Jamie Cullum / Cazın muhabbet tellalıyım

0

Bakmayın siz lise kaçkını görünümüne, Peter Pan stili sivri burunlu ayakkabılarına, boyunun altı karış olmasına, manken sevgilisi Sophie Dahl’ın “12 santim benim için sorun değil” sözüyle manşetlere çıkmasına… Solfej bilmeden piyano başına oturan, rocktan caza geçen Jamie Cullum son 10 yılda binlerce genci cazla tanıştırdı. İngiltere’de bugüne kadar en çok albümü satılan caz sanatçısı oldu. Cullum’la 2009’un 25 Kasım’ında, Chivas Stüdyosu’nda konser vermek için gittiği Madrit’te buluştuk. Müzik serüvenini ve beş yıl sonra gelen beşinci albümü “Pursuit”i konuştuk.

 

Madrid’in merkezinde, güneşli bir sonbahar ikindisi… Picasso’nun Guernica tablosunun sergilendiği Reina Sofia Müzesi’nin önünden geçip, ara sokaklara giriyoruz. Kapısında “Chivas Studio” yazan bir kapıdan geçip, yerin yaklaşık 15 metre altındaki kulübe iniyoruz. Bizans sarnıçlarını çağrıştıran kulüp zindan gibi karanlık. Duvarlar, geçitler, koridorlar renkli spotlarla aydınlatılmış. Yapı, Chivas Regal’in üç haftalık stüdyo çalışması için yeniden düzenlenmiş. Yaratıcı modacıların gösterileri, yaratıcı şeflerin tadımlarından sonra sıra müzikte.

Daracık, loş koridorda, tepsi büyüklüğündeki sehpanın başında beş genç İspanyol gazeteci, Jamie Cullum’la konuşuyor. Birkaç dakika sonra onlar kalkacak, biz Türk gazeteciler gireceğiz röportaj turnikesine. Cullum, ince kravatı, kollarını özenle kıvırdığı mavi gömleği, seyrek çıkan sakallarıyla pop yıldızından çok haşarı bir lise öğrencisine benziyor. Uçakta klima çarpmış olmalı, burnunu çekerek konuşuyor. Basın toplantısı yaptığına inanmak zor. Sanki sınıf arkadaşlarına haşarılıklarını anlatıyor…

Sahnedeki en kanlı şovum

“Demek sahnedeki en müthiş şovumu merak ediyorsunuz” diyor muzip bir ifadeyle. “Amerika’da MTV Ödülleri töreninde, ilk kez canlı yayında MTV ekranına çıkacaktım. Benden önce müthiş şovlar sahnelenmişti. O yıllarda ABD’de hiç tanınmıyordum. Piyano, bas, davul üçlüsü olarak sahneye çıkacaktık. Topu topu 20 dakika süremiz vardı. Bari şovla başlayalım dikkat çekmek için, dedim. Sahneye koşarak girip, piyanonun üstünden atlayacaktım. Teksas’tan geliyordum, kovboy çizmesi vardı ayağımda. Çizmeyle koşamayacağımı son anda fark ettim. Çıkarıp, çorapla çıktım sahneye. Piyanoya yaklaşırken ayağım kaydı, düştüm ve kafamı şiddetli şekilde bir yere vurdum. Hemen fırlayıp, heyecanla piyanoya oturdum. Çalmaya başladım. Bu arada gözüm hep etraftaydı. Birkaç dakika sonra tuşların ıslandığını, kayganlaştığını hissettim. Başımı eğip, tuşlara baktığımda baştan aşağıya kanla kaplı olduklarını gördüm. Müthiş bir şovdu doğrusu, Youtube’de izleyebilirsiniz!”

Sonra, cazı neden çok sevdiğini anlatıyor. “Çünkü en demokratik müzik türü. Eğer enstrümanını iyi çalıyorsan, ırk, ülke, köken sorgusu yapılmadan caz grubuna buyur edilir, sevgiyle karşılanırsın. Torpil, tanıdık gerekmez…” Geleneksel anlamda cazcı sayılamayacağını, rock yaklaşımıyla cazı kullandığını hatta “pezevenkliğini yaptığını” söylüyor gülerek. İspanyol gazetecilerin irkildiğini fark edip açıklıyor: “Cazda birçok eser karamsar havadadır. Ben piyano başına oturduğumda daha canlı temalar çalıyorum, şarkı sözlerinde günlük hayata dair konulardan bahsediyorum. Dışlayıcı bir müzik değil benimki, kapıları herkese açık. Eğlenceli. Gençleri caz dinlemeye, merak etmeye çağırıyor.”

Menajeri saatini gösterip, İspanyolları savuşturunca biz oturtuluyoruz karşısına. Çölde kutup ayısı görmüş gibi hayret dolu bir ifade yayılıyor yüzüne. “Madrit’te Türk gazeteciyle konuşuyorum, ne ilginç!” Müziği, şovlarının yanı sıra BBC radyosundaki programla, İngiltere’nin en ciddi gazetelerinden Guardian’daki yazılarıyla, hatta You Tube’deki video programlarıyla cazı sevdirmek için kendini parçalayan bir gence, bu çabasının ardındaki arzudan başka ne sorulabilir ki?

Bunlar sipariş üzerine yapılan işler mi yoksa cazı genç kuşaklara sevdirmek gibi bir misyon üstlendiğiniz için mi bu kadar çabalıyorsunuz?

– Kendi arzum bu. İlginçtir, caz misyoneri misiniz, türünden bir soruyu dün de sordular. Hayır, caz misyoneri değilim. Caz iyi ve önemli bir müziktir, dinleyin demek bence çok sıkıcı bir iş. Bazen “Caz önemli bir müzik, bunu yaşatmalıyız” gibi laflar duyuyorum. Ben bu duyguyu paylaştığımı söyleyemeyeceğim. Caz benim sevdiğim müzik. Doğum günü partisi düzenlediğimde, pikabımı ortaya çıkarsam ya da I pod’umu müzik sistemine bağlasam dostlarıma en sevdiğim müziği dinletmek isterdim. Hayatım plakçıları dolaşıp, farklı müzikler aramakla geçiyor, keşfettiğim en ilginç müzikleri dostlarıma dinletmeyi seviyorum. Bunu bilinçli, planlı olarak yapmıyorum, sadece sevdiğim müzikleri dostlarımla paylaşmaktan hoşlanıyorum. You Tube’den öneri geldiğinde, bunu bir fırsat olarak değerlendirdim. Örneğin McCoy Tyner gibi bir ustanın kayıtlarını dinlettim. Bu arada piyano çalan bir kedi videosu da koymayı ihmal etmedim tabii… (Gülüyor) Özet olarak ben meraklı bir kişiyim. Sanatın farklı alanlarını ilgiyle takip ediyorum: Sinema, edebiyat… İlgilerim bir kutuya sığmayacak kadar çok. Bazen bu kadar fazla ilgi alanına sahip olmak zor, çünkü hepsine zaman ayırmak gerekiyor.

Dave Brubeck’ten övgü aldım

Dinleyicilerden, okuyuculardan gelen en ilginç tepki neydi?

– En çok aldığım mesaj: “Cazı sevebileceğimi hiç düşünmemiştim.” Ya da “Sen ne yapıyorsun orada, caz programını mahvettin” diyorlar. Ben epeyce tehlikeli bir alanda çalışıyorum. Caz ve pop arasındaki, köprünün üstündeyim. Bu nedenle hayatımı zindana çevirecek tepkiler gelebiliyor. Eğer cazcıysan, poptan nefret etmen gerektiğini düşünenler var. Oysa ben böyle düşünmüyorum. İçimden geldiği gibi müzik yapıyorum. Neşeyi, gülümsemeyi seviyorum. Pop ilk aşkımdı. Britney Spears şarkısından bugün de keyif alabilirim.

Genç kuşağı cazı tanıştırma konusundaki çabalarınız caz ustalar tarafından takdir ediliyor mu?

– Herbie Hancock ‘tan, bir kez konserime gelen Dave Brubeck’ten hararetli övgü aldım. Hatta çok zor beğenen Wynton Marsalis bile övgü dolu sözler etti. Amerika’da bu işler daha kolay, fakat İngiltere’de taktir edilmek gerçekten çok zor.

Bu yıl 30’unuza bastınız, otuzlu yaşlar için ne gibi planlarınız, hedefleriniz var?

– Evet, hala 15 yaşında olduğumu sananlar çıkıyor. Ama bu yıl 30’una bastım. (Gülüyor) Özel bir planım yok. 16 yaşındaki enerji ve arzuyla çalışmayı sürdürüyorum. Piyano başına oturup, aynı arzuyla çalışıyorum. Evet, daha fazla film müziği bestelemek istiyorum. Sevdiğim sanatçılarla ortak çalışmalar yapmak istiyorum. Bir sanatçının tüm eserlerini seslendireceğim, kapsamlı projelere girişmek istiyorum. En önemlisi de piyano başına oturup, tekniğimi mükemmelleştirmek istiyorum. Çünkü bunu yapmadan bir yere gitmek mümkün değil. 10 yıl sonra neyin hayalini kurardım, diye düşündüğümde fazla bir şey söyleyemeyeceğim. Stadyum dolusu dinleyici, dünyayı müziğimle fethetmek, New York’un Time Meydanı’nda üst üste konser vermek gibi hedeflerim yok. Çocuk sahibi olmak istiyorum. Hindistan’ı gezmek istiyorum. Bahçemde sebze yetiştirmek istiyorum. Kayakta, futbolda daha iyi olmak istiyorum.

Count Basie, Keith Jarrett, Brad Mehldau’yu dinliyorum

Şu anda kimlerin müziğini inceliyor, ilham alıyorsunuz; büyütecinizin altında neler var?

– İncelediğim müzikler, kişiler sürekli değişiyor. Şu anda ağırlıklı olarak Count Basie, Keith Jarrett dinliyorum. Bir de  Brad Mehldau…

Ben de sözü bahsettiğiniz sanatçılara getirecektim. Klasik müzik eğitimli, caza bu perspektiften bakan yeni bir kuşak var cazda. Kimileri Jarrett, Mehldau gibi piyanistlerin cazın niteliğini artırdığını düşünüyor, kimileri ise klasiğe yönelimin cazın ruhunu öldürmesinden endişe ediyor. Sizin gibi “ben öncelikle profesyonel eğlendiriciyim” diyen bir müzikçi Mehldau, Rubalcaba gibi ustalara nasıl bakıyor?

– Her ikisi de çok sevdiğim müzikçiler. Rubalcaba’yı geçen yıl Charlie Haden’la izlemiş ve çok sevmiştim. Mehldau ile tanışıyoruz, arkadaşız. Hatta ortak bir şeyler yapmayı planlıyoruz.  Müthiş bir teknikle, dev yapılar kuruyorlar müzikte. Piyanonun başına oturup Bach’ın bir eserini çalabilir, sonra bunu kolaylıkla Oscar Peterson üslubuna uygulayabilirler. Bu açıdan bakıldığında, üslupları benimkinden çok farklı. Onlarda teknik yetkinlik ön planda. Ben rock gitarcısı olarak başladım, müziğin ruhunu önemsedim hep. Teknik yetkinlik çabası müziğime sonradan yansıdı.

Biraz önce cazla pop arasındaki köprüde bulunmanın tehlikelerinden bahsetmiştiniz; köprüden düşmemek için geliştirdiğiniz özel bir yöntem var mı?

– En büyük sorun önyargıyla bakan kişilerle iletişim kuramamak, iki taraf tarafından da benimsenmemek. Pop dinleyicileri için yeterince pop olmamak, caz dinleyicileri için de yeterince caz içermemekle eleştiriliyorum sıklıkla. Beş yıl önce Newport Caz Festivali’nde konser verdim, Down Beat dergisinde röportajlarım, plak eleştirilerim yayımlandı, müziğimin caz olup olmadığı konusunda birçok tartışma yapıldı. Aslında New Port’taki dinleyicilerin tepkisi her şeyi açıkça ortaya koyuyordu: 400 kişilik bir dinleyici topluluğunun çok zevk aldığını, müziğimi gerçek boyutlarıyla kavradığını, içindeki yaşam sevincini algıladıklarını gördüm. Bu da bana yeter. Teknik yetkinliğe ulaşmak kolay değil. Brad Mehldau’nun tekniği bile Jarrett kadar mükemmel değil. Bu bize, Mehldau’nun Jarrett kadar çok söyleyecek sözü olmadığını göstermez. Count Basie bir piyano solosunda 10 bin nota, Art Tatum ise 10 nota çalabilir. Bunlar önemli değil. Önemli olan müzikçinin beynini, kalbini ve parmaklarını birleştirebilmesi. Ben şuna inanıyorum: Başına önüne eğ, inandığın işi iyi yap, çabanı takdir eden çıkacaktır mutlaka.

Pursuit’i İngiliz eleştirmenler bile beğendi

Yeni albüm Pursuit sizi hangi açılardan zorladı, hangi özellikleriyle “meydan okuma”ya dönüştü?

– Gerçekten zorlu bir süreçti bu albümün hazırlığı. Beşinci albümümde artık kendi üslubumu ortaya koymalı, gelecekteki yönelimimi işaret edecek bir eser ortaya çıkarmalıydım. Çok klasik bir caz albümü olmamalıydı. Bu nedenle birçok kişide hayal kırıklığı yaratacağını düşünmüştüm. Fakat bugüne kadar en iyi eleştirileri alan albüm oldu. Hatta İngiliz basınından bile iyi eleştiriler aldı. (Gülüyor) Daha önceki albümlerden daha özgün, daha ilginç olduğu söylendi. Çok mutluyum. Sevdiğim müziği yapmam beni dinleyiciye ulaştırdı. Ne kadar satar bilmiyorum, fakat aldığım tepkiler doğru yolda olduğumu gösteriyor.

Count Basie Orkestrası’yla kayıtta sorun yaşadınız mı?

– Count Basie Orkestrası’yla çalma fikri gerçekten korku vericiydi. Müthiş bir geçmişi var, bigband üslubunu geliştiren bir kurum. Charles Mingus, Duke Ellinton gibi efsanelere eşlik etmiş. Frank Foster’dan düzenleme yapmasını rica etmiştim. Harika bir düzenleme yapmış. İlk provada, çok dostça bir yaklaşım gördüm. İlk eserin girişinde biz üçlüyle çalıyorduk. Sonra orkestra giriyordu. Orkestranın müziğe girdiği anda öyle görkemli, güçlü bir ton çıktı ki ortaya az kalsın piyano taburesinden düşüyordum. İlk provadan sonra sonra aramızdaki tüm duvarlar ortadan kalkmıştı. Cazın en büyük özelliği bu zaten. Kim olduğun, kökenin önemli değil, eğer enstrümanını iyi çalabiliyorsan aradaki tüm sınırlar ortadan kalkıveriyor müzik başladığında.

Türk müzikçilerle yolunuz kesişti mi, ortak çalışma yaptınız mı?

– İngiltere’de yaşayan Cafer Yusuf adlı bir utçuyla bir konserde birlikte çaldık. Gelecekte de ortak çalışmalar yapmayı planlıyoruz.

(Serhan Yedig / 13 Aralık 2009 / Hürriyet)

 

ŞÖHRET BENİ BOZAMAZ: 1970’lerin rock yıldızı şablonuna pek uymuyorum. Hızlı yaşa genç öl, felsefesini benimseyenlerden değilim. Bunlar orta yaş kuşağından, beyazların yarattığı şablonlar. Miles Davis, Tom Waits, Stevie Wonder gibi bugün bile söyleyecek sözü olan müzikçileri örnek aldım. Şöhretten, satıştan çok daha önemli bu nokta.

TV DİZİSİ MÜZİKLERİYLE PİYANOYA BAŞLADIM: Piyanoya dair hafızamdaki ilk fotoğraf, dört yaşından. Yedi yaşındaki ağabeyim piyano çalıyordu. Ben de dizinin dibine oturmuştum. Nedir çaldığın, hiç sevmedim, dedim. Bach çaldığını söyledi. Sonra durup, TV dizisi East Enders’ın müziğini çalmaya başladı. Çok heyecanlandım. Vay canına, bunu çalabiliyor musun, bana da öğretsene, diye bağırdığımı hatırlıyorum. Piyanoda çaldığım ilk parça da bu dizinin müziğiydi.

MÜZİKTE RUH VE TEKNİK EŞİT ORANDA ÖNEMLİ: Bence bir eserin ruhu ve tekniği eşit derecede önemli. Stevie Wonder, Mozart, Jeff Bucley, Jimmy Hendrix’de teknik ne kadar önemliyse, benim müziğimde de o kadar önemli. Bazen tekniğin önemli olmadığı söylenir. Bence bu yaklaşım doğru değil. Sadece birine ağırlık verilirse sonuç felaket olabilir. Fakat ikisine de önem verildiğinde ulaşılabilecek en güzel noktaya varmak mümkün. Son yıllarında nasıl Picasso küçük fırça dokunuşlarıyla harikalar yarattıysa, gençliğindeki büyük efor kullanmaya gerek duymadıysa, müzikte de zamanla tekniği rafine kullanmayı öğreniyor müzikçi. Cazda teknik önemli, bir eseri çalmadan önce müzikçi ev ödevine iyi çalışmalı. Ben ev ödevimin henüz yüzde beşini yapabildim. Daha çok çalışmam, ev ödevimi hakkıyla yapmam lazım.

KÖKLÜ BİR MÜZİK EĞİTİMİ ALSAYDIM KEŞKE: Köklü bir müzik eğitimi almadım. Piyano başına oturup AC&DC şarkılarını çalışarak öğredim bu enstrümanı çalmaya. 16 yaşına geldiğimde, kulüplerde, doğum günü buluşmalarında gitar ve piyanoyla konser veriyordum. Bu aşamadan sonra konservatuvara gidip, piyano başında solfej çalışmak çok sıkıcıydı. Tabii şimdi geri dönüp baktığımda, keşke köklü bir müzik eğitimi alsaydım o yıllarda diyorum. Uygun zaman bulduğum ilk fırsatta, köklü bir müzik eğitimi alacağım, solfej bilgisi edineceğim.

İLK ALBÜMÜ, GEÇEN YIL E BAY’DE 600 DOLARA SATILDI: Cullum, İngiltere’nin Romford kentinde doğdu. Babası bankacı, Burma kökenli annesi ise sekreter olarak çalışıyor. Bugün birlikte çalıştığı üç yaş büyük ağabeyi Ben Cullum’ın etkisiyle müziğe başladı. Dört yaşında müziğe ilk adımını attığı günü net olarak hatırlıyor “Ağabeyim piyano çalıyordu. Ben de dizinin dibine oturmuştum. Nedir çaldığın, hiç sevmedim, dedim. Bach çaldığını söyledi. Sonra durup, TV dizisi East Enders’ın müziğini çalmaya başladı. Çok heyecanlandım. Vay canına, bunu çalabiliyor musun, bana da öğretsene, diye bağırdığımı hatırlıyorum. Piyanoda çaldığım ilk parça da bu dizinin müziğiydi.” Ağabeyinden elektro bas ve piyano çalmayı öğrendi. Reading Üniversitesi’nde sinema öğrenimi görürken kurduğu ilk grubuyla 1999’da “Heard it All Before” albümünü yayımladı. (500 adet basılan bu albümün nadir kopyası geçen yıl Ebay’deki açık artırmada 600 dolara satılmıştı) 2002’deki Pointless Nostalgic albümüyle şöhreti yakalayan Cullum, Universal ile üç albüm için 1.5 milyon dolarlık anlaşma imzaladı. Ertesi yıl yayımlanan “Twentysomething” ve 2005’teki Catching Tales ile İngiltere’de bugüne kadar en çok albümü satılan caz sanatçısı statüsüne ulaştı. (www.jamiecullum.com)

 

Linkler

Wikipedia biyografisi

Kişisel web sayfası

Jammie Türk kıraathanesinde (video)

 

Share.

Leave A Reply

twenty − 8 =

error: Content is protected !!