Neşet Ertaş / Müzik bir tapınaktır

0

Zülüf dökülmüş yüze, Karadır bu bahtım kara, Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca, Mühür gözlüm, Kar mı yağmış yüce dağlar başına, İki büyük nimetim var, Zahidem, Kar yağar kar üstüne, Dane dane benleri var, Kara gözlüm efkarlanma, Ne güzel yaratmış seni yaradan, Acem kızı, Neredesin sen, Kaşların karasına, Bir ayrılık bir yoksulluk, Kar yağdırdın başa Leylâ.. Her biri dilimizde yer etmiş, gönüllerimizde taht kurmuş bu eserler, “Bozkırın tezenesi” Neşet Ertaş’ın yüreğinden kopup gelen, birbirinden güzel türküler. Önceleri radyoda dinledik, sonra plağını çaldık, kasetini ve derken cd olarak takip edip ettik. Nerede çalıp söylüyorsa oraya yetişmeye çalıştık, konserlerine gittik. Sazı ve sözüne hayran olduğumuz ustanın sohbetiyle gönlümüz genişledi. Eli öpülecek dağ gönüllü bir adam bulduk, o da elini öptürmedi. “Kaynak kişiler, köz gibidir; deşildikçe nârı çıkar meydana” demişti babası Muharrem Ertaş rahmetliden bahsederken. Kendisi ise, “kara suratlı bir garip”. Oysa onun kadar eser veren yok, onun kadar mütevazı olan yok. Kültürümüzün temel taşlarından biri. Cırtlak sesli baldırı çıplaklar sanatçı geçinirken, Neşet Ertaş kendisine “usta” denmesinden bile rahatsızlık duyuyor; yüzde doksan babasının duygularıyla çalıp söylediğini ısrarla vurguluyor. Biz de hayatı tam bir nehir roman olan bu büyük sanatkarımızı sorularımızla deşmek istedik, dilimiz döndüğünce. Buyurun, Fasl-ı Neşet başlıyor.

 

– Müzik ruhun gıdasıdır derler, doğrudur. Ben de müzik tapınaktır diyorum. İnsanlar bilse de müzik tapınaktır, bilmese de. Müzik derken ille de telin sesi değil. Belki ilk dünyaya geldiğimizde belki rüzgarın sesini duydu kulaklarımız, ama anamızın ninnisi gecikmedi bizi uyutmak için. Onun sesinden daha tatlı müzik olabilir miydi ruhumuza nakşolan? “İki büyük nimetim var, biri anam, biri yarim” diye söyledim de, niye babamı söylemedim? Yüzde doksan hâlâ babamın duygularıyla çalıp söylüyorum. Eğer hatır için söyleseydim, babamı da söylerdim. Bizler hepimiz birer ruhuz. Benim canım yaradılmış can, anamın canı yaradan can. Bu can bizim emrimize girdiği için biz kendimizi bilemiyoruz. “Tanıyabildin mi sendeki seni? Bütün vücudunu bu nazik teni? Allah şahit etmiş ruha bedeni, kimseyi kimseden sormamak için…” Bunlar benim gördüklerim, hissettiklerim.
İnsana çok saygınız var. Yaradılmışlara saygınız var. Hem sohbetlerinizde, hem programlarınızda, konserlerinizde çalıp söylerken çok içten geldiği anlaşılıyor bu saygının. Karşılıklı olduğu da aşikar. Buna rağmen sizi üzen durumlarla karşılaştınız mı hiç?
– Allah’a çok şükrediyorum, daha hiçbir konserimde, programımda -ki ben her zaman halkın içindeyim- bir kavganın çıktığını, bir huzursuzluğun olduğunu görmedim. Geçen hafta Kırıkkale’deydik, beni en çok düşündüren bu konserimdi. Halka açık bir konserdi, Cumhuriyet Meydanı’nda. Tarak dişi gibi olunduğu anda belki bir huzursuzluk olur endişesindeydim. Allah’a şükür, o kadar sıkışık olmasına rağmen çıt çıkmadı. Sonuna kadar ayakta izlediler.
“Sizin iç huzurunuz, iç barışıklığınız, elektrik halinde yayılıyor dinleyenlere. O yüzden olsa gerek” dediğimizde, Bayram Bilge Tokel bir açıklamada bulunuyor… “Neşet Abi konserlerinde farklı bir repertuar oluşturur. Önce insanları duygulandıran, ruh ve gönül huzuruna kavuşturacak eserlerini söyler, sonra neşelendirir. En sonra da coşturur. İnsanlar Neşet Ertaş konserlerinde hem düşünürler, hem hüzünlenirler, hem neşelenir, oynarlar. Bütün insani özelliklerini yaşarlar. Öyle olunca, insani bir hal. Sahnede de ‘insan’ bir sanatçı var” derken, Neşet Usta sözü alıyor:
İnsan devamlı bal yese baldan bıkar. Hep ağlamak da olmaz. İnsan bazı ağlar, bazı güler. Düğünlerde söylerim; ölüye giden ağlar, düğüne giden güler oynar diye. Bir oyun havası çalar söylerken, ellerinizi birbirine vurduğunuzda günahlarınız kurumuş yaprak gibi dökülürmüş dediğim zaman gülerler. İçinizden gelerek kalkar oynarsanız, günahlı da gelseniz düğün evinden melek olarak gidermişsiniz derim. İnsan güler oynarsa, ruhen hakikaten hafifler, gönlü açılır, ferahlar. Bunlar gerekli insan için. İnsan acı da yiyor, tatlı da yiyor, her türlü tadı tadıyor dünyada. Onun için ben oyun havaları da çalarım, türkü de çalarım, bozlak da çalarım.
Ayrım yapar mısınız aralarında?
– Efendim, yerine göre. Konsere çıkarken kendime göre bir program yapar ve çalıp söylerim. Derken istekler gelmeye başlar. Kulağıma hangisi çalınırsa onu söylerim.
Türkiye’nin her tarafından konser talepleri var. Bunları nasıl karşılıyorsunuz?
– Biliyorsunuz uzun süredir Almanya’da bulunuyorum. Her hafta yüzlerce kilometre gidiyorum. Buradan da çok talep var ama, turneye çıkmış değilim. Genelde Bayram gardaşımda ve Kalan Müzik’te imzam var. Onların uygun bulduğu konserlere gelip dönüyorum. Ben ‘Türkiye’mizi vilayet kaza nahiye senelerce konserlerimle gezdim. Otuz yıl aradan sonra gördüğüm ilgiye çok saygı duyuyorum. Demek ki sözlerimizi dinleyenler varmış. Genelde de gençleri görüyorum, okuyan gençlerimizi. O daha çok sevindiriyor beni. 65 yaşına geldim. Konser heveslerim bitti ama bu bir insanlık hizmeti ise, sen de ben de hepimiz insanlık hizmeti için çalışıyoruz. Saygıyla, başım üstüne der giderim, gelirim yetişebildiğim kadar. Dinleyen olduktan sonra…
Çok hayranınız var. Sizi çok seviyorlar.
– Gece bile çıksak, tanıyorlar. Şükür, sazsız da tanınır olduk. Eskiden saza bakıp tanıyorlardı. Bu kara suratımı, karanlıkta tanımaya başladılar.
Geçen yıl Harbiye’deki açık hava konserinizde dinleyenlerin çoğu üniversite gençliğiydi.
– Genellikle öyle. Anadolu’daki konserlere de ekseri gençler geliyor. Türküye gençlerin ilgisi var. Türküye ilgi duyunca, türkü yoluna girince karşılarına Neşet Abi’nin eserleri çıkıyor.
Böylece usta ile karşılaşmış oluyorlar.
– Estağfirullah. Usta, Yaradan.
Müziğe kemanla mı başlamıştınız?
– Ben saz ile başlamıştım. Saz yoğudu da, babam uzaklara giderdi, anam rahmetlik eskiden tokaç olurdu çamaşır döğerlerdi. Şöyle dediydim: “Dizinde sızıydı anamın derdi, Tokacı saz yaptı elime verdi, Yeni bitirdiydim üçünen dördü, Baban gibi sazcı oldun dediler.” Babası gibi sazcı olmuş deyi gelip beni severlerdi. Ama tabii babamgil saz çalarken biz onun yanında mutlaka keman tutardık. Onun yanında saz çalamazdım.
İleri tarihte yanında saz çaldınız mı? Hastayken sizi sayıklayıp çalmanızı istemişti galiba.
– Kendisi istemedi. Onun başına gelen cemaat istediği için son zamanlarında çaldım yanında biraz.
Babanızdan aldınız, öğrendiniz. Sizin çocuklarınızdan merak duyan var mı?
– Benim tek oğlum var. Biz hiç mektebe gidemedik. O bir arzu, bir murat oldu. Okusun, üniversite bitirsin düşüncesiyle onu müziğe yönlendirmedim. Oğlum komple müzisyen. Bütün müzik aletlerini çalar. Sesi de dinlenecek bir ses. Müziğin temeli ritim olduğu için eline darbuka verdim. Öğrendi. Fakat benim arzum okumasıydı, şükür bitirdi. Mühendis oldu. Bir tek oğlum olarak seni tanırlar, babandan bir şey sende kaldı mı diye sorarlar. Senin de bir kaset yapman gerekir dedim. Öyle deyince rengi attı. Hiç öyle bir şey benden duymamıştı bunca zaman. Beş altı ay oldu, düşünüyor.

Mapusanelere güneş doğmuyor

Sizin çok ilginç bir yolculuk hikayeniz var. Almanya’dan buraya gelirken, kazayla biten.
– Babama, “Karacaoğlan’dan, Kerem’den, Pir Sultan’dan alıp havalandırıyorsun, neden kendi sözlerini halk içinde söylemiyorsun” dediğimde “Söyleyecek söz çok be yavrum, anlatacak yer yok” derdi. Onun için bu âşıkların sözlerini havalandırırdı. Şimdi, yerin varsa anlatayım. Beni buradan aldılar götürdüler, bir grup radyo sanatçısı. Haberim olmadan firmadan aldıkları para paylaşımında aralarında anlaşmazlık çıkmış. Benim arabamı kullanan adamlar başka bir arabayla hareket ettiler. Mecbur oldum kendim kullanmaya. İki araba geliyorduk. Önümüzdeki arabayı takip ediyordum. Osman Özdenkçi benim yanımdaydı. Ehliyetim yoktu. Kaza yaptık. Hayatta sadece Emin Aldemir kaldı, onun şahidi. Kendisine sonsuz saygım var. Radyoda bana sazı ilk çaldıran adamdır. Alınan paradan benim payıma düşeni Türkiye’de vereceklerdi. 67’den bu yana hâlâ verecekler. Pasaportlar öndeki arabadaydı. Polisler gitti aradı ya bulamadılar onları. Allahtan ki ehliyetim olmadığı anlaşılmadı. Ehliyetsiz olduğum anlaşılsaydı, daha çok ceza verirlerdi.
Yolculuk nasıl başladı?
– Biz gidiyoz aha gel dediler. Nasıl geleyim? Rastgele bir vitese taktım. Araba aldıydım ama hiç kullanmışlığım yoktu. Allah yardım etti, otobana çıktık. Yolda vitesleri öğrendim. Yugoslavya’da iki yol geldi önümüze. Hangisine gittiler acaba derken, Osman Özdenkçi dedi ki şu yol daha işlek buraya gitmişlerdir. Hadi ordan girdik, gittik gittik göremedik. Onlar o kadar hızlı da gidemez. Avukat Cemil’in, gözleri iyi görmezdi. Yavaş giderdi, biz de yetişirdik. Bulamadık. N’apsak, nerden gitsek? Otobanı bulalım dedik. Dar bir yola düştük. Neşet Neşet dikkat et dedi bana. Sandım ki bir araba çıktı, çarpışıyok.
Araba var mıydı?
– Evet virajdan araba çıkmış geliyor. Küçük, burunsuz, iki kişilik bir araba. O sırada direksiyonun derecesini kaybetmişim. Düzelteyim derken ancak önünü kurtarabildim. Arka tekerden bize nasıl vurduysa, aşağı uçurdu. Çamura kitlendik. Dışarı çıktık, öteki arabadakilerin çıkmasına yardım ettik. Polisler geldi. Tercüman getirdiler. Bizi aldılar bir otele bıraktılar. Onbeş gün konsolosluğa telgraflar çektik, mektuplar gönderdik, bir cevap alamadık. Kimliğim belli oluncaya kadar tutacaklarını söylediler. Mahkemede üç ay hapis verdiler. Üç ay boyunca da konsolosluktan cevap alamadım.

Bir seçimde rey vermeye gidiyordum…

Bayram Bilge’yle nasıl tanıştınız?
– Bir türkü var: Sevmeyeni neyleyim, sevenim sevgilimdir. Ben Bayram gardaşı tanımazdım. O beni tanırmış. Bir kitap hazırlıyormuş benim için. Ben çekilmiştim, ne belgesele, ne bir konsere, şuna buna razı değildim. Tek isteğim, çocuklarımın okumasıydı. Yeniden beni Bayram gardaşın o ısrarı, bildiğinden dönmezliği, gönülsüz olmama rağmen, azminden vazgeçmeyişi, beni buralara kadar getirdi. Neşet Ertaş Kitabı’nı yazdıktan sonra da beni ne derece gördüğünü anladım. Beni bilenin bendesiyim, beni bilmeyenin ben nesiyim?

Şimdi siz de onu bir yere doğru mecbur koşar gibisiniz.
– Seneler içinde gördüm ki çok okuyan, yazan, kültürlü biri. Yalanı dolanı yok. Bir sürpriz yaptım kendisine. Bir televizyon programında canlı yayına Almanya’dan telefonla katıldım. Bir istekte bulunacağım dedim. Kendisinden bir türkü isteyeceğimi sandı. Dedim ki Bayram gardaşımın Meclis’e girmesini istiyorum.
Sizin politikayla ilginiz ne ölçüde? Hiç oy kullandınız mı?
– Ben hayatta hiçbir partiye rey vermedim. Bundan 30-40 sene evvel bir partiye rey vermeye giderken, düşünüp vazgeçtim. Bir partiye rey versem, öbürlerine karşı kendimi suçlu hissettim. Geri döndüm gittim. İnsan hizmeti kutsal bir hizmet. Herkes bu hizmette birbiriyle yarış içinde.
Şu günlerde ülkeyi seçim heyecanı sardı. Seçime dair bir tahmin yürütmenizi istesek. Hangisi kazanır dersiniz?
– Halkımız için hangisi hayırlıysa, memleketimiz için, insanlık için, dünya için… Artık çerçeve kalmadı. Dünya istese de istemese de birbirlerine kapıları açmak zorunda. İlmin sayesinde, iletişimin sayesinde dünya küçüldü. Almanya’dan üç saatte geliyoruz. Böyle olunca, hangisi hayırlıysa, Allah onlara yardım etsin.
Sizden habersiz, eski plaklarınızdan çoğaltılarak yapılan kasetleriniz var. Bu konuda yasal yollardan hakkınızı aramak yönünde bir girişiminiz oldu mu?
– Ben hayatta kavgayı sevmeyen bir babanın oğluyum. Hayatımda hiç kavga etmedim dersem, inanın buna. Ben bu memlekette hiç kimseye demedim ki sen bunu niye okudun? Neden sözünü, müziğini değiştirdin? Ama devletimiz varolsun, telif hakları kanunu çıktı iki üç senedir yürürlüğe girdi. Şimdi Kalan Müzik’e yetki verdim. Korsan kasetleri takip ediyorlar.
Dört yıldır yeni kaset çıkarmıyorsunuz. Yeni eserler birikiyor herhalde. Son bestenizi ne zaman yaptınız?
– Kaset okuyacağım zaman, teybimi alırım önüme, Allah ne verdiyse, düşüncelerime göre çalar söylerim. Beş on türkülük, uzun havalı, oyun havalı, ne gerekiyorsa… Böyle aralarda olmuyor.
Neşet Ertaş hayranları yeni kasetinize ne zaman kavuşacak?
– İnşaallah bu kış yeni bir kaset vermeye çalışacağım.
Üstad çok teşekkür ederim. Halkımızın size ve eserlerinize ihtiyacı var. Daha nice kasetler çıkarmanızı diliyoruz.
– Görüyorum şükür konserlerimde. İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de; Antalya, Eskişehir, Kırşehir, Kırşehir’de… Görüyorum halkımızı. Saatlerce, gündüzün üçünden dördünden, gece onikiye kadar ayakta duran insanlara ne denir? Ben sonsuz saygımı sunuyorum. Ne deyim başka? Söylenen sözleri anladıkları için mutluluk duyuyorum.
(Mehmet Şeker / 26 Ağustos 2002 / Yeni Şafak)

Share.

Leave A Reply

two × five =

error: Content is protected !!