Sokratis Sinopoulos / Tanburi Cemil’e ve onun Langa kahvelerinde dinlediği Girit, Sakız, Midillili müzikçilere saygılarımızı sunduk

0

Eleni Karaindrou, Charles Lloyd, Loreena McKennitt’la yaptığı çalışmalarla ismini duyuran Sokratis Sinopoulos, 1997’de Derya Türkan ile “İstanbul’dan Mektup”u kaydetmişti. ABD’de yayımlanan albümde iki klasik kemençeci enstrümanın orijinal repertuvarını araştırmıştı. 21 yıl sonra tekrar Tanburi Cemil’in çağına dönen ikili bu kez adalardan, Trakya’dan İstanbul’a ezgi taşıyan, şehrin müziğini zenginleştiren isimsiz kahramanları gündeme getiriyor.

Erhan Bayram, Bosphorus grubunun Türkiye ve Yunanistan’daki etkilerini araştırdığı yüksek lisans tezinde (2011 / İTÜ) topluluğun 15 Mart 1988’de Atina’daki konserini izledikten sonra klasik kemençeye başladığınızı belirtiyor. Bu konser kemençeyle ilk karşılaşmanız mıydı?

– 1988’de, 14 yaşında konservatuvar öğrencisiydim. Gitar ve Bizans müziği öğreniyordum. Pek iyi bir öğrenci olduğum söylenemezdi (gülüyor)… Atina’da ilk kez Mevlevi müziği konseri verileceğini duyduk. Meraklı müzikseverler için çok önemli bir olaydı bu. Kentin en büyük konser salonlarından Palace’daki konsere konservatuvar öğrencilerinden bir grupla gittim. O akşam dinlediğim Bosphorus ve İhsan Özgen, kemençe çalmaya başlamamın en önemli nedenlerinden biridir. Diğer önemli neden ise birkaç ay önce yine konserde dinlediğim Ross Dally’ydi. Atina’da yaşayan İrlandalı müzikçi Dally, farklı bir tür olan Girit kemençesi çalıyordu.

O yıllarda klasik kemençe Yunanistan’da tanınan bir enstrüman mıydı?

– Yunanistan’da kemençe denilince ilk akla gelen Girit, daha sonra Pontik (Laz) kemençesi. Dostlarıma kemençe çaldığımı söylediğimde bunlardan birini çaldığımı sanıyorlardı. Klasik kemençenin son usta virtüözü, İstanbul göçmeni Lambros Leondaridis ben doğmadan yıllar önce ölmüştü. Ondan sonra İstanbul kaynaklı klasik kemençe geleneği unutulmuştu. Enstrümanı yapan lüthiye kalmamıştı.

Ailenizin Türkiye ile ilgisi var mı, nasıl oldu da böyle bir enstrüman çalmanız için sizi teşvik ettiler?

– Ailem Mora’dan. Anadolu ile ilgileri yok bildiğim kadarıyla. Arkadaşlarım soyadım nedeniyle Sinop göçmeni olabileceğimizi söylüyor, fakat bu konuda bir kanıt yok. Annem ve babam iyi bir müzikseverdi. Ben rock dinlerdim. Onlar Teodorakis ve halk müziğini severlerdi. Beni kemençe çalmaya teşvik ettiklerinde profesyonel müzikçi olacağımı düşünmemişlerdi. Ross Dally’den ders almaya başladım. Çocukluğumdaki koro çalışmalarından öğrendiklerim sayesinde çok hızlı ilerledim. Altı ay sonra Dally ile konsere çıktım. Bu profesyonelliğe ilk adımdı. 18 yaşında sıra dışı bir enstrüman çalan genç sahnede çok ilgi çekiyordu.

Kemençe aşkına 18 yaşında İstanbul’a geldim

Türk müzikçilerle nasıl bağlantı kurdunuz?

– 1992’de, 18 yaşında otobüse atlayıp İstanbul’a geldim. İlk yurtdışı yolculuğumdu. Türkiye ile Yunanistan arasındaki turist trafiği günümüzdeki kadar yoğun değildi. Taksim’de yaşayan Amerikalı bir dostumun evinde bir hafta kaldım. TRT İstanbul Radyosu ve İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’na gittim. Her ikisinin kafesinde çok önemli ustalarla tanıştım. Osmanlı müziği çalan genç Yunan müzikçi tanıştığım kişilerin de ilgisini çekiyordu. Bana çok yardımcı oldular. Yaşlısı, genci hepsi öyle dostça davrandı ki unutamıyorum. Benim geleneksel Türk müziğiyle ilgilendiğim kadar Yunan müziğiyle ilgileniyor, merak ediyor, öğrenmek istiyorlardı. Radyoda Klasik Türk Müziği Korosu’nun provasını izlemeye stüdyoya girdiğimde şef çalışmayı durdurdu, beni sahneye davet etti. Birkaç eser çalmamı istedi… Türk müziği geleneğinde Rum ve Ermeni müzikçilerin önemli yeri olduğu için beni de hemen benimsediler. Konservatuvarda Necdet Yaşar, İhsan Özgen, Cüneyt Orhon, Hurşit Ungay, Mutlu Torun, Murat Aydemir, Cengiz Özkan gibi pek çok ustayla tanıştım. Derya Türkan ile de radyoda tanıştırıldım. Hemen bir stüdyoya sokup birlikte çalmamızı istediler. Aynaya bakmak gibiydi Derya ile çalmak. İlk kez karşılaştığımız halde 50 yıllık dost gibi ortak bir dil oluşturduk. Muhtemelen İhsan Özgen’in öğrencisi olması bu duygu ortaklığında önemli unsurdu. Farklı ülkelerde, şehirlerde yaşadığımız halde bu dostluk yıllardır sürüyor.

Türk müzikçilerle tanışmanız müziğinizi nasıl etkiledi, ne gibi yeni ilhamlar verdi?

– Kendimi büyük bir ailenin üyesi gibi hissettim ilk kez. Güvenebileceğim, birlikte çalışabileceğim bir aile… Sanki doğduğum topraklara dönmüştüm. Çünkü Yunanistan’da klasik kemençe pek bilinmiyordu. İstanbul’a ait bu halk müziği enstrümanının kökleri Türkiye’deydi. Ayrıca Türkiye’de konservatuvardan radyosuna, orkestralarına kadar müzik ortamının çok gelişmiş olduğunu gördüm ve bundan etkilendim.

İlk “İstanbul’dan Mektup” Yunanistan’da ilgi çekti mi?

– ABD’den birkaç yıl sonra Yunanistan’da yayımlandı. 20 yıl sonra karşılaştığım kişiler hâlâ bu albümden bahsediyor.

Geleneğin üstüne çapa attık

Bu albüm kendi çalışmalarınız açısından size esin verdi mi?

– Her albüm benim için öğrenme süreci. İstanbul’dan Mektup hem Derya ile ortak çalışmalarımız hem de benim müzik serüvenim açısından önemliydi. Klasik kemence geleneğinin tam üstüne adeta çapa attık. Sonraki yıllarda ne kadar uzağa gidersek gidelim hep ana kaynakla bağlantımızı sürdürdük.

Çellist Yo-Yo Ma enstrümanında yakalamak istediği tonu anlatırken mükemmeliyetin peşinde olmadığını, çellonun aynı zamanda rebab, klasik kemençe ya da insan sesi gibi tınlama imkanlarını araştırdığını söylemişti. Sizin hayaliniz nedir?

– Caz gruplarında, çağdaş müzik icralarında kemençenin olanaklarını farklı şekillerde kullanmayı denedim. Hatta çılgınca işler yaptım. Bununla birlikte tınısının gelenekle bağını korumasını önemsedim. Madem ki çok eski ve köklü bir çalgı, belirli bir karakteri var, buna saygı göstermek gerekir. Kemençenin özgün tınısı bizi geçmişe, geleneğe bağlıyor. Bu bağı önemsediğim için enstrümanımı dikkatli kullanmaktan yanayım. Çılgın işler yapmak gerektiğinde kemanı denemek daha iyi. Çünkü Amerikan halk müziğinden Hint müziğine, senfonik orkestraya kadar çok geniş kullanım sahası var, daha esnek bir kimliğe sahip.

Öğretmeniniz Ross Daly’nin elinde kemençe Girit’in kahramanlık türkülerini söylüyor, etrafa neşe saçıyor, Kazancakis’in edebiyatı gibi coşkulu. Fakat sizin elinizde hüznün sesine dönüşüyor sanki…

– Aslında hüzün duygusunun hep önde olmasını istemiyorum. Hatta çok hüzünlü çalmamak için özel çaba sarf ediyorum (gülüyor). Fakat doğal olarak bu tını çıkıyor ortaya. Bu enstrümanın doğasından kaynaklanıyor. Nostaljik ve romantik bir tınıya sahip.

Karaindrou ve Lloyd’dan etkilendim, esinlendim

Charles Lloyd ve Eleni Karaindrou ile çalışmak müziğe ve enstrümanınıza yaklaşımınızı nasıl etkiledi?

– Her ikisinden de çok etkilendim, esinlendim. Eleni Karaindrou’nun film müziklerinin yanı sıra konserlerine de katıldım. Melodik zenginliği, çok yalın müzikal fikirlerle yola çıkıp bunu işleme konusundaki yeteneği önemlidir. Müziği haykırmaz. Sessiz çığlıklar içerir. Gözyaşını içine akıtır. Charles Lloyd ise ritüel yöneten din adamı gibidir. Büyük bir ön hazırlık yapmadan sahnede çıkar, grubundaki müzikçileri öyle başarıyla yönlendirir ki elde edebileceği sonucun en iyisini alır. Doğaçlama hep ilgimi çeken bir konuydu. Lloyd’la birlikte piyanist Jason Moran, basçı Reuben Rogers, davulcu Eric Harland gibi cazın en usta isimleriyle doğaçlama imkanı elde etmek önemli bir deneyimdi benim için. Her geçen gün kişiliği ve müzikal yaklaşımıyla beni ne kadar etkilediğini daha iyi anlıyorum.

ECM’den üç yıl önce yayımlanan Eight Winds projesi nasıl gündeme geldi ve bu albüm klasik kemençenin Yunanistan’da, Avrupa’da bilinirliğini nasıl etkiledi?

Karaindrou ve Lloyd ile kaydettiğimiz albümler sayesinde firmayla bağ kurmuştum. Kurucusu Manfred Eicher’e caz dörtlümle geçmişten o güne kadar yaptığımız kayıtları dinlettim. İlgisini çekince Atina’da bu albümü kaydettik. Kemençenin tanınması açısından epeyce rolü olduğunu söyleyebilirim. Yeni bir dinleyici kitlesine ulaşmamı sağladı. Yunanistan ve Avrupa’da eleştirmenlerden olumlu puan aldı. Bununla birlikte Yunanistan’da gelenekçi olanlar modern yaklaşımdan pek hoşlanmadılar. Oysa kemençe tınısı, ezgiler açısından gelenekle bağını koruyan bir albüm. İlk “İstanbul’dan Mektup”la arasında güçlü bir bağ var…

Selanik Makedonya Üniversitesi’nde Anadolu halk müziği icrası üzerine ders vermeyi sürdürüyor musunuz?

– Evet, hayatımın yarısı öğretmenlik yarısı icracılık.

Gençlik, konservatuvar öğrencileri arasında Anadolu müziğine ilgi ne düzeyde; artıyor mu?

– Son 30 yılda Yunanistan’da müzik önemli bir değişim yaşadı. Bir zamanlar neredeyse unutulan ut, kanun, kemençe gibi enstrümanları günümüz topluluklarında daha sık görmeye başladık. Bununla birlikte ilginin çok arttığını söyleyemeyeceğim. İlgi 10 yıl önce doruğa çıkmıştı.

İstanbul’dan ikinci mektup için neden 20 yıl beklediniz?

– Bu süre içinde birlikte çalışmayı sürdürdük fakat albüm kaydedecek fırsat olmadı. Ayrıca müzik piyasasındaki gelişmeler pek iç açıcı değil. Sonunda doğal olarak ortaya çıktı. Kalan firmasına bu açıdan teşekkür borçluyuz.

Veda, gelinin türküsüyle

Albüm Türkçeye “Bak, bahçem ne kadar güzel” gibi tercüme edebileceğimiz Girit ezgisiyle açılıyor. Bu ezginin özelliği nedir, açılış parçası olmasının özel nedeni var mı?

– Girit’liler akşamları bir masanın etrafında toplanır, herhangi bir enstrüman eşliği olmadan şarkılar söyler. Girit sevgisini, kahramanlıkları yücelten türkülerdir bunlar. Ben naif bir şarkı seçtim. Çocuk şarkısına benziyor. “Gelin güzel bahçemi, içindeki çiçekleri, güzelim ağaçları, ortasındaki tavus kuşunu görün” diyor. Gençlik yıllarımda duyduğum bu ezgiyi çok severim. Derya’ya dinlettiğimde albümün açılış parçası yapmaya karar verdik. Giritli lavtacı Giorgos Manolakis’in yorumuyla da yeni bir boyut kazandı.

İki müzikçi albümün yayımlanmasını Zürih konseri sonrasında kutlamıştı

Albümün açılışında, ortasında ve kapanışında Ege’den üç geleneksel ezgiyi çağdaş yaklaşımla yorumlayıp sirto, longa gibi geleneksel icraları repertuvarın merkezine almışsınız. Bu seçkiyi noktalamak için neden “Afino Giasti Gitonia”yı seçtiniz?

– Bu bir veda türküsü. “Mahalleye Veda”yı Halkidiki’de gelinler evden ayrılırken söyler. Gelin, yaşadığı eve veda ediyor. Annesinden bahçesine iyi bakmasını, çiçeklerini sulamayı ihmal etmemesini istiyor. İçeriğini dinleyenlerin büyük bölümü bilmese de müziğiyle ne demek istediğini aktarıyor. Albümün açılış ve kapanışındaki ezgiler benim en sevdiklerim. Bahsettiğiniz üç türküde emprovizasyon öne çıkıyor. Derya ile ikimizin son 20 yıllık kişisel ve ortak deneyimlerinin izleriyle biçimleniyor. Örneğin benim sololarımda Charles Lloyd, Eleni Karaindrou, Ara Dinkçiyan’ın izlerini görebilirsiniz.

İkinci mektubun nasıl algılanmasını isterdiniz?

– İlki gibi çıkış noktası İstanbul. Bu repertuvara sıkı sıkıya bağlı. Tanburi Cemil’in çağında Ege Adaları’ndan İstanbul’a gelip ortak bir müzik yaratan müzikçilere saygılarımızı sunuyoruz. Bu amaçla aramıza adalardan müzikçileri aldık. Öte yandan birbirinden 20 yıl arayla kaydedilen albüm bizdeki değişimin de göstergesi.

Derya Türkan ya da diğer Türk müzikçilerle yakın gelecekte albüm kaydetmeyi planlıyor musunuz?

– Dörtlümle birlikte ECM için ikinci albümü bu yaz kaydedeceğiz. Ardından Derya Türkan ile yeni çalışmalar yapmak istiyoruz.

40’lı yaşların ortasına yaklaşıyorsunuz. 50’ye varmadan ne gibi hayalleriniz, hedefleriniz var?

– Müziğimi seslendirebileceğim bir albüm daha kaydedecek olmak beni sevindiriyor. Dostlarıma, aileme, öğrencilerime daha fazla zaman ayırmak istiyorum. Bu arada Derya ile daha çok konser vermeyi arzu ediyorum.
(Serhan Yedig / Haziran 2018 / Andante)

DERYA TÜRKAN / Bu bir barış, dostluk projesi değildir

Bizans’tan günümüze klasik kemençe İstanbul’un özgün çalgısı. Kaba saz takımının, yani İstanbul halk müziğinin vazgeçilmez enstrümanı. Bu enstrüman ve repertuvarı, yani sirtolar, longalar Rumlarla Türklerin ortak kültürü. Yunanistan’a göçen müzikçiler geleneği rebetikolarda yaşatmış…

Türk ve Yunan müzikçiler bir araya gelince “barış, dostluk” projeleri yapılır. Sokratis’le zaten enstrümanımız ve ortak kültürümüz klasik kemençe repertuvarı nedeniyle kardeşiz, dolayısıyla bu bir dostluk projesi değil.

Türkiye’de yayımcı bulamamıştık

Sokratis ile 1992’de, kanuni Reha Sağbaş vesilesiyle tanışmıştım. Sağbaş, tanıştığımız gün denemek için birlikte çalmamızı önermişti. Sanki 40 yıldır birlikte çalışıyormuşçasına müthiş bir uyuma ulaşmıştık. Bu olay bana Kudsi-Süleyman Erguner’in ney ikilisinden ilhamla çift kemençe için repertuvar oluşturma fikrini verdi. Düşüncemi daha sonra Sokratis’e söylediğimde çok şaşırdı.

Yaklaşık 1,5 yıl repertuvar araştırdık. Önce klasik kemençenin önemli virtüözü Tanburi Cemil’in taş plaklarını inceledik. Radyo arşivinden Şükrü Tunar, Yorgo Bacanos gibi üstadların sirtolarını, longalarını notaya aldık. Çeçen Kızı, Rast Sirto gibi eserlere Sokratis’in Yunanistan’dan getirdiği kasap havalarını ekledik. Anadolu göçmenlerinden derlenmiş İstanbul ezgileri Yunanistan’da zamanla hızlandırılıp oyun havasına dönüştürülmüş, kemençenin yerini klarnet almıştı. Biz bunları yavaşlatıp icra ettik.

İlk “İstanbul’dan Mektup”u 1997’de İstanbul’da Cengiz Onural’ın stüdyosunda kaydettik. Türk plak firmaları ilgilenmeyince ABD’deki Golden Horn’a başvurduk. Albüm ABD’de yayımlandı, folk müziği dergilerinde olumlu eleştiriler aldı. 2001’de ABD turnesine çıktık.

2015’te yayımlanacaktı

Sonrasında Sokratis’le dostluğumuz sürdü. Eşlerimiz Dilek Türkan ve Katerine Papadopulo’nun katılımıyla Avrupa’da “İki Kemençe, İki Ses” başlıklı konserler verdik. Yıllar sonra Tanburi Cemil Bey’in 100’üncü ölüm yıldönümü vesilesiyle iki kemençeyi odak alan bir repertuvar hazırlamak istedik. Cemil Bey, hayatının önemli bölümünü Langa, Kumkapı meyhanelerinde Girit, Sakızlı lavtacıları, kemençecileri dinleyerek geçirmiş. Bunları kendi süzgecinden geçirip plağa kaydetmiş. Biz de 20’nci yüzyılın başında Cemil Bey’e ilham veren müzik ortamını hayal ettik. İki yılda oluşturduğumuz repertuvarda Girit’ten ezgiler, Midilli’den aptaliko, Trakya’dan hora, İstanbul’dan ağır zeybek, ağır kasap, hızlı longa, sirto yer aldı. Aramıza Girit’ten lavtacı Manolakis, Atina’dan kontrbasçı Pavlos Spyropoulos, İstanbul’dan Yarkın Kardeşler ve kanuni Serkan Halili katıldı. İstanbul’da konser verircesine hep birlikte stüdyoya girdik, 1,5 günde ikinci albümü kaydettik.

İlk albüm İstanbul’un özgün sesiydi. İkincisine günümüzün müzik diliyle başlayıp geçmişe yolculuk yaptık, Tanburi Cemil’e ve onun çağında adalardan gelip İstanbul’un sesini zenginleştiren isimsiz virtüözlere saygılarımızı sunduk. Bundan sonraki albüm belki tamamen bizim müziğimizden oluşur. Örneğin geçmişin müzik birikiminden ne anladığımızı, günümüzün diliyle ifade ederiz.

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!