebrik edenlerin arasındaydı. Aradan bir ay geçtikten sonra, telefonla aradı. Avrupa’da birkaç ülkeden konser teklifleri aldığını, beni finalde dinleyip beğendiğini söyledi. Birlikte çalmayı teklif etti. Sevinçle kabul ettim. Ardından ABD turnesi teklifi geldi. 1999’da dostluğumuz sevgi ilişkisine dönüştü. 2003’te evlendik.
Japon kültürüyle bu kadar yakın ilişki kurmanız hayata bakışınıza, müzik yaklaşımınıza nasıl yansıdı?
– Başlangıç, sevgi dolu bir kucaklaşma değildi ne yazık ki. Naoko’un babası geniş plak koleksiyonuna sahip, opera hayranı bir kimyager. Buna karşın kızlarının müzisyen olmasını, Avrupa’ya eğitime gitmesine karşı çıkmış. Bir yabancıyla evlilik gündeme gelince de karşı çıktı. İki yıl sürdü dost olmamız. Yine de Japonları tanıdıkça daha çok sevdim. Akdeniz kültürüne hiç benzemeyen bir hayat biçimiyle karşılaştım. Sosyal dokuya işlemiş çalışkanlıkları, disiplinleri çok etkileyiciydi. Küçük şeylerle mutlu olmayı, azla yetinmeyi becermeleri, bir söz verdiklerinde mutlaka yerine getirmeleri, son derece dakik olmaları benim de davranışlarımı etkiledi. Müziğe bakışımda doğrudan etkisi olduğunu söyleyemeyeceğim.
Midori’nin sizi Japon TV’sinde izleyip, bağlantı kurduğunu duymuştum. Doğru mu?
– Naoko ile yılda iki kez Japonya turnesi yapıyoruz. Midori , 2007’de bizi TV’de izlemiş. 2008 turnesinde resitalimize geldi, konser sonrasında tanıştık. Birlikte çalışacağı piyanist aradığını söyledi. Denemeye karar verdik. Avrupa’ya uğradığında birkaç kez buluştuk, birlikte çaldık. 2008 sonbaharında Japonya turnesine çıktık. Bu yıl ağustostaki Avrupa turnemiz daha da iyi geçti. Ben bu çalışmanın belirli bir süre ve sadece Avrupa konserleri için geçerli olacağını, ABD konserlerini uzun yıllardır birlikte çalıştığı Robert McDonald’la sürdüreceğini düşünmüştüm. Konserler birbirini izlemeye başladı. Kasımda yine Japonya’da üç konser vereceğiz. 2010’da ABD turnesi var. 2012’ye kadar üç ayda bir turnelere çıkacağız.

Fotoğraf: Angela Jimenez

Repertuvarınızda kaç eser var, nasıl genişleyecek? Repertuar seçimi ve icra konusunda görüşünüz alınıyor mu?
– Şu anda 20 civarında eser var. Fakat her turnede yeni program oluşturuyoruz. Birer çağdaş, klasik ve barok dönem bestecisinin eseri seçiliyor. Başlangıçta endişeliydim. Midori benden bir yaş büyük, fakat neredeyse 30 yıllık sahne tecrübesi var. Büyük bir şöhret. Çok buyurgan davranabileceğini düşünmüştüm. Fakat çok sade, içten, sempatik bir kişilikle karşılaştım. Brahms, Beethoven sonatlarını ilk kez çalacağımı söylediğimde “Daha iyi, daha taze bir yorum olur” dedi. Repertuvar seçerken fikrimi soruyor, önerilerimi alıyor, bazen birkaç alternatif sunuyor. Yorum konusunda ise karşılıklı konuşuyoruz, yaklaşımı birlikte oluşturuyoruz. Midori’nin bu inceliği konser afişlerine bile yansıyor. İkimizin ismi eşit büyüklükte yazılıyor. Oysa Anne Sophie Mutter’in resital afişlerinde piyanistin adını görmek için büyüteçle bakmanız gerekir.
Midori, Los Angeles’ta yaşıyor, siz Berlin’de. Nasıl bir araya gelip çalışıyorsunuz, prova süreleri sizin için yeterli oluyor mu?
– Avrupa’ya geldiğinde, Midori‘nin bulunduğu yere gidiyorum. Bazen o Berlin’deki evimize geliyor. Örneğin kasımdaki konserlerden dört gün önce Japonya’da buluşacağız. Prova süresi açısından herhangi bir sorun yaşanmıyor. Ayrıca elektronik postayla sürekli haberleşiyoruz.
Bu ortaklık diğer çalışmalarınızı etkileyecek mi?
– Orkestra ve solo çalışmalarımı sürdüreceğim. Naoko ile ikilimiz, oda müziği beşlimiz devam ediyor.

Yarışma defterini 2002’de kapattım

Yarışmalara ne zaman, neden girmekten vazgeçtiniz; çok sayıda tuhaf olaya tanık olduğunuzu sanıyorum, en unutulmazı hangisiydi?
– En son, 2002’de Atina’daki yarışmaya katıldım. 30 yaşına gelmiştim, artık bu yarışı bırakmanın zamanı gelmişti. Çaykovski, Chopin, Van Cliburn, Kraliçe Elizabeth gibi bazı önemli yarışmalara programım uymadığı için giremedim. Yine de yeterince yarışmaya girmiş, şansımı denemiştim. Perde arkasını bildiğim için beni pek fazla şaşırtan olay olmadı. Jüri üyelerinin birbirlerinin öğrencilerine puan vermesi, plak firmaları ve menajerlerle ilişkileri, mafya benzeri gruplaşmalar hep konuşulur. Buna karşın yarışmada elenmek büyük hayal kırıklığına, moral bozukluğuna neden oluyor. Örneğin İngiltere’deki Leeds Yarışması’nın ilk turunda elendiğimde, evime dönüp iki hafta ağlamıştım. Kaybettiğim birçok yarışma sonrasında, bu kadar iyi çaldım neden elendim, hep kaybedeceksem neden yarışmaya giriyorum, diye kendimi sorguluyordum. Yaşadığım en tuhaf olay ise 1997’deki ARD finaliydi. 60 kişiyle başladığımız yarışmada yarı finale 6 kişi almıştık. Rahmaninof’un 2. Piyano Sonatı’nı çaldım. Büyük bir eserdir ve hiç olmadığı kadar iyi bir yorum çıkardım. İzleyiciyi selamlarken, “İsterse mafya olsun, bu sefer beni asla eleyemezler” diye bağırıyordum içimden. Finale kaldım. Brahms’ın Piyano Konçertosu’nu çalacaksın, dediler. Hem de Bavyera Radyo Filarmoni ile Herkulessaal Salonu’nda. Üstelik TV kaydı yapılacaktı. Hemen Ankara’yı aradım. Annem ve babam ertesi gün ilk uçakla Münih’e gelmeye karar verdi. Ben de piyano başına oturdum. Ve eserin ezberimden uçup gittiğini gördüm. Oysa bir yıl önce CSO’yla çalmıştım. Gece yarısına kadar çalıştım, olmadı. Bizimkileri arayıp gelmemelerini söyledim. Hocam Kammerling’i arayıp durumu anlattım. Bu noktadan dönülmez, sen bunu başaracaksın, dedi. Çok sevdiğim Yunan asistanını gece treniyle apar topar gönderdi. Gecenin nasıl geçtiğini tahmin edersiniz. Ertesi gün yavaş yavaş toparlandım. Sahneye çıkıp çaldım. Yorumu hâlâ severek dinlerim. Bugün geri dönüp baktığımda, bu finalin en sevindirici olayı eşim Naoko’yla tanışmamı sağlamasıydı.
Yarışmalar size eşiniz Naoko’dan başka neler kazandırdı, neler kaybettirdi?
– Öncelikle önemli bir sahne deneyimi oldu. Sahneye çıkmak, heyecanımla boğuşmak, buna alışmak için kullandım yarışmaları. Repertuvarımın genişlemesini sağladı. Dört turdan oluşan, her turda ayrı eser istenen ve çok sayıda eseri hazırlamak gereken yarışmalar sayesinde çok sayıda eseri her an konsere çıkabilecek düzeyde özümsedim. ARD Ödülü önümün açılmasını sağladı. Konser teklifleri geldi, ilk solo albümümü kaydettim. Kayıplara gelince… Jüriler eserleri hatasız, parlak yorumla, kişiliğini katmadan çalanları sever. Eğer genç piyanist jüriye beğendirmek için çalmaya alışırsa, bu kayıptır. Birçok piyanist bu yolda yürüyor. Ben hep içimden geldiği gibi çaldım, jüriye beğendirmeye çalışmadım.
İngiltere, Türk piyanistlere fırsat veren Fransa ya da ödül kazandığınız ABD yerine neden Almanya’da yaşamayı seçtiniz; sizin tercihiniz miydi yoksa zorunluluk mu?
– Cliveland’daki üçüncülükten sonra birkaç konser teklifi geldi. Bu konserlerde çaldım. Amerikan pasaportum olmasına karşın, hep Avrupa’da yaşamayı tercih ettim. ABD’deki hayat bence çok acımasız. Almanya, her küçük kasabasında bir orkestra olan, müzisyenlere daha fazla imkan sağlayan bir ülke. Berlin gibi farklı kültürlerin bir arada bulunduğu, opera, tiyatro açısından çok zengin bir şehirde yaşamak beni besliyor. Barenboim yönetimindeki Berlin Devlet Operası’nın programını takip edebilmek bile büyük bir şans.
Beş albümüz de Yesa, Genuin gibi küçük plak firmalarınca yayımlandı. Bunların ne gibi yankıları oldu, büyük firmaların kapısını çalmayı denediniz mi?
– Kaydettiği yorumu iki yıl sonra dinlediğinde beğenmeyen bir müzikçiyim. Solo albümlerimden memnun değilim. Kendimi hazır hissedene kadar yeni solo kayıt yapmak istemiyorum. Naoko ile albümlerimden memnunum. Bunlar Japonya ve Almanya’da ilgi gördü. Şimdi üçüncü albüme hazırlanıyoruz. Girişimci olmadığımız için büyük plak firmalarının kapısını çalmadık hiç. Bize ulaşan teklifleri değerlendirdik sadece. Umarım Midori ile de albüm yaparız.
Esin kaynaklarınızı sıralarken piyanistler yerine orkestra şefleriyle başlıyorsunuz ve en önemli kaynağın şiirler, şairler olduğunu söylüyorsunuz. Şairler ne zaman müzikçilerin önüne geçti, hangi şairler sizi etkiliyor?
– Şiir 10 yıldır birincil esin kaynağım. Dünya şiirini okurken Türk şiirinin ne kadar ileri düzeyde olduğunu fark ettim. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Edip Cansever, Nazım Hikmet, Orhan Veli’yi severek okuyorum. Şiir müzik gibi. Kimi zaman tüm anlam katmanlarını çözemesem de sezgisel olarak çok güçlü bir bağ hissediyorum.
Almanca’dan Türkçe’ye şiir çevirilerinizi yayımlamayı düşünüyor musunuz?
– Yabancı dil öğrenine başladığım günlerden bu yana, senfonik şiirlerin, lied’lerin metinlerini Türkçe’ye çeviriyorum. Mesala, Schubert’in Schumann’ın liedlerinde kullandığı Goethe, Heine şiirleri, Schönberg’in Verklarte Nacht’ı, Tristian librettosunun sevdiğim bölümlerini çevirdim. Almancada en sevdiğim şair Rilke’nin de bazı şiirlerini çevirmeye uğraşıyorum. Ancak bunlar amatör çeviriler, yayımlanmasını düşünmedim.
Sizce bir yorumcu müzikte derinleşebilmek için edebiyat, plastik sanatlar gibi konularla da mutlaka ilgilenmeli mi?
– Sanatından başka hiçbir konuya ilgi duymayan, çok iyi müzikçilerle karşılaştım. Dolayısıyla bu bir koşul değil. Ancak benim için ihtiyaç, zorunluluk.
Okuma serüveniniz nasıl bir rota izledi, şu anda hangi noktadasınız?
– Kitap dolu bir evde büyüdüm. Babam, ablam sürekli okurdu. 20’li yaşların ortasında düzenli okumaya başladım. Felsefeyle açılışı yaptım. Ardından şiir geldi. Biyografilere merak sardım. Son zamanlarda ağırlıklı olarak müzik tarihi üzerine okuyorum. En son Wagner’in iki biyografisini bitirdim. Wagner’in başını çektiği programlı müzik mi, yoksa Brahms’ın temsil ettiği saf müzik mi, tartışması üzerine yoğunlaştım.
Her sabah güne Bach’la başlamanın ruhunuza iyi geldiğini, zekanızı açtığını söylüyorsunuz. Aynı denemeyi Mozart, Brahms, Chopin’le yaptığınızda ne gibi sonuçlar aldınız?
– Sabah uyandığımda, kahvemi bile içmeden piyano başına oturup bir şeyler çalmayı seviyorum. Polifoni benim için çok önemli. Karmaşık, zor yapılar ilgimi çeker. Birkaç füg çaldıktan sonra güne başlarım. Kahve ve Bach ile…
Adana Senfoni Orkestrası’nın solistliği teklif edildiğinde neden kabul etmediniz?
– 18 yaşında, Peter Katin’le çalışmak üzere İngiltere’ye gitmekten başka hiçbir şey düşünmediğim dönemde bu teklif gelmişti. Kabul etsem, yurtdışı çalışmam tehlikeye girecekti.

Atonal müzik bana uzak

Hayatın çok hızlı aktığı, bireylerin her şeyden çok çabuk sıkıldığı bir çağda neden ısrarla külliyat oluşturma gibi çalışmalara yöneldiniz. Potpuri türünde konser programları hazırlamak yerine neden Beethoven’in tüm sonatlarını, piyano konçertolarını icra edeceğiniz dizi resitalleri tercih ediyorsunuz?
– Bir piyanistin mutlaka Beethoven ve Bach’ın dünyasından geçmesi gerektiği kanısındayım. 32 sonatı, Bach’ın tüm prelüd ve füglerini bilmeden yola çıkmak hata olurdu. Diğer besteciler için aynı zorunluluğu hissetmiyorum. Örneğin Chopin’in konçertoları dışında sadece sevdiğim birkaç eseri var repertuvarımda.
Web sitenizde yayımladığınız repertuvarınızda çağdaş bestecilere pek yer vermemişsiniz. Çok sevdiğiniz Rahmaninof’un bile iki konçertosunun dışında, sayısız solo piyano eserinden sadece dördü var listede. Neden?
– Çağdaş bestecileri repertuvarıma almak konusunda henüz net bir karar veremedim. Müziğin tonal yapıdan ayrılmaması gerektiği kanısındayım. Çünkü birçok eserden hiçbir şey anlamıyorum. Çalmak bir yana dinlemek bile istemiyorum. Bazen karşıma çok ilginç çağdaş eserler çıkıyor, fikrimi değiştirip çalıyorum. Örneğin Boulez, Ligeti çalarken buluyorum kendimi ve bir yandan da bu eser hiç tonal değil, neden seviyorum acaba, diye düşünüyorum. Çok geniş bir piyano repertuvarında, sevdiğim alanda kalmayı tercih etmekten yanayım.
Yakın arkadaşınız, çağdaş müzik misyoneri gibi çalışan Toros Can herhalde bu söylediklerinize çok kızacak. Can’la arkadaşlığınız zaman içinde nasıl gelişti, karşılıklı nasıl etkilendiniz?
– Konservetuvuvarın ilk yılında Ersin Onay’ın öğrencisiydik. Sonra ayrı hocalara verildik. Yine de yakın arkadaşlığımız sürdü. Piyano başına geçip birlikte emprovizasyon yapardık. Bunun bir piyanist için ne kadar önemli olduğunu, daha sonra fark ettim. Londra yıllarında da bu alışkanlığımız sürdü. Şimdilerde yılda bir buluştuğumuzda bile emprovizasyon için birlikte piyano başına otururuz. Toros, barok öncesi ve çağdaş müziğe meraklıydı. Yeni besteciler keşfeder, bunu benimle paylaşırdı. Ufkumu açtı. Ben ise Richard Strauss, Wagner hayranıydım. Bunları dinlemesini sağlardım.
Alfred Brendel asla Chopin çalmamıştı. Emanuel Ax , Rahmaninof’u asla çalmayacağını söylüyor. Sizin de kara listeniz var mı?
– Modern eserler bu listede yer alıyor…. Ayrıca, Prokofiyef’in piyano sonatlarını herhalde hiç çalmayacağım…
Web sayfanızda ilan ettiğiniz repertuvarda tek Türk besteci yok. Geçmişte sadece Necil Kazım Akses’in eserlerini çalmışsınız. Türk bestecileri de kara listede mi, Akses neden istisna?
– Akses’in eserlerini bir CD kaydında, teklif üzerine yorumlamıştım. Sevdiğim Türk bestecileri Erkin ve Saygun. Örneğin “Sonatin” başta olmak üzere Saygun’un birçok güzel bestesi var. Bu eserlerin bir kısmını Türkiye’deki konserlerimde çaldım. Web sayfamdaki repertuvar yurtdışından gelecek konser tekliflerine yönelik olduğu için Türk bestecilerine yer vermedim. Hiç çalmamış olsam da Erkin’in piyano konçertosu, Saygun’un etüdleri repertuvarımda. Gelecekte bu eserleri daha sık çalmak istiyorum.
Anın sihrini yakalamakla, hatasız çalmak arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz; tercih yapmanız gerekse hangisini seçerdiniz?
– Açık söylemek gerekirse, bu çelişkiyi henüz çözemedim. Bir eseri çalışırken öncelikle bestecinin niyetini kavramak, formun ayrıntılarını çözmek, armonik yapının inceliklerini analiz etmek gerekir. Bunların hepsi rasyonel akılla yapılan işlerdir. Sonra piyanistten sahneye çıkıp, eseri taptaze bir yorumla, sanki kendi bestesiymiş gibi sunması, hayal gücünü katması beklenir. Yani çok çelişkili bir durum. Piyanist bunu bazen başarabilir, bazen başaramaz. Tüm büyük piyanistler bunun savaşını vermiş. Ben hiçbir zaman hatasız çalmakla, mükemmelliyetle  ilgilenmedim. Bünyeme uygun değil… Anın sihrine odaklandım. İdealim taptaze bir yorumla, sanki kendi eserimmiş gibi çalabilmek. Her zaman başarılamıyor ama eserin içine girersem harika bir sonuç çıkıyor.

Emprovizasyon bir maceradır, çok severim

Yeni eserlere çalışırken, ustaların geçmişte ne yaptığına ya da günümüzdeki yorumlara dönüp bakar mısınız?
– Eskiden piyano yorumlarını çok dinlerdim. Şu anda başka alanlara yöneldim. Yeni bir eseri öncelikle öğreniyorum, özümsüyorum. Yorumum oturduktan sonra, çok nadir olarak Cortot, Kempff gibi ustaların yorumlarını inceliyorum.  Bestecileri yakından tanımak için senfonilerini incelemeyi tercih ediyorum. Ne yazık ki partitür okuyamıyorum. Bunun yerine senfonilerin piyano uyarlamalarını çalarak eseri inceliyorum. Brahms senfonisini bir kez piyano uyarlamasıyla çalmak, 30 kez dinlemekten daha öğretici.
Öğrencilik sürecindeki en büyük talihiniz, en büyük talihsizliğiniz neydi?
– En büyük talihsizliğim 11 yaşında başlamam. Keşke daha erken başlasaydım. En büyük şansım ise Peter Katin’le tanışmak, çalışma fırsatı yakalamak.
Geri dönüp yeniden biçimlendirmeniz mümkün olsa eğitim sürecinde neleri değiştirirdiniz?
– Tüm orkestra partisyonunu partitürü bir bakışta okuma yeteneğine erken yaşlarda sahip olmak isterdim. Daha akılcı, zamanı verimli kullanarak çalışmayı erken kullanmak isterdim.
Eğitimci olsanız, öğrenci yetiştirirken asla yapmayacağınız şey ne olurdu?
– Konservatuvarda bir eseri öğrenmeye başlarken, saatlerce pedal kullanmadan, yavaş tempoda çalarak çalışırdık. Oysa nüanslar hiç önemsenmeden yapılan bu mekanik çalışma, daha sonra yoruma olumsuz etki yapıyor. Çok yararsız,  hatta zararlı bir yöntem. Kesinlikle yasaklardım. Çocuklara bestecilerin tüm eserlerini paralel işlemelerini önerirdim. Buna ilgi duymayanların da yolun başındayken bu işten vazgeçmelerini söylerdim.
Sizden önceki kuşağın piyanistleri size destek verdi mi?
– İdil (Biret) Hanım’a kendimi dinletmek için hiç girişimde bulunmadım. Güher ve Süher Pekinel beni bir TV programında izlemiş, beğendiklerini duydum. ARD Yarışması’nı kazandıktan sonra İstanbul’da verdiğim resitale geldiler, sonrasında tebrik ettiler. Yardıma ihtiyaç duyarsam kendilerini aramamı söylediler. Ben aramadım, dolayısıyla öğrencilik sürecimde kimseden yardım almadım. Gönül isterdi ki, konservatuvarı bitirene kadar dört kez İdil Hanım beni dinlemiş  olsaydı, fikrini öğrenseydim, önerilerini alsaydım.
Peki siz genç piyanistlere destek olabiliyor musunuz?
-Ankara’ya her gidişimde konservatuvara gidip ücretsiz kurs veriyorum. Yetenekli, istekli birkaç gençle sürekli haberleşiyorum, önerilerde bulunuyorum. Almanya’ya eğitime gelmek isteyenlere yardımcı olmaya çalışıyorum.
Klasik dışında hangi müzik kaynaklarından besleniyorsunuz? Geniş bir Zeki Müren, Müzeyyen Senar arşiviniz olduğunu duydum, Klasik Türk Müziği sadece şarkı formuyla mı ilgi alanınıza giriyor?
– Arkadaşım, orkestra şefi İbrahim Yazıcı, Kalan Müzik’in yayımladığı Zeki Müren’in TRT İstanbul Radyosu kayıtlarını hediye etmişti. Bu albümü ilgiyle dinledim. Çok etkilendim. Sonra radyo döneminin diğer kayıtlarını aramaya başladım. Geniş bir arşivim olduğu söylenemez.
Art Tatum hayranı olduğunuz söyleniyor, bu ilgi size caz virüsünü bulaştırmadı mı?
– Tatum olağanüstü bir müzikçi. Emprovizasyonu, cazı seviyorum. Hatta bu nedenle caz armonisini öğrendim. Keith Jarrett, Brad Mehldau, Bill Evans’ın albümlerini zevkle dinlerim. Evde amatörce caz çalıyorum. Fakat bu hobimi kimseyle paylaşmadım. Aslında Berlin Filarmoni Orkestrası’ndan müzikçilerin bir caz grubu var ve hepsini tanıyorum. Fakat birlikte çalmak için herhangi bir girişimde bulunmadım. Cazın dışında da her gün en az yarım saat emprovizasyon yapıyorum. Çünkü emprovizasyon gerçek bir macera.
Bestecilik, düzenleme yapmak, orkestra şefliği ilgi alanınıza giriyor mu?
– Emprovizasyon bestenin yarısıdır, derler. Emprovizasyon yaptığım halde, besteciliğe hiç girişmedim. Düzenleme de yapmadım. Fakat orkestra şefliğini deniyorum. Berlin’de doktorların kurduğu amatör bir orkestrayı yönetiyorum.
Müzikseverlerin Cortot, Schabel, Kempff gibi efsanevi yorumcuların CD’lerini rahatça edinilebildiği, You Tube’den bile bazı eski kayıtları dinleyebildiği mp3 çağında bir yorumcu bu gerçekliği dikkate almalı mı yoksa görmezden mi gelmeli? Dinleyicinin farklı kaynaklara bu kadar kolay erişebilme avantajı çağdaş yorumcuyu özgürleştirir mi? Geleneği koruma, sürdürme sorumluluğundan, zorunluluğundan kurtarır mı?
– Konuya dinleyici açısından bakarsak, kayıt dinlemek hiçbir zaman konserin yerini tutamaz… Yorumcu açısından bakarsak, geçmişin kayıtlarında yenilikçi yaklaşımları keşfetmek sanatçıyı zenginleştirir, bu da özgürleştirici etki yapar. Ben teknolojik gelişmelerle yeniden hayata dönen eski icralardan çok yararlanıyorum. Gençlere de mutlaka bu kaynaklardan yararlanmalarını öneriyorum.
Başparmağınızın sakatlanmasına yol açan 2006’daki kaza futbol tutkunuzun sonucu muydu? Kalıcı iz bıraktı mı?
– Bisikletten düştüm ve sağ başparmağımın piyano çalarken tuşlara temas eden bölümünde doku kaybı oldu. Bir ameliyat geçirdim. O tarihten bu yana, piyano çalarken bandaj kullanıyorum. Çok şanslıyım ki, başparmağımda sorun yaşadım. Çünkü diğer parmaklarda bandaj sorun çıkarabiliyor.
Pedal kullanımı ve rubbato konusuna nasıl yaklaşıyorsunuz?
– Pedalin bilinçsiz kullanımı beni de çok sinirlendirir. Pedale hakim olmak ciddi bir tecrübe gerektiriyor. Öğrencilikte bilinçsiz kullanınca, özellikle Bach’ın eserlerinde tüm sesler birbirine giriyor. Pedal az, öz ve çok dikkatli kullanılmalı. Rubbato konusuna gelince. Her eserin tempoyu esneterek iyi sonuçlar alınabilecek bazı bölümleri olabilir. Ancak rubato kullanımının bir anlamı olmalı. Doğallıktan uzaklaşan her türlü etki müziği bozar. Bu yaklaşımla çalan bazı piyanistleri dinlemeye dayanamıyorum. Mesela çok yetenekli olduğu halde, dikkat çekmek için teatral efektlerle sahneye çıkan Lang Lang, hiç doğal olmayan Ivo Pogorelich…
Aurata Beşlisi nasıl kuruldu, repertuvarı nasıl gelişiyor?
– ARD’nin geçmiş yılların birincilerini bir araya getiren konserinden sonra, Berlin’de yaşayan birincilerle oda müziği çalışmalarımızı sürdürmeye karar verdik. Basçımız Nabil Shehata ve eşim Naoko, Berlin Filarmoni’den. Kemancımız Keisuke Okazaki, Zürih Operası’nın baş kemancısı, çellistimiz Jing Zhao aynı zamanda Naoko ile çalışıyor. Schubert’in Alabalık Beşlisi’yle başladık. 2006’dan bu yana konserler veriyoruz. İstanbul’da da Boğaziçi Üniversitesi’nde konser verdik. Piyanist olarak bana yaylı çalgılarla çalışmak büyük tecrübe sağlıyor. Bir temayı çellistin, viyolacının nasıl yorumladığını görmek piyanist açısından çok öğretici.
Yeni sezonda Midori’yle vereceğiniz resitallerin dışında en iddialı konserleriniz hangileri?
– Üç ayda bir Midori ile turneye çıkacağız. Bu konserlerde sadece kemanın öne çıkacağı eserler yerine, oda müziği yaklaşımıyla iki enstrümana eşit ses veren eserlere yöneldik. Arada Chopin Yılı nedeniyle iki konçerto, dört balad ve scherzo’yu konserlerde seslendireceğim.
Aksanat programında Beethoven’in Fırtına Sonatı ile Chopin’den 4 Empromtü’yü  çalacaksınız. Bu eserler ne kadar zamandır repertuvarınızda?
– Fırtına Sonatı çalmaya doyamadığım bir eser. Yaklaşık 15 yıldır repertuvarımda. Yorumda sürekli daha iyisine ulaşmak için belirli aralıklarla yeniden ele alıyorum. Her seferinde yeni ayrıntılar keşfediyorum. Bu kapsamlı eserden sonra, kontrast oluşturacağını düşündüğüm empromptüleri yorumlayacağım.
(Serhan Yedig / Aralık 2009 / Andante)

ANNEM BENİ FUTBOLDAN  KURTARMAK İÇİN MÜZİK KURSLARINA YAZDIRDI

Fotoğraf: Angela Jimenez

Ailemde profesyonel müzikçi yok. Babam Köy Enstitüsü mezunu bir fizik profesörü, annem fen bilgisi öğretmeni. İlkokulda derslerle aram pek iyi değildi; ilgimi çekmiyordu. Oysa  benden dört yaş büyük ablam hem edebiyat hem de fen derslerinde başarılıydı, deli gibi kitap okurdu. İlgisi hep sürdü, şu anda ODTÜ’nün Elektrik Elektonik Mühendisliği Fakültesi’nde öğretim üyesi. Ben ise ilk ilkokulda pek kitap okumuyordum, hiçbir şeye konsantre olamıyordum. TV’deki bir kovboy filmini bile 15 dakikadan fazla seyredemezdim. Tek ilgim futboldu. Annem sokaktan ve futboldan uzaklaşmam için dördüncü sınıfa geçtiğim yıl bir kursa yazdırmaya karar verdi. “İngilizce, halk oyunları ya da müzik kursuna gideceksin” dediğinde müziği seçtim. Başları şişerse, kısa sürede vazgeçebilirlerdi. Mandolinle başladım, sonra melodikaya geçtim. Ertesi yıl da devam ettim. Zorlanmıyordum, bana oyun gibi geliyordu. Kurs öğretmenimin önerisiyle ailem beni Ankara Devlet Konservatuvarı’nın sınavlarına soktu. İkincilikle kazandım. 11 yaşında, fakat ufak tefektim. Piyano öğretmeni kalmadığı için önce fagot sınıfına verildim. Sonra fagotu bile taşıyamayacağım gerekçesiyle, babamın da ısrarıyla piyano sınıfına alındım. Konservatuvara uyum sağlayabileceğimden emin olana kadar Deneme Lisesi’nin orta kısmına devam ettim. Bir gün tüm sınıf cetvelle sıra dayağından geçirildi. Onurum kırılmıştı. Konservatuvarı seçmeye karar verdim. Bu arada eve Kawai marka bir piyano alındı. İlk hocam Ersin Onay , aynı zamanda okulun müdürüydü. İdari işlerden bize zaman ayıramıyordu. Dört ayda neredeyse hiç ders yapamadık. Dönem sonunda arkadaşım Toros Can’ı bir öğretmene, beni başka bir öğretmene devretti.

BABAM FİZİK TECRÜBESİNİ KULLANIP FORMÜLLER GELİŞTİRDİ
Hocam Semra Kartal, Almanya’daki eğitiminden yeni dönmüştü. Okulda korrepetitör olarak görev yapıyordu. İlk öğrencisi oldum. Beni öylesine sahiplendi ki, okul çıkışı futbol kaçamağı yapabileceğimi düşünüp, eve gidip gitmediğimi kontrol etmek için telefon ederdi. Çok disiplinli bir hocaydı. Ben de okulda ve evde büyük bir istekle çalışıyordum. Evde beni yemek için dahi olsa piyanonun başından zor kaldırıyorlardı. Gece “komşular kapıya dayanacak, ne olur bırak artık” derlerdi. Hocam ve ailem aşırı denebilecek kadar ilgiliydi gelişimimle. Babam nota fotokopileri çeker, yurtdışına nota siparişleri verirdi. Hatta bir elin üçlük diğer elin dörtlük çalması için en küçük ortak kat hesaplarıyla formül geliştirmişti. Bu matematiksel yaklaşım sonraları belki müziği algılama biçimine dönüşebilirdi, ancak bende böyle bir etki yapmadı. İki yılda çok hızlı geliştim ve ilk resitalimi verdim. Resital posterlerini, duyurularını yine babam hazırlamıştı. Yaz tatillerinde bile çok çalışıp, lisans dönemine kadar iki kez sınıf atladım. Günde sekiz saat çalıştığım olurdu, 25 yaşına kadar bu tempo sürdü. Hâlâ günde ortalama beş, altı saat müzik çalışırım.

İKİ BURS VE İKİ HOCA ARASINDA KARARSIZ KALDIM
Semra Hanım’la çalışmak benim için büyük bir şanstı. Geniş bir repertuvar edindim sayesinde. Birçok öğretmen yılbaşında liste verip, yıl boyunca bu eserlere çalıştırır. Biz her hafta yeni bir eser öğreniyorduk. Kimileri ağır eserler de olsa, onradan bunun çok yararını gördüm. Beni kendisine mal etmek, diğer etkilere kapatmak yerine dünyaya açmaya çalıştı. İkinci sınıftan itibaren yurtdışına gitmem gerektiğini söylüyordu. Ankara’ya gelen piyanistlere kendimi dinletmem için teşvik ediyordu. 1990’da, lisans dördüncü sınıf öğrencisiyken CSO ile konser vermek üzere Ankara’ya gelen Peter Katin’le de bu sayede tanıştım. Beni ücretsiz ders vermek üzere, 15 günlüğüne Londra’ya davet etti. Tek başıma Kızılay’a bile gitmeye çekinirken, sömestre tatilinde tek başıma İngiltere’ye gittim. Dönüşte Katin’in önerisiyle British Council bursuna başvurdum. Alman Hükümeti’nin (DAAD) bursuyla birlikte BC bursunu da kazandım. 1991’de mezun olduğumda önümde iki seçenek vardı. Gülsin Onay’ın önerisi üzerine bağlantı kurduğum Hannover Musik Hochschule`nin ünlü müzik pedogogu Prof. Karl-Heinz Kammerling, kasetimi dinlemiş ve beni sınıfına alabileceğini bildirmişti.  Eylüldeki master sınıfına da ücret ödemeden katılabileceğimi bildirmişti. Ne yazık ki ne kadar önemli bir pedagog olduğunu ben de, okuldaki hocalarım da bilmiyordu. Meşhur piyanist Katin’i seçmem tavsiye edildi. Fakat babamın yaptığı yazışma sayesinde, Almanya üzerinden İngiltere’ye geçtim ve Kammerling’in 15 günlük master kursuna da katıldım. Tabii böylesine değerli bir hocanın sınıfına katılma fırsatını iyi değerlendirmediğim için pişman oldum. Daha sonra tekrar Kammerling’le çalışmaya karar verip, İngiltere’ye gittim.

YURTDIŞINDA TEKNİK AÇIDAN ZORLANMADIM, FAKAT BAŞKA SORUNLAR YAŞADIM
Yurtdışına çıkan birçok genç müzikçi teknik sorunlar yaşar. Türkiye’de öğrendiklerini unutmak, değiştirmek zorunda kalır. Londra Kraliyet Koleji’nde iki yıl Peter Katin’le maser yaparken hiç teknik sorun yaşamadım. Fakat 20 yaşında birden bire armoni, form, müzik analizi gibi konuların ne kadar önemli olduğunu görmek benim için başlı başına bir şok gibiydi. Katin, dersten sonra bana Bruckner, Mahler dinletir, müziğin felsefesini tartışırdı. Furthwangler yorumlarının neden Karajan’dan iyi olduğunu anlatırdı. Schnabel, Cordot icralarını dinletir, üslup farklarını karşılaştırırdı. Bir bestecinin yaylı çalgılar dörtlüleri, solo piyano eserleri, operaları birlikte kavranmadan konçertolarının gerçek anlamda değerlendirilemeyeceğini söylerdi. Oysa, Türkiye’de bunları hiç duymamıştım. Belki de ilk öğrencilerinden biri olduğumdan, çok çaba gösterdiğimden Katin beni evladı gibi benimsemişti. Evinde müzik dinletir, operaya götürürdü. Bir yıl sonra Toros Can geldiğinde ona da aynı yakınlığı gösterdi. Bir başka özelliği, piyanonun başına oturup eserleri çalarak göstermesiydi. Ne Türkiye’deki öğretmenlerim ne de daha sonra çalışacağım Kammerling piyano başına oturup, düşüncelerini uygulamalı olarak anlattı. Oysa bu çok önemli bir ayrıntı. Katin, sonoriteye, inandırıcılığa önem verir, icrada mükemmeliyet aramazdı. Nota hatası içerse bile bazı yorumların diğerlerine oranla daha inandırıcı olabileceğini onun dinlettiği yorumlarda hayretle gördüm. Katin yarışmalara karşıydı, bu nedenle iki yıl yarışmalardan uzak durdum. Birlikte birçok konser verdik, bu sayede sahne tecrübesi kazandım. 1993’te  tekrar DAAD Bursu’nu kazanıp, Almanya’ya gittiğimde çok farklı bir atmosferle karşılaştım. Piyano çalmayan, ancak birçok önemli yarışmanın jürisinde bulunan Kammerling’in sınıfında Asya ve Uzakdoğu’dan gelmiş çok sayıda yetenekli genç vardı. Hepsi sürekli uluslararası yarışmalara giriyordu. Ve bu sınıfta hatasız, parlak, gösterişli icralar önemliydi. Müthiş bir rekabet vardı. Her pazartesi tüm öğrenciler sınıfta birer eser çalardı. Bugün geri dönüp baktığımda, beni düşünsel olarak en çok etkileyen kişinin Katin olduğunu görüyorum. Verdiğimiz ikili konserlerle de beni sahneye hazırlamıştı. Andras Schiff, Tatiana Nikolevna’dan da çok etkilendim.

RAHMANİNOF’UN PİYANİSTİĞİNE HÂLÂ ESKİSİ KADAR HAYRANIM
Ankara’dayken Semra Hanım, Horowitz’in kayıtlarını dinletirdi. Onu büyük usta kabul etmiştim. Daha sonra Katin, Arthur Schnabel’i dinlettiğinde, önce nota hatalarını görüp şaşırdım. Anladım ki sadece doğru çalmak yetmez. Alfred Cortot’u dinlediğimde inandırıcılığından etkilendim. Edwin Fischer ve Schnabel’in çok sevdiği Rahmaninof’u da bu dönemde keşfettim.  Bu geleneğe çok uzak olsa da Glen Gould’u da hayranlıkla dinledim.

ANDRAS SCHIFF’TEN SOĞUK DUŞ
Andras Schiff’i birkaç kez konserde dinlemiştim. Sevdiğim, saygı duyduğum bir ustaydı. 2003’te Bach ve Beethoven üzerine Lozan’da düzenlediği iki haftalık master sınıfına katıldım. Öncesinde bir konser videomuzu göndermemiz istenmişti. Buna göre 10 genç piyanist kabul edilmişti. İlk gün, derse başlar başlamaz büyük bir sürprizle karşılaştık. Norveçli bir piyanist kız, Bach’ın Fransız Süiti’ni çaldı. Çok mekanik fakat etkileyici bir yorumdu. Bitirdiğinde öğrencilerle beraber, çalışmayı izleyen 50 misafir büyük coşkuyla alkışladı. Schiff soğuk bir ifadeyle piyanistin yanına gitti. “Sizin müzikle hiçbir alakanız yok, çaldıklarınızı duymuyorsunuz bile, sadece tavana bakıyorsunuz. Parmaklarınız sadece motor gibi çalışıyor. Cümle kuramıyorsunuz, ifadeniz zayıf” diye başlayıp çok ağır bir dille eleştirdi. Sonra izleyiciye döndü. Bu yorumun neresini beğendiniz anlayamadım, deyip sınıfı öfkeyle terk etti. Sanki en çok alkışlara kızmıştı. Eyvah, bu iki hafta nasıl bitecek, diye düşünmüştüm. Fakat sıra bana gelince korktuğum gibi bir sonuçla karşılaşmadım. Kendimi tanıtıp Türk olduğumu söyleyince “Galatasaray, UEFA Kupası’nda çok iyi oynadı gerçekten” diye başladı konuşmaya. Çok şaşırdım. Bazı Türk oyuncuların adını bile hatırlıyordu. İlk gün Beethoven’in bir sonatıyla başlamıştım. Ardından, iki günde bir sıra bana geldi. Bach’ın kritik eserlerini çaldım. Yorumlarımı çok övdü. Bu da bana müthiş bir özgüven verdi. “Sürekli çalış, her fırsatta sahneye çık” dedi. İki hafta boyunca Bach ve Beethoven’den bahsederken, eserleri arasında bağlantı kurarken birçok eseri hafızadan çaldı. Bu kadar çok eseri nasıl ezbere bildiğine şaşırmıştım. Sohbet ederken Decca’dan ayrılmasının nedenlerini sormuştum. İmajınızı değiştirmeniz gerekiyor, demişler. O da plak firmasını değiştirmeyi tercih etmiş. Türkiye’de neden hiç konser vermediğini sorduğumda, çok sıcak olduğunu söyledi. Ben de yazın birkaç ayı dışında çok sıcak olmadığını, İstanbul Festivali’nde konser verebileceğini söyledim. Nitekim birkaç yıl sonra İstanbul’da konser verdi. Danışmam gereken bir konu olduğunda, istediğim zaman kendisini arayabileceğimi söylemişti. Berlin’e geldiğinde konserlerine gidiyorum, kuliste sohbet ediyoruz.

BERLİN FİLARMONİ’NİN TAKIMINDA YEDEK ORTA SAHA OYUNCUSUYUM
Futbol tutkumu, 11 yaşında konservatuvara girişim engelleyemedi. Her fırsatta okul bahçesinde futbol oynardık. Aileden FB’liyim. Arkadaşlarım müziği seçmesem iyi bir profesyonel futbolcu olabileceğimi söylerdi. Londra yıllarında da futbol oynamayı sürdürdüm. Şimdi eşimin çaldığı Berlin Filarmoni Orkestrası’nın futbol takımında yedek oyuncuyum. Tromboncu, iki viyolonselci liderliğindeki ekibin tüm haftalık antrenmanlarına katılıyorum. Çoğunlukla orta sahada, oyun kurucu olarak oynuyorum. Sık sık kentin diğer takımlarıyla karşılaşma yapılıyor. Bazen moral bozucu durumlarla karşılaşabiliyoruz. Örneğin geçen hafta Berlin’de askeri bandoyla oynadık 12-1 yenildik…

ANNEMİN YEMEK TARİFLERİYLE ALMANYA’DA YEMEK PİŞİRİYORUM
Müzik, kitaplar ve futbol dışında başlıca hobim yürüyüş, bisiklet. Evimizin yakınındaki parkta her gün yürüyüş yaparım, bisiklete binerim. Hayatımın çoğu evde geçer. Okurum, müzik dinlerim, piyanoda çalışırım. Kimi zaman yemek yaparım.  Annemden aldığım yirmi civarında yemeği yapıyorum. Suşi yaptığım da oluyor. Yemek pişirmekten çok iyi restoranlarda yemeği, iyi şarapları severim.

ÖZGÜR AYDIN’IN ÖDÜLLERİ
* İstanbul Ulusal Piyano Yarışması (1988) * Londra Kraliyet Müzik Akademisi Chopin Yarışması, Konçerto İcrası birincilikleri (1993) * Salzburg Mozartium Yaz Akademisi Ödülü (1994) * Bremen Yarışması`nda Mozart Yorumcusu Ödülü (1995) * Gotingen Chopin Yarışması’nda En İyi Chopin Etüdleri İcrası dalında özel ödül (1995) * ARD Piyano Ödülü, aynı yarışmada Wilhelm Wechsler Ödülü, Nippon Müzik Ödülü (1997) * Kanada Esther Honens Calgary Uluslar arası Piyano Yarışması ödülü (2000) * Cleveland Uluslar arası Piyano Yarışması’nda üçüncülük, En İyi Mozart Yorumcusu Ödülü (2001) * Maria Callas Yarışması’nda ikincilik (2002)

Linkler

Kişisel web sayfası

Share.

Leave A Reply

2 × five =

error: Content is protected !!