Muammer Sun / Cumhuriyet musikisi cumhura sunulmuyor, cahiller saçma yorumlar yapıyor

0

İkinci kuşak Cumhuriyet bestecileri arasında en tanınan isimlerden biri Muammer Sun. Orkestra eserleri, koroya uyarladığı türküleri sahnelerde, onlarca çocuk şarkısı Türkiye’nin dört bir yanındaki okullarda yankılanıyor. 2010’un son ayında Sevda – Cenap And Vakfı’ndan “Onur Ödülü Altın Madalyası”na layık görülen Sun, Türk Beşleri’nden Adnan Saygun’un öğrencisi. Kamran İnce, Yiğit Aydın gibi bestecilerin hocası. Aynı günlerde bir TV kanalında Türk Beşleri hakkında “Türk Leşleri” yorumu yapıldığında, Cumhuriyet’in 87 yılda önemli bir besteci yetiştiremediği savunulduğunda en çok üzülenlerden biri de oydu. Sun, “Türk bestecilerin eserlerini basmamak, radyoda, TV’de yayımlamamak, sonra da yok saymak insafsızlıktır” diyor.

 

60 yıllık müzik serüveninizde size “iyi ki bu topraklarda doğmuşum” ya da “neden Türkiye’de doğdum” dedirten önemli olaylar hangileriydi?

– 79 yıllık ömrümde, üç kez sıkıyönetim gözetimine girdiğimde bile, Türkiye’de doğmuş olmaktan şikayet etmedim. Türkiye yaşanacak çok güzel bir ülke. İnsanların iyisi de kötüsü de var. Kötülere karşı iyilikle mücadele ediyorum. Türkiye, Atatürk devrimleriyle aydınlanma dönemine girdi. Ben de aydınlıktan yanayım, elimden geldiğince katkıda bulunmak için çalışıyorum. 1953-60 arasında Ankara Devlet Konservatuvarı’nda okurken, bestecilikle hayatımı kazanamayacağımı görmüştüm. Bu düzen değişmeliydi. Görüşlerimi yazmaya başladım. Opus, DPT, Oyun dergilerinde yayımlandı. O zaman tespit ettiğim sorunların bir kısmı yıllar içinde giderildi. Kalanlara çözüm bulunması için de çabalarımı sürdürüyorum, şikayet etmiyorum. Osmanlı müzik geleneğinin, halk müziğinin zenginliğine baktığımda “iyi ki bu topraklarda doğmuşum” diyorum. Her bölgemizin farklı bir halk müziği geleneği var, bu öğeler müziğimin temellerini oluşturuyor. Bu nedenle besteci olarak çok mutluyum. Ayrıca Ankara’da doğduğum, Ankara Devlet Konservatuvarı’nda okuduğum için de kendimi çok şanslı kabul ediyorum. Büyük üstad Ruşen Ferit Kam’dan Klasik Türk Müziği’ni, Muzaffer Sarısözen’den Türk Halk Müziği’ni öğrendim. Adnan Saygun’un kompozisyon öğrencisiydim.

Soyutlamanın dozunu artıranlar halktan koptu

Hocanız Adnan Saygun ve üyesi olduğu Türk Beşleri bugünlerde çok tartışılıyor. Cumhuriyet dönemi kültür politikalarının Haçaturyan gibi tüm dünyada bilinen bir besteci yaratamadığı söyleniyor. Hatta “Türk Leşleri” gibi tanımlamalar dolaşıyor ortada. Sizce haklılık payı olabilir mi?

– Osmanlı ve halk müziği kaynaklarından yola çıkarak Cumhuriyet döneminin müziğinin oluşturulması hedeflenmişti. Eski bir müzik çağdaşlaşmazdı, yeni bir müzik yaratılmalıydı. Bu konuda önemli bir yol alındı. Ancak çağdaş Türk besteciler önemli bir ikilemle karşı karşı kalmıştı: Batılı dinleyici için mi yoksa Anadolu halkı için mi yazacaklardı eserlerini. Yüzlerce yıllık gelişimin sonucunda Avrupa’da klasik müzik evrim geçirmiş, 20’inci yüzyılda 12 Ton Yöntemi, minimalizm, postmodernizm gibi yepyeni akımlar ortaya çıkmıştı. Bestecilerimizden bazıları bu akımların Türkiye temsilcisi olmayı tercih etti. Oysa Türk müziği Batı’daki evrim sürecini yaşamamıştı. Trene rastladığımız duraktan binmek yerine, yeni bir tren yapmak gerekirdi. Bu yaklaşımı savunan besteciler geleneksel müzik zenginliğinden yararlanan, gelişkin form, orkestrasyon anlayışına sahip eserler yazmaya yöneldi. Dinleyicinin eserlerle bağlantı kurabilmesi, içinde kendini bulabilmesi için geçmişin müzik birikimini kullanmak zorunluluktu. Üç ayrı yöntem vardı kullanabilecekleri: İlki, bir türküyü, şarkıyı orkestraya ya da koroya uyarlayıp yeniden yaratmak. İkincisi “Yurt Renkleri” adlı eserimde olduğu gibi hiçbir geleneksel eseri kullanmadan, geleneksel formları kullanarak yazmak. Üçüncü seçenek ise Adnan Saygun’un 2. Yaylı Çalgılar Dörtlüsü’ndeki gibi geleneksel temalardan yola çıkıp soyutlama yapmak. Juilliard ve Danieli dörtlülerinin seslendirdiği, kaydettiği bu eserde makamları, temaları net olarak ayırt etmek mümkün değildir, fakat eser bu öğelerden yaratılmıştır. Saygun, Akses, Erkin, İlhan Baran gibi besteciler bu yöntemleri kullandı. Tıpkı Bartok gibi. Bestecilerin tek korkusu, kolay anlaşılabilir eserler yazıp, Avrupa’da sıradan müzikçi gibi algılanmaktı. Bu korkuyla, soyutlamanın dozunu artıran bestecilerin eserleri halktan koptu. Ben ise hep Türk halkı için, sevdiğim insanlar için müzik yazdım.

Sizce, 87 yılda hangi önemli kazanımlar elde edildi?

– Bu birikimi küçümsemek cehaletten ve Türk bestecilerin yaşadığı talihsizliklerden kaynaklanıyor. Müzikolog Ersin Antep’in yazdığı “Türk Bestecileri Eser Kataloğu” büyük bir zenginliğin kanıtı. Çağdaş bestecilerin sadece türküler üzerine eserleri 600’ü aştı. Fakat bu eserlerin önemli bölümü yayımlanmayı bekliyor. Cumhuriyet musikisi, Cumhuriyet insanına sunulamıyor. Okullarda gençlere tanıtılmıyor, radyoda, TV’de çalınmıyor. Murat Bardakçı ve Fatih Altaylı’nın bahsettiği topluma kök salamama durumu buradan kaynaklanıyor. Kişiler merak edip araştırmayınca, bu birikimi fark etmiyor. Bilmedikleri konuda yorum yapmaları gerektiğinde saçmalıyorlar. Evet, bestecilerimiz Haçaturyan kadar tanınmıyor dünyada… Çünkü, Haçaturyan bir eser yazdığında devlet hemen bastılıp, notalarını dünyaya dağıtıyordu. Eseri kaydedilip, plağı satışa sunuluyordu. 1950’lerde Türkiye’de bu fırsata sadece Adnan Saygun sahip olabildi. Alman yayımcısı son yıllarda eserlerin CD’ye dönüşmesi için çaba harcıyor. Haçaturyan’dan bahsedip, eseri basılmayan Türk bestecileri yok saymak büyük insafsızlık… Saygun’un ve benim halk türkülerimi çoksesli koroyla seslendirip yayımladım, CD’leri Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’a ilettim. “Bakanlığın koro, orkestraları bestecilerimizin eserlerini seslendirip dünyaya tanıtabilir, elimizde un, şeker, yağ var, bundan helva yapabiliriz” dedim. Bakan konuyla ilgileneceğini söyledi, bekliyorum.

Geleneksel müziği bilmemek eksikliktir

Müziğe bakışınız, besteciliğiniz zaman içinde nasıl bir dönüşüm geçirdi? Enstrüman kullanımı, form, yerel kültürle bağ açısından neler eklendi, neler ilgi alanınız dışına çıktı?

– Türkülerle büyüdüm. Annem çok güzel türkü söylerdi. Besteciliğim, müzik serüvenim hayat zorunluluklarıyla şekillendi. Askeri Mızıka Okulu’nda beste yapmaya başladım. Daha iyi beste yapmak için konservatuvarda okumam gerekiyordu. İzin alamayınca, okuldan kaçtım, okulla ilişkim kesildi. Konservatuvarda Saygun gibi değerli hocalarla çalışırken, hayatımı kazanmak için akşamları çalgıcılık yapıyordum. Çünkü evlenmiştim, üç çocuğum vardı. Lokantalarda, düğün salonlarında, barlarda akordeon, piyano çaldım. Sahne repertuvarını da öğrendim. Buna rağmen konservatuvarı sınıf atlayarak bitirdim. Piyano için Yurt Renkleri’nin üç defterini, bugün çok çalınan “keman piyano için üç parça”yı, yaylı dördülü, koro eserlerini öğrenciliğimde yazdım. Klasik Türk Müziği’ni, halk müziğini çok iyi bilen Saygun’la yaptığımız müzik analizleri ufkumu açtı. O dönemde eski Yunan kültürüne dayanan makamsal bir sistem geliştirmeye çalışıyordu, Töresel Müzik isimli bir kitap yazmıştı. Ben ise Kemal İlerici’yle çalışıp, doğrudan Türk Müziği’ne yönelmeyi  tercih ettim. Buna karşın Türk Müziği’nin geleneksel enstrümanlarını bestelerimde kullanmadım, kullanmayı düşünmüyorum. Müzik dünyasındaki gelişmeleri hep yakından takip ettim. Öğrenciliğimde İlhan Baran’ın kanalıyla çağdaş akımları takip ederdim. Anton Webern, Shoenberg, Alban Berg’i ilgiyle dinlerdim. Berg’i çok severdim. Almanya’dan nota ve CD getirtip, dinleyip, analiz yapardım. Penderecki’nin Hiroşima’sının notalarını getirtmiştim. Çağdaş gelişmelere açık olmakla birlikte, bu akımların içine girmedim. Sadece bir atonal müzik denemem oldu. Minimal müzik ya da caz yazmadım. Türk müzik geleneği içinde çocuk şarkılarından, marşlara, orkestra eserlerine her formda beste yaptım. Zaman zaman soyuta yöneldim. Yurt Renkleri iki ve üçüncü defterdeki eserlerim buna örnektir. Ama hemen ardından geleneksel kaynaklara döndüm. Örneğin Yurt Renkleri’nin dördüncü defterinde, yurtdışındaki akımlara bağlı müzik üreten arkadaşlarıma nazire yapmak için bölüm başlıklarına makam isimleri verdim. Müzik serüvenimde, birbirinden kesin çizgilerle ayrılan dönemler yok, sürekli gelişme yaşanıyor.

Sizce genç bestecilerimiz halk müziği ve geleneksel müziği bilmek zorunda mı?

– Kompozisyon eğitiminde geleneksel Türk Müziği ve halk müziği yeterince öğretilmiyor. Bunların has örnekleri günlük yaşamımıza girmiyor. Günlük yaşamda karşımıza çıkan örnekler besteciye ilham kaynağı olamaz. Besteci araştırmacı olmalı, bu müziklerin derinine inmeli, özgün örneklere ulaşıp analiz yapmalı. Biz öğrenciyken, hocalarımızdan bu bilgiyi talep ediyorduk. Şimdiki öğrenciler ilgilenmiyor. İlgileri Batı’ya yönelik, öğretim programı da bunu karşılıyor. Batı müziğiyle yetişen, beste yaparken doğal olarak bu doğrultuda yazar. Oysa biz bu süreci yönlendirebiliriz. Gençlere klasik Türk Müziği ve halk müziğinin otantik örneklerini dinletip, analiz yapmaya yönlendirip, bu öğelerin kanında dolaşması sağlanabilir. İlham gelip, beste yaparken doğal olarak Türk ezgileri kaleminin ucuna gelir. Aksi halde, genç besteci durup dururken Türk müziği yazamaz. Türk Müziği’ni bilmemek besteci için bir eksikliktir. Alman, Fransız genç aynı sorunu yaşamaz. Doğumundan itibaren, kiliseden evine her ortamda kendi müziğini duyar. Piyasa müziği bilgilenme sürecini Türkiye’de olduğu kadar kesintiye uğratamaz.

Çocuk şarkısı yazmak ciddi iştir

Eğitmenlik gönüllü tercihiniz miydi, zorunluluk mu; getirileri ve kayıpları neler oldu?

– Bestecinin hayatını kazanmak için başka seçeneği yoktu. Adnan Saygun’un Keman Konçertosu ilk kez Ankara’da seslendirdiğinde soliste 50 bin TL ödenmiş, besteci hiç para almamıştı. Bu nedenle Saygun, İlhan Usmanbaş ve pekçok besteci hayatını eğitimcilikle kazanıyordu. Bugün de Hasan Uçarsu, Özkan Manav gibi pek çok genç besteci aynı yolu seçti. Eğitimciliğe zaman kaybı olarak bakmadım hiç, işimi sevdim. Koro şefliği, solfej, armoni hocalığı yaptım. Kamran İnce, Yiğit Aydın gibi gençler yetiştirmekten mutlu oldum. Öğretirken ben de bilgilerimi gözden geçirdim. Vaktim kısıtlı olduğu için kısa eserlerle yetindim önceleri, 1960 sonrası büyük eserler yazacak zaman bulabildim. Bale müzikleri, Ulusal Eğemenlik Destanı, Çezkez Süiti’ni yazdım.

Eserleriniz yeterince seslendiriliyor mu?

– Adnan Saygun’un 1. Senfoni’si 1948’deki prömiyerinden sonra ikinci kez 1965’te yorumlanmıştı. Eskiden bir eserin orkestra partisyonunu hazırlamak zordu, elle çoğaltılırdı. Bilgisayar çağında bu sorun ortadan kalktı. Yine de orkestralarımız programlarına Türk eseri koymakta çekingen davranıyor. Ben şanslıyım, eserlerim seslendiriliyor. Bazı eserlerimin partisyonlarını dörder adet çoğalttım, isteyen orkestraya gönderiyorum.

Geçmişte bestecilerimiz müzik çevresindeki kumpaslardan da çok çekmişti. Örneğin Saygun, CSO’dan uzaklaştırılıp küstürülmüştü. Benzer olayları siz de yaşadınız mı?

– 1968’de askerden dönüşümde Ankara Konservatuvarı’na komünist olduğum gerekçesiyle alınmamıştım. Milli kültüre böylesine gönülden bağlı bir müzikçiyi, siyasi görüşleri nedeniyle istemiyorlardı. Hayatımı kazanmak için çalgıcılığa dönmeye zorlanıyordum. Bunalım geçirdim, bir süre tedavi gördüm. Yine de müzik yazmayı sürdürdüm. Gazi Eğitim Enstitüsü’nün müzik bölümüne girdim. Bakanlıkta kızak kabul edilen bir kadro verildi. Burada çocuk ve gençlik korolarının, çalgı yapım fabrikasının kurulması için çalıştım. Hikmet Şimşek, Cenan Akın gibi arkadaşlarla, müzik öğretmenlerine yönelik koro şefliği kursları düzenledik. Kültür Müsteşarı Hüsnü Ciritli’nin desteğiyle, 1968’de farklı illerde 166 koro kuruldu. Sonra Faruk Güvenç, Ulus Gazetesi’nde “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” başlıklı bir yazı yazdı. Sovyet kuramcı Jdanov’a gönderme yaparak, koro çalışmalarını eleştirdi. AP hükümeti de koroları kapattı. Ben de 1969’da TRT’nin Yönetim Kurulu’na girdim. Çoksesli koroyu kurdum, bilim ve sanat ödüllerinin başlatılması için çalıştım.

Çocuk şarkılarına sizin kadar önem veren, zaman ayıran besteciye az rastlanır. Çocuk şarkılarına ayırdığınız zaman konçerto, senfoni gibi büyük kapsamlı eserler yazmanızı engellemiyor mu?

– Çocuk şarkısı yazmak ciddi iştir. Bir çocuk şarkısı için en az iki ay çalışırım. Önce kendi çocuklarım için yazmaya başladım. İlki 1950’lerin sonunda kızım için bestelediğim “Yeni Yaşın Kutlu Olsun”du. Sonra tüm çocuklar için yazdım, çünkü çocukları çok severim. 1964’te Çocuklar ve Gençler İçin Şarkılar albümünü yayımladım. Şimdi yeni bir albüm daha hazırlıyorum. İddialı ama boş operalar, oratoryolar, senfoniler yerine “Gel Bize Katıl Bize”yi tercih ederim. Türkiye’nin her köşesinde çocuklar söyledikçe ben mutlu oluyorum. Büyük eser yazma arzusuyla bestelenen boş eserler yerine küçük ve değerli eserler yazmak çok daha iyi…

Kemanın alaturkası, klasiği aynı anda öğretilemez

Müzik yayıncılığına hangi hayallerle girdiniz, ne kadarını gerçekleştirdiniz?

– Solfej kitaplarımı, çocuk şarkılarımı farklı yayınevleri yayımlıyordu. Fakat sonunda telifimi alamaz oldum. Bunun üzerine Sun Yayınevi’ni kurdum. Bugün sadece solfej kitabımın geliri yayınevini döndürüyor. 20’yi aşkın nota ve biyografi yayımladık. Basmak istediğim çok sayıda partisyon var. Fakat bütçemiz yeterli değil. Şimdi bunun için bir formül düşünüyorum.

Elinizde üç kullanımlık bir sihirli değnek olsaydı, müzik dünyasında neleri değiştirirdiniz?

– Radyo ve TV’lerin Çağdaş Türk Müziği eserlerini daha çok sunmasını sağlardım. Nota basımını ve müzik okullarının sayısını  artırırdım. Eğitimi ve uygulama sahnesini birleştiren Ankara Devlet Konservatuvarı deneyimini yaygınlaştırırdım, bölge müzik okulları kurardım.

Ruhi Ayangil, tüm konservatuvarların hemen kapatılması, Türk – Batı müziği ayrımı yapmayan, enstrüman eğitimini temel alan  yepyeni bir sisteme geçilmesi çağrısında bulunmuştu. Bu görüşe katılıyor musunuz?

– Bu bir hayal… Gerçekleşmesi için çok nitelikli eğitimci kadrosu, yeni binalar gerekiyor. Türk Müziği ve Batı Müziği sazlarının yapısı, perde sayıları farklı. Batı Müziği’nde entonasyona çok önem verilir. Klasik ve alaturka keman eğitiminin birlikte yapılması çok zor. Konservatuvarlarımız öğretmen yetiştirmiyor, solist yetiştiriyor. Bu yapı değişmedikçe, iki müzik türünü birbirine karıştırmamak gerekir. Piyasa müziği yozluğunun, konservatuvarlara bulaşmaması için ihtiyatlı olmak gerekir.

Çalışma masanızda ne tür eserler var, yakın gelecekte neler yazmayı planlıyorsunuz?

– Gözlerimle ilgili sorunum var. Görmekte zorlandığım için 30 inch ekranlı bir Macintosh aldım, yazıları büyüterek çalışıyorum. Sağlık sorunlarım moralimi bozsa da çalışma disiplinimi kaybetmemek için çaba gösteriyorum. Muhtemelen bir piyano konçertosu besteleyeceğim. Bir de klasik formda senfoni. Bir süredir notlar alıyorum, hazırlık yapıyorum. Tek bölümlük bir yaylıçalgılar dörtlüsünü tamamlamaya çalışıyorum. Çocuk şarkıları, okullar için marşlar yazmayı sürdürüyorum.

(Serhan Yedig / 9 Ocak 2011 / Hürriyet) Fotoğraflar: Can ÖZGÜN

Linkler

Biyografisi

Sun Yayınevi

Facebook hesabı

 

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!