Terence Blanchard / Babam “içten ol” dedi

0

1980’ler cazının “genç aslanı”, yönetmen Spike Lee’nin vazgeçemediği besteci, Grammy listelerinin demirbaşı, neo-bop akımının trompetteki temsilcisi… Opera sanatçısı babasına bile cazı sevdiren Terence Blanchard, muhalif kimliğiyle de önde. “Bush yönetimini eleştirmekten bıktım” dese de geçen yıl Katrina Kasırgası sonrasında yine tepkisini müzikle getirdi. Spike Lee’nin dört saatlik belgeselini müzikledi, yeni albümü “Flow”da bu yaklaşımı geliştirdi. 2007 Temmuzu’nda çıktığı dünya turnesi kapsamında Spike Lee’yle İstanbul’a uğradı. Bestelerini filmlerden görüntüler eşliğinde seslendirdi. Blanchard’ı bu konserden birkaç gün önce North Sea Caz Festivali’nin kulisinde yakaladık. 2002’deki söyleşimizin ışığında, caza, sinemaya, Lee filmlerine bakışını ve son konser turnesini konuştuk.

Film müziği yaratıcılığı kısıtlayan bir alan değil mi, neden size bu kadar cazip geliyor?
– Çizilen çerçeve ya da üslup kapsamında bir öyküyü anlatmanın inceliklerini kavramamı sağlıyor. Filme müzik yazarken öykünün dışına çıkmamak gerekir. Çizilen sınırlara karşın besteci hâlâ çok büyük bir özgürlüğe sahip. Bu alanda çalışmak bana bir albümde birden fazla besteyle bir öykünün nasıl anlatılabileceğini gösteriyor.
Müziğin mutlaka bir öykü anlatması gerektiğini ısrarla savunuyorsunuz. Günümüz cazı açısından düşünürsek, öykü neden önemli?
– Öykü tüm sanatlarda en temel unsur. Sanat bireyin deneyimlerinden kaynaklanır. Bireyin hayatında birçok öykü vardır. Sanatçılar topluma yaşama dair, yaşamdan öte öyküler anlatmaya çalışır. Ben sanata hep bu açıdan yaklaştım. Müziğe, görsel sanatlara, tiyatroya, edebiyata…
Cazda yenilikçi bir çizgi benimsemenize karşın dinleyicinin tepkisini de yakından izlediğinizi görüyoruz. İletişim çabasıyla yenilikçilik arasındaki hassas dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
– Bazı müzikçilerin dinleyicileri önemsemediklerini söylediğine bakmayın. Dinleyici tepkisi derinlerde bir yerlerde iz bırakıyordur mutlaka. Herkes sanatının toplumda sevilmesini ister. Anlaşılır olması için sanatı sulandırmak gerekmez tabii. Sanatçı her istediğini deneyebilir, ancak sanatın sadece kendisi için olmadığını, tüm insanlar için olduğunu unutmamalı.

Babam, içten ol, dedi

Babanızla piyano ve şan çalışarak müziğe başladıktan sonra trompete geçmenizde insan sesine yakınlığınızın etkisi oldu mu; şan tecrübesi trompette avantaja dönüştü mü?
– Babam operacıydı. Onu dinlerken insan sesinin gücünü tüm boyutlarıyla algıladım. Çok etkilendim. Evde vokal müziğin iyi örneklerini dinlememin de payı oldu. Müzik yapıtının nasıl, hangi temeller üzerine oturduğunu gördüm. Yorumda eserin armonisine, kanon hatlarının işlevlerini nasıl yerine getirdiğine bakılır. Bu birikimle elinize tek notalı bir enstrüman alıp, grupla çalmanız gerekince melodiyi mi yoksa diğer kanon hattını mı çalmanız gerektiğine, bunlardan hangisinin gruba daha çok uyacağına otomatik olarak karar verebiliyorsunuz.
Caz şarkıcılarından etkilendiniz mi?
– Betty Carter, Carmen McRae büyük şarkıcılardı. Abbey Lincoln de beni çok etkiledi. Çoğunluk, insan sesinin mükemmel bir enstrüman olduğunu fark etmez. Tek notada çeşitli renkler yaratabiliyor. Bunu enstrümanla yapmak çok zor. Bazı albümlerimde insan sesinin yeteneklerine dikkat çekmeye çalıştım.
Tenor olmanızı istersen trompeti seçmenizi babanız nasıl karşıladı?
– (Gülüyor) Başlangıçta pek mutlu değildi. Cazcıların yaşam tarzı hakkında yanlış izlenimleri vardı. Benimle ilgili endişesi de bundan kaynaklanıyordu. Operayı çok seviyordu. Hayranları arasında mazbut yaşayan birçok cazcı vardı. Sonuçta durumdan şikayetçi olmadı. Ne yazık ki başarılarımın çoğunu göremedi.
Babanızı 1998’de kaybetmiştiniz yanılmıyorsam. Hayatının son 10 yılında, dünyada adından en çok bahsedilen genç trompetçilerden biriydiniz.
– Alzheimer’a yakalanmıştı, uzun yıllar hastaydı…
Her baba evladına, kulağına küpe olacak bir öğüt verir. Hele aynı mesleği paylaşınca… Babanızın size verdiği öğüt neydi?
– İçten olmamı, doğruyu savunmamı istedi. İstediğin yolda yürü, dedi. Başlangıçtaki bir sözü çok önemliydi. “İstediğin zaman bu eve dönebilirsin, sana hiçbir şey sormayacağım. Her zaman sığınabileceğin bir yuvan olduğunu unutma” demişti. Bu bana büyük güç verdi.
Wandering Moon’daki “Joe&O”yu babanıza ithaf etmiştiniz. Daha kapsamlı bir albüm hazırlamayı düşündünüz mü? Klasik repertuvar ya da uyarlamalardan oluşan bir albüm mesela…
– Düşündüm. Babam vokal müziğe, operaya tutkundu. Evde Handel’in Mesih Oratoryosu kadar zenci ilahilerini de söylerdi. Defalarca dinledim bunları. Sanırım bu perspektiften biraz daha düşünüp, ne yapmam gerektiğine karar vermeliyim. Doğrusu epey zamandır aklıma bu konu gelmemişti.
Başarılı kişilerin hep babalarından bahsedilir, anneler unutulur. Okuduğum röportajlarda sizin de annenizden pek bahsetmediğinizi gördüm, müzikle ilgili değil miydi?
– (Kahkahalar) O hep yanımızdaydı. Annem müzik açısından özel yeteneklere sahip değildi. Ama bize hep destek oldu. Egzersiz yaparken en sevdiğim yer yatağımdı. Yatağımı hep o toplar, daha çok çalışmam için beni teşvik ederdi.

Louis Armstrong’u sevmezdim

Louis Armstrong gibi hem çalıp hem de söylemeyi düşündünüz mü hiç?
– Hayır. Armstrong’u pek sevmezdim. Birlikte çalışmaya başladıktan sonra Art Blakey’nin hep Armstrong’dan bahsettiğini gördüm. Bunun üzerine dikkatle dinledim ve sanatını takdir etmeye başladım.
Lionel Hampton ve Art Blakey’le çalarken öğrendiğiniz en önemli şeyler nelerdi?
– Hampton’la çalışırken bir cazcının enstrümanında ne kadar ustalaşması gerektiğini gördüm. Her zaman, her tonda, her şeyi çalabiliyordu. Geliştirmem gereken alanı gösterdi. Blakey ise müziğimin dinleyici düzeyinin altında ya da üstünde olmamasını, kişiliğimi bulmamın gerektiğini öğretti.
Art Blakey gibi genç müzikçileri gün ışığına çıkarmayı misyon edindiniz mi?
– Çeşitli kurumlarda ders veriyorum, yetenekli gençleri grubuma alıyorum, zaman ayırıyorum. Gençlere destek vermenin en iyi yolu bu. Onlar da bana destek oluyor. Blakey ve Hampton “Müzikçilerin gençliklerini korumalarına, dünyayı öğrenmelerine yardım ediyoruz” derdi.
Cazda kimlerin yolunu açtınız?    
– Cyrus Chestnut mesela… Edward Simon, Rodney Whittecar… Bunlar birlikte çalıştığım, çok güzel şeyler yapan gençlerden birkaçı …
Üfleme hatası yüzünden 1989’da dudak sorunu yaşamıştınız. Az kalsın Freddie Hubbard gibi müziği bırakıyordunuz. Tekniğinizi düzeltmek ne kadar sürdü? Enstrüman değiştirmeyi, sadece besteciliğe yönelmeyi düşündünüz mü?
– Bir yıldan fazla zamanımı aldı. Ne yapmam gerektiğini biliyordum. Fakat kaslarım zayıftı. Besteciliği de seviyorum. Ama en çok istediğim enstrümanımı çalabilmek. Çalmak ve müthiş müzikçilerle birlikte olmak başlıbaşına bir heyecan.
Cazın Afro Amerikan köklerinden kopması sizi neden bu kadar öfkelendiriyor? Etnik müziklerin ön plana çıkmasından, cazın dünya müziklerinin özgür platformuna dönüşmesinden mi şikayetçisiniz?
– Şikayetçi olduğum söylenemez. Caz farklı süreçler yaşadı, hep diğer müzik türlerinin etkileşimine açık oldu. World Music akımının caza etkisi yeni değil ki, epey zamandır var bu. Yaşadığımız gerçekliğin bir parçası… Sanat böyle gelişiyor…
Cazın köklerinden habersiz beyaz müzikçilerin cazcı diye ortalıkta dolaşması fena halde asabınızı bozuyormuş. Saksofoncu Archie Sheep’in esprisini hatırlattınız bana. “Türklerin pişireceği croissant (Fransız usulü açma) ne kadar lezzetli olabilirse, Jan Garbarek’in müziği de o kadar caz sayılır” demişti. Avrupalı beyaz cazcılarla ortak müzik dili oluşturmayı red mi ediyorsunuz?
– Önyargılı değilim. Herkes müziğinde deneyimlerini, duygularını yansıtıyor. Birinin diğerinden daha üstün olduğunu söyleyemem. Sözü olan herkes konuşabilmeli, müzik geleneğine katkıda bulunabilmeli. Tek istediğim müzik yapmak. Yargılar, sınıflamalar, kimin caz çalması gerektiğini söylemek ilgi alanımın dışında. Hayat bu tür şeylere kafa yormaya değmeyecek kadar kısa…

Martin Luther ya da Malcolm X olabilirdim

Söz kafa yormaktan açılmışken sorayım, müzisyen olmasaydınız özgürlük, ırk ayrımcılığı, politika gibi konulara daha çok zaman ayırır mıydınız?
– Malcolm X ya da Martin Luther King olabilirdim pekala… Bu konuda biraz daha düşününce, herhalde gerçeklerin peşine düşmeyi iş edinirdim kendime, diyorum. Belki politik lider, dini lider olmazdım ama evrende neler olup bittiğini anlamaya adayabilirdim hayatımı.
Bir film müziğinde yaylı çalgılar dörtlüsü ve trompet için yazdığınız eseri kullanmıştınız. Bu tür çalışmalara devam ediyor musunuz? Gelecekte sizi bir orkestra önünde birinci trompet konçertonuzu seslendirirken görecek miyiz?
– Klasik Batı Müziği’yle büyüdüm, hayatımın bir parçası oldu. Filmler yaklaştırmadı beni klasiğe, sadece kendimi bu formda ifade etme fırsatı verdi.
Spike Lee filmiyle müziğinizi konserde bir araya getirmeyi ilk kez 2003’te denemiştiniz. Bu tecrübeden ne gibi dersler aldınız, dört yıl sonra yeni bir programla bu repertuvarı sahneye taşırken ne gibi değişiklikler yaptınız?
– Gayet başarılı bir tur olmuştu. 12 konser verdik. Yaylı çalgılar orkestrasıyla geçmişte birçok konser vermiştik. Turda bu açıdan öğretici bir şey olmadı. Daha çok prodüksiyon ayrıntıları konusunda tecrübe edindik. Aldığım en büyük ders, prova ve konseri aynı güne koymamak gerektiğiydi. Ayrıca arkamızdaki perdeye görüntüyü doğru yansıtma tekniğiyle ilgili birçok şey öğrendik. Film perdede akarken soloya girmek sorun oluyordu. Perdede film kahramanlarının görüntülerinin müzik bitene kadar kalması için çaba harcıyorduk. Bu sorunlar çözüldü.
Bu turnede sadece ekrana görüntüleri yansıyan filmlere yaptığınız müzikleri mi seslendiriyorsunuz. Görüntüler üzerine özgür doğaçlama yapıyor musunuz?
– Konser repertuvarı tamamen filmler için bestelenmiş eserlerden oluşuyor. Görüntü üzerine doğaçlama yapma deneyimine girişmedik.
Spike Lee bu turnede herhangi bir enstrüman çalmıyor, şarkı söylemiyor, sadece sunuculuk yapıyor. Lee’nin sahnede olması, müziğinize yaratıcı açıdan ne katıyor?
– Lee gibi bir yaşayan efsanenin sahnede olması başlıbaşına ilham, motivasyon. O olmasaydı bu müzikler olmazdı. Dinleyici de film müziklerinin yaratım sürecinde de nasıl etkin şekilde rol aldığını görüyor. Turnede bol bol sohbet ediyoruz. Piyano başına oturup, bazı film müziklerini analiz ediyoruz. Orkestrasyonları değiştiriyoruz. Yani bu buluşma yaratıcı bir süreç.
Spike Lee’nin Katrina Kasırgası’yla ilgili belgeseline yaptığınız müzik ve ardından gelen Flow albümü, sadece bu felaket sırasında New Orleans’ta ailenizle yaşadıklarınızın duygusal yansıması mıydı? Bush politikalarına karşı bir politik tavır olarak algılanabilir mi?
– Her ikisi birden… Belgeselin müziğinden sonra Flow doğal olarak ortaya çıktı. Kasırgada tahrip olan New Orleans’a ağıt niteliği taşımakla birlikte, aynı zamanda devletin bu felakete yaklaşım biçimini de eleştiriyor. Aslında politik değil, daha çok toplumsal mesaj içeriyor. Sadece Bush yönetimini eleştiren, olumsuzlukları ortaya koyan bir eser yazmak istemedim. Kasırgayı yaşayanların dramını, hayatta kalmak için nasıl mücadele ettiklerini yansıtmak istedim. Devletin gönülsüz şekilde konuya yaklaşmasını da unutmadım. Felaketten sonra şehri yeniden inşa etme çabalarına saygı sunmak istedim. Devlet bakarken onlar çalışıyordu, şehri bu kadar sevmeleri bence çok etkileyiciydi.

Bush’u Katrina Kasırgası’yla tanıdık

Down Beat’te cazın politik muhalefete yönelmesiyle ilgili yazıda “Irak’ta yaşananlara sırtını dönenlerin gözü Katrina Kasırgası sonrasında açıldı. Bush yönetimine muhalefetlerini açıkça ifade etmeye başladılar” diyorsunuz. Sizin için de aynı şey sözkonusu mu?
– Evet, hepimiz için gerçekten bir dönüm noktası oldu. A) Amerika’nın tarihimizin en yetersiz yöneticilerinin eline teslim edildiğini hep birlikte gördük. B) Göründükleri ya da iddia ettikleri gibi insani değerlerin temsilcisi olmadıkları ortaya çıktı. C) Vergisini ödeyen örnek vatandaş olmak felaket sırasında devletin yardımına koşacağı anlamına gelmiyormuş. Oysa savaşın ortasında kapımıza gelip oy için dilenmiş, birçok söz vermişlerdi. Oy verenlerin hakkıydı yardım beklemek.
Bu turnenin programında Katrina ile ilgili belgesel de yer alıyor mu?
– Evet, İstanbul’daki konserimizde de belgeselden kareler gösterip, “Levees” ve “Funeral Bird” adlı parçaları seslendireceğiz. Geçmişte konserlerde muhalefetimi konuşmalarımla da dile getirirdim. Fakat bu kez olumsuzlukları bir kenara bırakıp, bu felakette yaşanan insani öykülere, drama ve bir şehri tutkuyla sevme duygusuna odaklanmayı tercih ettim.
Bu konserde Bilal ve Pette Austin sizin bestelerinizin yorumunda mı yer alacak?
– Ben grubumla ve yaylı çalgılar orkestrasıyla çalacağım. Bilal ve Austin ise Spike Lee filmlerinde yorumladıkları eserleri seslendirecek.
Konser albüme dönüşecek mi?
– Belgesel ve müziklerini içeren, Katrina Kasırgası’na requem niteliğindeki “A Tale’s of God Will” albümünü Blue Note 31 Ağustos’ta yayımlanıyor.
İstanbul konserinize dinleyici hangi beklentiyle gelmeli, hangi beklentilerini evde bırakmalı?
– Spike Lee filmlerinden kesitler eşliğinde kaliteli yorumlar dinleyecekler. Teknik cambazlıklarla süslü, sirk müziği beklentisi içinde gelmesinler lütfen. (Kahkahalar)

(Serhan Yedig / 15 Temmuz 2007 / Hürriyet)

 

Linkler

Kişisel web sayfası

Biyografisi

Share.

Leave A Reply

1 + 16 =

error: Content is protected !!