Emre Yavuz / Piyanistlerden öğrendiğimden daha fazlasını şancılardan öğrendim

0

Konser piyanistliğini Viyana’da hiçbir kuruma bağlı kalmaksızın, destek almadan sürdürüyor Emre Yavuz. 2017’de, Beethoven Yarışması’ndaki icrasıyla Bössendorfer sanatçıları arasına girdi, firmanın desteğiyle 2020’de Almanya’da Rahmaninov’un eserlerinden oluşan ilk albümünü yayımladı. Viyana’yı pırıltılı imajının ötesinde dekadent ve kozmopolit yönleriyle ele alacak ikinci albümünü pandemi nedeniyle ertelemek zorunda kaldı. Bir süredir Ravel repertuvarına odaklanmış durumda. 21 Ekim’de İZDSO eşliğinde Sol Majör Piyano Konçertosu’nu ilk kez seslendiren piyanist “Rahmaninov’dan sonra şimdi Ravel dönemindeyim. Eserlerine çalışmak büyük bir keyif. Zihin açısı, ilham verici ve dinlendirici. Uzun yıllara yayılmış bir proje olacak” diyor.

 

Yoğun konser dönemleri dışında, olağan bir gününüz nasıl geçer?

– Bugünlerde yoğun konser trafiği nedeniyle sabah saat 6.00’da uyanıp çalışmaya başlıyorum. Normalde sabah saat 10.00 civarında uyanırım. Keyifle kahvaltımı hazırlarım. Yaklaşık yarım saat sürer. Sofrada geçirdiğim bir saatte haberleri izlerim, dünya gündemini öğrenirim. Kahvemi hazırlayıp çalışmaya başlarım. Çalışmak benim için zorunluluktur, aksilik çıktığında, planladığım çalışmayı yapamadığımda psikolojim bozulur, huzursuz ve mutsuz olurum. Buna karşın en fazla altı saat çalışabilirim. Ardından spor salonuna giderim. Bir gün kas çalışması yaparım, ertesi gün koşu, bisiklet, yüzme… Yaklaşık 1,5-2 saatin ardından akşam programımda sosyal bir aktivite yoksa eve dönüp yemeğimi yerim, internette sakin bir akşam geçirdikten sonra uyurum.

Müzik ve kitapların dışında zihninizi nelerle beslersiniz, desteklersiniz?

– Öğrenmeyi severim. İlgi alanlarıma yönelik bilimsel makaleleri takip ederim. En sevdiğim “loji”ler ornitoloji ve jeoloji. Müzik dışındaki başlıca uğraşım bu iki alandaki belgeselleri izlemek, makaleleri takip etmek. Canlı ve cansız varlıklar arasındaki etkileşim bana çok çekici gelir. Dünyanın jeolojik geçmişinin biyosferi nasıl etkilediğini tahmin edebiliyoruz fakat tam tersi konusunda fikir yürütmek zordur. Bu gizem beni etkiler. Ornitolojide kuş zekası, özellikle karga ve kuzgunlarla ilgiliyim. Davranışlarını gözlemlerim. Beslediğim kargalar var. Hatta bunlardan biri şu anda karşı çatıda, günlük fındığını bekliyor. Kargaların zekası müthiştir. Yeni araştırmalara göre, bugüne kadar sadece memelilerde görülebildiği düşünülen zeka düzeyine kuşlar arasında sadece kargaların ulaştığı ortaya çıktı. Araç kullanmanın ötesinde araç üretmek, çok aşamalı plan yapmak gibi becerileri var…

Rahmaninov albümü adeta kanımla yazıldı

Nasıl çalışırsınız, eseri öğrenme ve konsere hazırlama sürecinde bestecinin ya da diğer virtüözlerin yorumlarını inceler misiniz?

– Kendimi öncelikle bir müziksever olarak değerlendiriyorum ve repertuvarımı sevdiğim, dinlemek istediğim bestelerden oluşturuyorum. Önce notaları incelerim, bestecisi ve dönemi hakkında bilgilerim, çoğunlukla ezber konusunda özel mesai harcamam gerekmez, inceleme ve ön çalışma döneminde eser hafızama geçer. Çalışmam tamamlanmadan, konsere çıkmadan diğer virtüözlerin yorumlarını dinlemem. Zihnimde başka yorumların çınlaması iç sesimi duymamı engelleyecektir çünkü… Bu kısıtlama beni elimdeki eseri nasıl dinlemek isteyeceğim konusunda düşündürür. Hangi yaklaşım beni mutlu edecekse bunu seçerim. Sanırım benim sırlarımdan biri de bu: Yorumcu gibi değil, dinleyici gibi çalışmak… Hazırlık sürecinde eserleri öylesine içselleştiririm, kendi öykümle bütünleştiririm ki kimi zaman onları sahnede çalmak beni zorlar, mahremiyetimi ifşa etmek gibi gelir. İlk seslendirmeden sonra kaydını dinlediğimde çoğunlukla dinleyici olarak duymayı arzu ettiğim üslupta icra ettiğimi görürüm. Mutlu olurum. Rahmaninov CD’min kayıtlarını dinlediğimde, yıllar önce gazetede okuduğum Saddam Hüseyin’le ilgili haberi hatırlamıştım. Belirli aralıklarla kan aldırdığını, bununla Kuran yazdırdığını öğrendiğimde irkilmiştim. Rahmaninov CD’si de onca uğraştan sonra kanımla yazılmış bir albüm hissi uyandırmıştı bende. Repertuvarıma aldığım, icra ettiğim eserlerin bazılarını yıllar içinde farklı yorumculardan dinleyip kimilerini beğenmiş olabilirim. Çalışma sürecim, konserim bittikten bir süre sonra, eserin geçmişte beğendiğim icralarını dinlediğimde fikrim çoğunlukla değişmiş olur. “Çok beğendiğim icra bu muydu” diye düşünürüm…

Bugüne kadar konuştuğum bazı önemli virtüözler kendi icraları için bunu düşündüklerini, eski kayıtlarını dinlemek istemediklerini, hatta nefret ettiklerini söylemişti…

– Müzisyenlerde sık rastlanan tevazu kompleksinin sonucu bu. “Kayıtlarımı seviyorum, bu eserleri sadece kendimden dinlemekten hoşlanıyorum” dediğinizde çok narsisist tınlıyor. Dürüst davranmaktan yanayım. Eseri en iyi çaldığımı iddia etmiyorum. Beğenime en uygun icrayı seçtiğim için dinlerken sevmem çok doğal.

Hayatım boyunca öğrenci heyecanıyla öğrenmeyi sürdüreceğim

Müzikte çeyrek yüzyılı geride bırakıp 30’lu yaşlara adım attınız. Bu vesileyle geçmişin muhasebesini yapıp repertuvar ve müzikal yönelim açısından yeni hedefler belirlediniz mi?

– En mutlu olduğum konu repertuvar gelişimini sürdürmem. Pek çok piyanist 25-26 yaşına kadar öğrendiği repertuvarla ömrünü geçirir. Çünkü yarışmalarla ismini duyurduktan sonra başlayan konser trafiğinde yeni eser çalışmaya zamanı, enerjisi kalmaz. Ben bunu yarışmalara girmeden önceki dönemde fark edip tuzağa düşmemek amacıyla her koşulda, hayatım boyunca yeni eser öğrenmeyi sürdürmeye karar vermiştim. Hedefim, öğrenci heyecanıyla öğrenmeyi hayatım boyunca sürdürmek.

Web sayfanızdaki konçerto repertuvarınızda 11 eser görünüyor: Saint-Saens’tan üç, Mozart, Beethoven, Rahmaninov’dan ikişer, Chopin ve Çaykovski’den birer eser. Bu liste genişledi mi? Hangi yönde geliştirmeyi planlıyorsunuz?

– Bu liste konserde çaldığım, kısa bir hazırlanma sürecinden sonra tekrar icra edebileceğim eserlerden oluşuyor. Şu anda 15 civarında. Çalıştığım, fakat hiç seslendirmediğim 7-8 eser daha var. Piyanistler açısından konçerto repertuvarını genişletmek sıkıntılı bir konu: Standart repertuvar ağırlıkla Avusturya-Alman ve Rus bestecilerin eserlerinden oluşuyor. Fransız, İtalyan, İspanyol müziğinde aynı zenginliği göremiyoruz. Solo ve konçerto repertuvarımda Alman merkezli müzik estetiğinden, klasik müzik dünyasında yerleşmiş bazı bakış açılarından artık uzak durmaya çalışıyorum. Geçenlerde okuduğum bir yazıda, “Saint-Saens’ın günümüzde bu kadar gözardı edilmesinin nedeni tüm klasik Batı müziği repertuvarını Alman Romantizmi’nin standartlarıyla değerlendirmemiz” ifadesi dikkatimi çekti. Evet, bu standartlara uymayan müziği sulu romantik, hafif, üfürük kategorisine sokuyoruz. Alman olmayan müziğin kötü olduğuna dair anlayış hepimizde yerleşmiş durumda. Alman repertuvarını seslendirmeyi sürdürmekle birlikte dünyanın geri kalanına da bakmak gerektiğini düşünüyorum. Müziği ulusal sınırlara hapsetmek bana aykırı geliyor. Örneğin Rahmaninov, tarihsel ve evrensel müzik mirasını kavrayışı, esin kaynaklarının zenginliği açısından Rus bestecisi tanımının ötesine taşan bir sanatçıdır. Onu “Rus klasiği” kategorisine tıkıştırmak, bu yaklaşımla seslendirmek, bireysel özelliklerini görmezden gelmek haksızlık olur. Bu nedenle özel ilgi alanım görmezden gelinen, yanlış anlaşılan besteciler, eserler… Bestecilerin sınırlar ötesindeki bağlantılarını, birbirleriyle ilişkilerini bulmaya çalışıyorum.

Alman-Rus egemenliğini aşmanın bir yolu da çağdaş müziğe yönelmek, eser siparişi vermek olabilir belki. Fakat sanırım konser organizatörleri açısından pek cazip değil.

– Kendi kuşağımdan, henüz yeterince fark edilmemiş, olgunlaşma sürecindeki bestecileri keşfetmeyi seviyorum. Amerikalı Timo Andresi örnek verebilirim. Çok yaratıcı. Eserlerini mezuniyet sınavımda, konserlerde seslendirdim. Türklerden Mahir Cetiz’in eserleri bana enterasan geliyor. Viyana’da yaşayan Emre Sihan Kaleli’nin eserlerinden bir resital verecektim, pandemi nedeniyle ertelendi. Bununla birlikte sadece çağdaş repertuvara odaklanmak istemiyorum. Klasik repertuvarda yeterince önem verilmemiş, bana uygun, çok iyi çalabileceğim, dolayısıyla yeniden gündeme gelmesine katkıda bulunabileceğim pek çok eser var. Repertuvar seçerken “bunu en iyi ben çalarım” duygusunu veren eserlere yönelirim. Repertuvarımın nasıl gelişeceği konusunda net bilgi veremememin nedeni, birkaç adım sonrasını planlamak yerine tek adım sonrasına odaklanmayı tercih etmem, hayatı doğal akışına bırakmam. Aksi durumda değişen koşullar planları geçersiz hale getirebiliyor. Konser organizatörlerinin koyduğu sınırları yaratıcı, zekice projelerle aşmak, gelen repertuvar taleplerini akılcı yaklaşımlarla dengelemek mümkün. Besteciler ve çağlar arasındaki bağlantıları incelemek, araştırmak bana bu konuda pek çok imkan sunuyor. Kalite önemli… 1500 kez kaydedilmiş bir eserin icrasında bile kaliteyi yakalayıp kalıcı olabilecek sonuç elde edilebilir. Talep yaratacak, dikkat çekecek işlere zaman ayırmaktan daha verimli bir yöntem bu. Bahsettiğim nedenlerden yola çıkarak stratejik düşünmek yerine bilinçli seçimle idealist kalmayı tercih ediyorum.

Madalyalı piyanistlerin devri geçmek üzere

Güney Kore’den, Çin’den çığ gibi gelen, ödüllü genç piyanistlerin Avrupa sahnelerini doldurdukları bir dönemde idealist kalmak, kariyer telaşından uzak durmak ciddi bir risk içermiyor mu? Özellikle sizin gibi bir kurumun çatısı altına girmeyen, bordrolu çalışmayan, eğitimcilikten hayatını kazanmayan, güçlü Batılı menajerlik firmasınca temsil edilmeyen genç sanatçı açısından…

– Haklısınız. Bununla birlikte Avrupa’da madalyalı piyanistler eskisi kadar önemsenmiyor. Hatta bazı sanat yönetmenleri ödüllülerle hiç ilgilenmiyor artık. Büyük menajerlik firmalarının sundukları yıldızlar yerine yaratıcı projeler üreten bağımsız sanatçıları keşfedip ortaya çıkarmaya yöneliyorlar.

Dördüncü soruya dönersek, solo repertuvar konusunda neler planlıyorsunuz? Mesela bir röportajda Fransız ekolüne daha yakın olduğunuzu söylemişsiniz. Web sayfanızdaki solo repertuvar listesinde Fransız bestecilerin solo eserleri çok sınırlı, herhalde bunu geliştireceksiniz. Bu arada oda müziği alanında çalışmayı sürdürecek misiniz?

– Fransız repertuvarını genişletmeyi sürdüreceğim. Örneğin şu anda Ravel ilgi alanımda. Oda müziğini çok seviyorum. Türkiye’de kurduğum Geistesblitz (Beyin fırtınası) Üçlüsü yeterince bir araya gelme fırsatı bulamadığımız için sona erdi. Uygun koşulları bulduğumda bu alanda çalışmayı sürdüreceğim.

Yaratıcı proje konusundaki kriterleriniz neler?

– Konser, eserlerin birbiri ardına icrası değildir sadece. Dinleyicisinin ufkunu açan, onu düşündüren özel bir deneyim olmalıdır. Eserler, besteciler, çağlar arasında kurulan bağlantılarla pek çok ilgi çekici program hazırlamak mümkün. Bunu ilk kez Tel Aviv’deki mezuniyet konserimde denemiştim: Rahmaninov’un Opus 23, 10 prelüdünü 35 dakikalık tek eser şeklinde sunmak yerine bunu iskelet kabul ettim ve herbirinin arasına bu öyküye uyan pek akla gelmeyecek eserleri yerleştirdim. Beethoven ve Scarlatti’nin sonatı, Schubert’in lied’i, Saygun’un etütü, lisede yazdığım bir eser, Chopin’in noktürnü gibi… Bir arada düşünülemeyecek bu eserlerin arasında bağlar vardı. Konserden sonra hiç kimse nedenini sormadı. Demek ki bağlantılar anlaşılmıştı. Daha sonra bu yaklaşımı 2017’de katıldığım Kissinger Piyano Olimpiyatları’nda bile denedim, iyi sonuç aldım.

Şu anda elinizde sunuma hazır bir proje var mı?

– Geçen yıl konserlerde seslendirip mart ayında kaydetmeyi planladığım projemi pandemi nedeniyle ertelemek zorunda kaldım. Tanınmış bestecilerin bilinmeyen, şaşırtıcı bestelerini de içeren bu repertuvarı Basklı bir Fransız’ın Viyana ve vals hayalleri ekseninde sunacaktım. Viyana ve vals alışıldık görkeminin tam tersine kozmopolit ve dekadent yönleriyle ele alınacaktı. Rahmaninov projesinin karanlığından uzaklaşıp neşeli bir alana yönelmemi sağlayacaktı. Zaten sahnede birincil hedefim sıkıcı ve standart olmamak. Elimdeki en büyük koz kişiliğim, kimliğim. Kariyer başarısı uğruna kişiliğimi bir kenara bırakıp standartlara uygun davranamam.

Genç bestecilerden konçerto bekliyorum

30’lu yaşlarda gerçekleşmesini arzu ettiğiniz hayalleriniz?

– Mümkün olduğunca geniş dinleyiciye ulaşmak… Dinleyicilerin ötesinde genç bestecileri de etkilemek… Bu etkileşimle yeni eser yazmaya teşvik etmek… Günün birinde bir genç besteci elinde eseriyle kapımı çalsa ve “Bu konçertoyu seni düşünerek yazdım, ancak sen benim hayal ettiğim gibi çalabilirsin” dese çok mutlu olurum.

Eğitimli kulak ve bağlantıları çözecek kültürel donanım gerektiren konser programlarıyla geniş dinleyiciye ulaşmak epeyce zor bir hedef olsa gerek…

– Rahmaninov’un prelüdlerinden oluşan tuhaf programı Hamburg’da Laeiszhalle’de, Bonn’daki Beethoven Festivali’nde, Viyana’da, Bordeaux’da, Brüksel’deki Beaux-Arts’ta çaldım. O günlerde Konya Akşehir’deki bir gıda fabrikası 50’nci yılı kutlamasında özel bir konser vermemi talep etti. Ankara’dan piyano getirttiler, fabrikaya sahne kuruldu. O ortamda Beethoven’ın Ayışığı Sonatı’nı, Chopin’in Do diyez minör Noktürn’ünü sunmak yerine Rahmaninov programını çaldım. Dinleyicilerin keyif aldığını hissettim. “Toplum bunu istiyor, fazlası ağır kaçar” gerekçesiyle Türkiye’deki konserlerin hep aynı repertuvarın çevresinde dönmesinin nedeni izleyiciler değil müzisyenlerin yetersizliği. Zaten sunabilecekleri en sofistike program bu. Biz müzisyenler, “Siz ancak bundan anlarsınız” diyerek hep kolay anlaşılabilir, tüketilebilir programlar sunarak dinleyicimizi bir süre sonra hiçbir şeyden anlayamayacak hale getiriyoruz. Dinleyiciyi biraz zorlamak kötü bir şey değil. Konserden etkilenmiş, fakat tam olarak anlayamamış, zihni biraz karışmış ayrılması kötü bir şey değil. Rachmaninov’un 3. Piyano Konçertosunu’nu icracıları dahil kaç kişi bugüne kadar dünyada tam olarak anlayabildi ki? Dinleyicinin konserden zihninde sorularla ayrılması, bunları daha sonra sorgulaması da entelektüel bir zevk.

Piyanistlerden öğrendiğimin daha fazlasını şancılardan öğrendim

Piyanoyla eşleştirmeyi en sevdiğiniz enstrüman sorulduğunda hep şancılardan bahsediyorsunuz. Size çekici gelen özelliği nedir?

– Piyanistlerden ve diğer enstrümancılardan öğrendiğimden çok daha fazlasını şancılardan öğreniyorum. İnsanın müzikle en dolaysız ilişkisi şarkı ve ritmdir. Vücudunuza vurup ritm tutar ve şarkı söyleyerek müzik yaparsınız. Müzik tarihini şarkı ve ritm temelli eserler olarak değerlendirebilirsiniz. Örneğin Scarlatti’nin 550 çembalo sonatını şarkı ve dans temelli eserler şeklinde gruplandırabilirsiniz. Enstrümanların ideali şarkı söylemektir. İşte bu nedenle iyi bir şarkıcıdan öğrendiğiniz her detay müziğin özüyle bağlantılıdır. Şancıların, operanın gönlümde özel bir yeri var.

İdil Biret, Güher-Süher Pekinel, Ferhan-Ferzan Önder’den sonra Türkiye’den Bössendorfer sanatçıları arasına katılan altıncı piyanist oldunuz. Nasıl gerçekleşti?

– 2017’de firmanın ana sponsorluğunda düzenen Viyana’daki Beethoven Yarışması’na girdim. Birinciliği kazanan kişi Bössendorfer piyanistleri arasına kabul edilecekti. O güne kadar birçok yarışmaya katılmıştım. Kazandıklarımın yanı sıra birçok yarışmada elenmiştim. Kimilerinde iyi çalmadığım, kimilerinde ise iyi çaldığım halde jürinin farklı yaklaşım nedeniyle takdir etmediği durumlar oldu. İç rahatlığıyla, kazanmam gerektiğini hissettiğim tek yarışma Beethoven Yarışması’ydı. Herkesin gözünün önünde ciddi bir yolsuzluk yaşandı. Kazanamadım. Bir süre sonra Bössendorfer firmasının yetkililerince arandım. Beni yarışmada dinledikten sonra firma sanatçıları arasına almaya karar vermişlerdi. Yarışmadaki durum hakkında konuşmadık. Listeye girmem konusunda herhangi bir gerekçe bildirmediler. “Çok iyi piyano çalıyorsun, gel bizim sanatçıların arasına katıl” demediler. “Sen bizim piyanoların dilinden iyi anlıyorsun” gibi bir gerekçeleri olduğunu sanıyorum. Bössendorfer her yerde rastlanan bir enstrüman değil. Herkesin “power user” düzeyinde kullandığı bir enstrüman da değil.

Güç gerektiren zorlu bir enstrüman olduğu söylenir. Bununla çalışıp konser salonlarında Steinway ile karşılaştığınızda uyum sorunu çıkmıyor mu?

– Steinway monopol konumu nedeniyle tınısı standart kabul edilen bir piyano. Her halükarda iyi tınlar. Fakat onun tınısı hep yorumcunun özgün sesinin önündedir. Bössendorfer ise daha nazik ve özel bir enstrümandır, beceri gerektirir, bununla birlikte piyaniste bireysel tınısını ortaya çıkarma fırsatını sunar. Öğrenciği boyunca Steinway’le çalışan, solistliğe başladığında hep bununla karşılaşan piyanistler aniden Bössendorfer’in başına oturmaları gerektiğinde istediği sesi çıkaramadığını hissedip paniğe kapılabilir. Bu nedenle tanımadığı piyanodan uzak durmayı tercih edebilir. Aksi durumda ise Bössendorfer’de bireysel tınısını oluşturan piyanistin Steinway’de aynı özgürlüğü bulamaması, yeni çözümler geliştirmek zorunda kalması söz konusu olabilir.

İnternet çağının piyanisti olmak size cazip geliyor mu?

– Keyif amacıyla kullanıyorum internetti. Herhangi bir statejim yok. Çok görünmek istemiyorum. Merak edilebilirliği düşürdüğünü düşünüyorum. Bununla birlikte Rahmaninov ilk ve son geleneksel formattaki albümüm olabilir. Yeni hazırladığım Viyana projesini internet platformları kanalıyla sunmayı planlıyorum.

Rahmaninov piyanistliğime sınıf atlattı

Rahmaninov ilgi alanınıza ne zaman, nasıl girdi? Bir konuşmanızda Rahmaninov’u Vokaliz gibi eserleri nedeniyle geçmişte film müziği bestecisi kategorisinde değerlendirdiğinizi, antipati duyduğunuzu anlatıyorsunuz. Hangi noktada, hangi olayla bakışınız değişti?

– Öğretmenlerim Rahmaninov‘cu değildi: Kamuran Gündemir, Fransız ekolünden geliyordu, Chopin’ciydi, Bach’ı çok iyi bilirdi. Fazıl Say ve Sanem Berkalp, Bilkent’te birlikte çalıştığımız dönemde Rahmaninov’a hiç değinmemişti. Roland Batik tam bir Viyanalı, Karl-Heinz Kammerling ise Alman ekolünün tutkulu temsilcisiydi Ruslara çok uzaktı… 2006’da Viyana’ya yerleştiğim dönemde Bach, Beethoven, Chopin’e odaklanmıştım. İlk kez yurtdışında ve yalnız yaşamaya başlamıştım. Büyüdüğümü, bağımsız bir birey olduğumu hissettiğim, artık hocalarımın repertuvar yönlendirmesinin dışına çıktığım günlerde elime 3. Piyano Konçertosu’nun partisyonu geçti. Okuduğumda adeta çarpıldım, beynim yerinden oynadı.

1997’de vizyona giren, David Helfgott’la ilgili Akademi ödüllü Shine adlı filmde 3. Piyano Konçertosu’nun yıktığı bir genç piyanist anlatılıyordu. Bu filmin etkisi olabilir mi?

– İzmir’de, 7-8 yaşlarında izlemiştim. Etkilenmemiştim. Hatta çevremdekilerin çok etkilenmesi beni rahatsız etmişti. Fakat 16 yaşında okuduğumda aklımı başımdan aldı. 3. Piyano Konçertosu’nu altı ayda, adeta işçi gibi çalışarak konsere hazırladım. Zorlukları aşmak amacıyla yeni çalışma metodları geliştirdim. Bu eserle başa çıkmanın piyanistin kariyerinde önemli bir adım olduğunu gördüm. 2008 yılında, İzmir Senfoni Orkestrası’yla seslendirdikten sonra bestecinin senfonik müziklerini keşfettim. Dört yıl aradan sonra, Paganini Çeşitlemeleri’ni seslendirdim. Ardından solo repertuvarına girdim, kayıt yaptım. O günlere kadar kendimi Chopin’ci kabul ediyordum. Rahmaninov’cu oldum. Piyanoyu kullanışı, enstrümanı taşıdığı nokta o kadar ilerideki ki ondan etkilenmeden piyanist olmak neredeyse imkansız. Eserlerini seslendirirken, repertuvardaki diğer örneklerde olmadığı kadar güçlü şekilde piyanistliğinizi hissediyorsunuz ve enstrümanın hakimi konumuna geldiğinizi fark ediyorsunuz.

Chopin’in piyanistlere daha şefkatli yaklaştığı düşünülürse, sert bir geçiş olmuş…

– Estetik açıdan Rahmaninov, Chopin’in ardılıdır. Bu nedenle birbirlerine uzak değiller. Chopin’in de piyanistleri çaresizliğe sürüklediği yerler vardır eserlerinde. Rahmaninov eserlerindeki müzikal ve teknik zorluklarla mücadele etmek piyanistliğime sınıf atlattı.

Rahmaninov’un kendi eserlerini yorumladığı kayıtlar size ışık tuttu mu?

Bunlar tabii ki en dikkate değer bulduğum yorumlar. Yorumcu olarak, eserlerinin her noktasına aynen onun gibi yaklaşmak için değil, bu müziğin nasıl bir piyanistin tını dünyasından çıktığına, kimi yerlerde yaratmaya çalıştığı şeyin neler olduğuna dair çok önemli ipuçları yakalayabildiğim için.

Paganini Varyasyonları’nda kendimi suikastçının yerine koyuyorum

19 Kasım’da, İstanbul’da İDSO’yla seslendireceğiniz Opus 43, Paganini Varsasyonları ne zaman, hangi koşullarda repertuvarınıza girdi, esere bakışınız zaman içinde nasıl dönüşüm geçirdi?

– Bratislava Senfoni Orkestrası, Viyana Konservatuvarı’na başvurup bu eser için genç solist aradığını bildirmişti. Duyurunun ardından katılımcılar jüri önüne çıktı, bu süreçte seçildim. 2010’da Bratislava Senfoni Orkestrası eşliğinde RadioKulturhaus’ta seslendirdim. Viyana’daki ilk büyük konserimdi ve eser beni epeyce zorlamıştı. Dokuz yıl sonra ikinci kez Bilkent Senfoni’yle çaldım. İlk yorumumla karşılaştırıldığında, ikinci konserde çalma hissi, besteciye karşı fantezilerim bambaşkaydı. 2010’da herhangi bir varyasyonlu eser niteliğiyle ele almıştım. Aradan geçen zamanda pek çok eser çaldım, farklı besteciler üzerine çalıştım. Bu birikimin ışığında Rahmaninov’un eserlerini tekrar inceledim. Hanofer ve Viyana’daki bitirme tezlerimde, tarihsel süreçte virtüözite kavramını ele alırken Rahmaninov’un müziğine bu gözle baktım. Ve fark ettim ki Paganini Varyasyonları’nda besteci virtüöz kavramını sorguluyor. Eserde Paganini’nin temasının yanı sıra ölümü ve ilahi adaleti simgeleyen, cenazelerde çalınan “Dies Irae”yi karşı karşıya kullanıyor. Yani “Şeytanın Kemancısı”nı tanrının gazabıyla yüz yüze getiriyor. Bilindiği gibi eserin baleye dönüşmesi söz konusuymuş. Bale versiyonundaki kurgunun sonunda Paganini’nin sahnede parçalandığı düşünülürse bestecinin yaklaşımı ortaya çıkıyor. Paganini’nin temasını alıp, akla ve hayale gelmeyecek şekillere sokup sonunda “Dies Irae” ile paramparça yapıyor. Şimdi eseri bu yaklaşımla çalıyorum, kendimi suikastçinin yerine koyuyorum…

Sizce Rahmaninov neden Paganini ile hesaplaşma gereği duyuyor?

– Önceleri müzik tarihinde besteci, yorumcu, orkestra şefi niteliklerini kişiliğinde toplayan üstadlara virtüöz denilirdi. 18.yy’ın sonunda, Paganini ve Liszt’te kırılma yaşandı. Kavram günümüzdeki “üstün yetenekli icracı” anlamına büründü. Paganini’den yaklaşık 100 yıl sonra doğan Rahmaninov ise geçmişteki anlamıyla virtüözdü. Belki tepkisinin nedeni buydu.

27 yaşında sahne korkusuna yakalandım, kurtulmam bir yılımı aldı

Bazı kaynaklar eserin müzik tarihinde “Creme de Menthe / Nane Likörü Varyasyonu” lakabıyla da anıldığını yazıyor. Rahmaninov sahne korkusunu yenmek amacıyla konser öncesinde nane likörü içermiş, hatta kimi zaman likörü sahnede ayağının dibinde hazır dururmuş. Siz de sahne korkusu yaşadınız mı?

– 2017 Kasımı’nda Orkestra Sion Yarışması’nda, sahnede başıma gelen olay sonrasında ilk kez sahne korkusuyla tanıştım… Yarışma öncesinde soğuk algınlığı belirtileri ortaya çıkmıştı. Hastalandığımda yarışmadan vazgeçmem gerekecekti. Paniğe kapıldım. Kullandıktan sonra otomobilde direksiyon başına geçilmemesi yolunda prospektüsünde uyarı bulunan ilacı birkaç gün içtim. Sahneye çıktığımda sersemlemiştim, birkaç ezber problemi yaşadım. O güne kadar hiç başıma gelmemişti. Hatta en güçlü yanım hafızamdır. Özel çaba göstermeden, incelerken eserleri kendiliğinden ezberlerim. Sahneye çıkarken bu konuda endişe duymam. O olay sonrasında bir yıl boyunca ezber problemine karşı önlem düşünmek, hazırlık yapmak zorunda kaldım. Konserler arttıkça korku geride kaldı.

Rahmaninov repertuvarından öğrenmek istediğiniz başka eserler var mı?

– Prelüdleri tamamlamak, birinci sonatı çalmak istiyorum. Belki bir ve ikinci konçertoyu repertuvarıma alırım. Tüm etüdleri, çello sonatını, Corelli Varyasyonları’nı, geçmişte seslendirdiğim iki trioyu yeniden ele almayı arzu ediyorum. Yani neredeyse bestecinin tüm piyano repertuvarı ilgi alanıma giriyor.

/// Gereken standarta ulaşmadan sahnede doğaçlama yapmam

Boccherini düzenlemesi anlık ve tekil bir çalışma mıydı, devamı gelecek mi?

– 2018’de Ayvalık Müzik Festivali’nin kapanışında Aleksandr Rudin yönetimindeki topluluktan eseri dinlediğimde çok etkilendim. O dönemde piyanolu üçlüyle çalışmalar yapıyordum. Eseri beş enstrümandan üçlüye uyarladım. Seslendirdiğimizde sonuçtan memnun kalmadım. Uyarlamayı rafa kaldırdım. Aralık 2019’da Rahmaninov albümünü Bössendorfer’in stüdyosunda kaydettiğim son gece çok geç saate kaldım ve evime döneceğim son treni kaçırdım. Tüm geceyi stüdyodaki 30 piyanoyla geçirdim. Boccherini düzenlemesini ele aldım. Detaydaki sorunların önemli bölümü çözüldü. Kalan birkaç yeri erteledim. Ardından Ravel’in konçertosuna çalışmaya başlayınca düzenlemeyi tekrar rafa kaldırdım. Konçerto tamamlandığında düzenlemeyi yeniden ele aldım ve “Ravel olsaydı, ne yapardı” diye düşündüm. Ve düzenleme tamamlandı. Yaklaşık 5 dakikalık eseri konserlerde bis olarak seslendirip, daha sonra basılmasını sağlayacağım. Ve düzenleme yapmayı sürdüreceğim. Bu arada fark ettim ki bir eser yazmak istediğimde şimdiye kadar haşır neşir olduğum bestecilerin teknikleri benim sesimle esere yansıyor.

Bu deneyimin ışığında sahnede doğaçlama yapmayı düşündünüz mü, denediniz mi?

– Doğaçlama güzel bir şey. Bestecilerin stilinde doğaçlama yapmayı çok isterim. Fakat, dinleyiciye haksızlık etmekten çekinirim. Konsere gittiğimde iyi hazırlanmış icralar dinlemek isterim. Belirli bir standarta ulaşmadan sahnede doğaçlama yapmak istemem.

Ravel’in piyano konçertosundan sonra solo eserlerini de repertuvarınıza almayı düşünüyor musunuz?

– Henüz Rahmaninov turnesi sürmekteyken bu sürece girmiştim zaten. Ravel’in bütün piyano eserlerini ve hakkında önemli kaynakları edindim. Şimdiden resital programlarına aldığım, yeni öğrendiğim solo eserleri var. Bunlara yenilerini ekleyeceğim, uzun yıllara yayılmış bir proje olacak. Büyük bir keyif Ravel çalışmak. Zihin açıcı, ilham verici ve dinlendirici bir deneyim.

(Serhan Yedig / 19 Kasım 2021 / Müzik Söyleşileri)

Linkler

Emre Yavuz’un kişisel web sayfası

Share.

Leave A Reply

twenty + 12 =

error: Content is protected !!