İzzet Altınmeşe / Güzel bakan güzel görür, seven sevilir

0

“Sevdamızı, üzüntümüzü, neşemizi, kederimizi anlatır türküler” diyor İzzet Altınmeşe. 74 yaşında ve hayatının yaklaşık 60 yılı türkü söyleyerek, derleyerek geçmiş. Türkülerin söylenmediği bir Türkiye’yi hayal bile edemiyor: “Memleket olmaz o zaman zaten. Bir dağ varsa, ağaç vardır, taşı toprağı vardır, koyağı, pınarı vardır. İnsan varsa, onun da duyguları, hayatı vardır. Türküsü mutlaka vardır. Ezgilerle insan iç içedir…”

 

Ülkenin her tarafında çok seviliyorsunuz. Ünlü bir sanatçı için normal sayılabilir. Ancak bunu sağlamak da kolay bir şey olmasa gerek. Kaç defa şahit olduk ki sizi görenler hemen koşup sarılıyor, çok sevdiklerini söylüyorlar.

Estağfurullah, demek onlar güzel ki, güzel bakıyorlar ki bizi öyle görüyorlar. Yunus Emre’nin o güzel dörtlüğü geldi aklıma. “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir” diyor ya. Herhalde kendimi bilmeye çalışıyorum, ondan kaynaklanıyor olabilir. Büyüklerimiz der ki yükseldikçe alçalmasını bileceksin. Tevazu, büyüklüktür, bilirsen. Bilmezsen küçüklük. Güzel tarafına bir örnek vereyim. Televizyon programı yaptığım zamanlar şu sözü çok duyuyordum. “Yahu abi, sen ekrana çıktığın zaman, biz kumandayı bir kenara koyuyoruz.” Neden? Olumsuz bir cümle, yanlış bir söz çıkmayacağını biliyor. Rahat rahat, aileden biri görüp, öyle izliyor. Ben de kendimi rahat hissediyorum, aileden biri gibi. Keramet bizde değil. Ne ekersen onu biçersin. Yakın dostum rahmetli Devran Baba vardı. Güzel bağlama çalardı. Güzel de deyişleri vardır. “Bedenim ruhuma gurbet el olmuş, Olsun sabret sus be ağlama gözüm” bir tanesi. Adanalıdır, aynı zamanda Belkıs Akkale bacımın kayın biraderi; eşinin abisi. Rahmetli oldu. Ondan duyduğum çok güzel bir şey vardı. Derdi ki baba, bir gün İzmir’e gittim. Orada değerli bir zatla tanıştım. Beni evine davet etti. Konuştuk, anlattık. Dedi ki, ‘Devran, şu ışığı görüyor musun?’ ‘Evet baba.’ ‘Dedi şu fişi bir çek bakayım ne olacak?’ Fişi çekince, karardı oda. Demek ki marifet ampulde değil, fişin takılı olduğu yerde. Yani halk bizi seviyorsa, kendi güzelliğindendir. Kendimden biri olarak kabul ediyor, ben de öyle görüyorum.

Ancak sizi başkalarından ayıran bir husus var. Nereye gitseniz, sizi “hemşerimiz gelmiş” diyerek karşılıyorlar, siz de öyle hitap ediyorsunuz. Erzurumlular hemşerim diyor, Diyarbakırlılar hemşerim diyor, Adanalılar, Elazığlılar hep sizi hemşeri biliyor. Bunun sebebi nedir? Aslen nerelisiniz?

Hemşeri yönünden en zengin sanatçıyım. Diyarbakır’da doğdum, Adana’da büyüdüm. Sana evvelce bahsetmiştim, bir kitap hazırladığımı. Orada aralara bazı dörtlükler yazdım. Bak şöyle demişim: “945’te dünyaya geldim / Sardılar bezle çaput çullara / Doğuma üçüncü sıradan girdim / Müjdeler verildi evli, dullara… Çininde taşırdı sevecen emmim / Dikili köyünde geçti o demim / Adana merkezde yüklendi gemim / Kader deryasında girdik sulara…

Çininde taşımak ne demektir?

Sırt, omuz demek çin mahalli ağızda. Bak devamı da şöyle: “Kuruköprü idi bizim mahlemiz / Bulgur öğütürdü vardı dingimiz / Çilekeş içinde geçti cengimiz / Babam katlanırdı türlü hallara…” İşte böyle gidiyor.

Kuruköprü, Adana’nın mahallesi mi?

Evet. Orada büyüdüm. Çocukluğum Adana’da geçti. Beş aylıkken Diyarbakır’dan göçmüş bizimkiler. Diyarbakır ile bizim köy 125 km, Elazığ’a 35 km. Ama dağ var arada, yol yok. Yol olmadığı için Diyarbakır’a bağlanmış. Çok eskiden de Elazığ’a bağlıymışız diye anlatırdı büyüklerimiz. Hal böyle olunca, iki şehir birden bizim hemşeri. Adana da etti mi üç…

Bir de Erzurum var.

Ha, şimdi oraya geleceğim. Benim rahmetli Selahattin Deniz diye bir senatör ahbabım vardı. Bir gün yahu İzzet dedi, biliyor musun biz sizinle akrabayız. Nasıl dedim, anlattı. Dediğine göre, bizim anne tarafı Erzurum’dan göçmüş. 93 harbi zamanı belki. Hınıs’tan gelmişler.

O nereden biliyormuş?

Halası geldiydi bir gün. Bir baktı bana, “vay kurban dedi, bizim filancaya ne kadar benzir.” O da senatör ya araştırmış bulmuş Hınıs’a kadar gitmiş evveliyat. Dedi sizin bir yanınız Erzurum. Hemşeriyiz biz. O kabul ettikten sonra, ben niye itiraz edeyim. Başım gözüm üstüne. Etti mi gardaş dört? Mersin var sonra komşumuz. Kahramanmaraş, Gaziantep aynı şekilde. Adıyaman, Şanlıurfa hep yakın komşularımız. Bak şimdi Urfalılar bizi sıra gecesine çağırıyor, beraber gidelim inşallah.

Şehirler, insanlar bana sahip çıkıyor, ben de gönlümü açıyorum

Ne güzel olur… Bu hemşerilik konusu epey geniş.

Öyle gardaş. Daha ötesi de var. Bir gün Hüsamettin Subaşı dedi ki, yahu gardaş dedi, o zaman Ankara’da radyoda beraber çalışıyoruz. Rahmetli Nida Tüfekçi hocamız. Bak hatırladıklarımı söyleyim sana. Musa Eroğlu, Belkıs Akkale, İhsan Öztürk, İsmail Işık, Tuğrul Şan… Çalar söylerdik. Radyo dışında da toplanırdık.

Nerede toplanırdınız?

Nerede olursa. Bir hafta bizde, bir başka gün ötekinde. Hüsamettin’i diyordum. O sordu işte nerelisin dedi. Tıpkı böyle sana anlattığım gibi anlattım. Diyarbakır’dan başladım, Erzurum’dan çıktım. Bir de dedim kayınvalide Hasankaleli, kayınpeder Sivaslı. Nereye gitsem, hoş geldin enişte diyorlar. Ne deyim, hoş buldum diyorum hepsine. Zaten hepsini hoş buluyorum. Hüsamettin ne dese beğenirsin? “Yahu kala kala bir Van kaldı.” Gülüştük geçtik.

Güzel söylemiş.

Güzel de gardaşım, bak sonrasında ne var… Bir gün babama sordum. Dedim baba, bizim aslımız neredir? Dedi ki oğlum, bizim dedelerimiz Acem tarafından gelmişler. Önce Van’a yerleşmişler. Hemen aradım Hüsamettin’i dedim Hüsam hemen gel bak ne oldu. Dedi “aha bir Van kalmıştı, o da gitti.”

Sizin harita genişliyor.

Hem de nasıl. Bak kaç şehir etti.

Daha Ankara var, İstanbul var…

Evet, bizim yazlık Çanakkale’de. Yirmi senedir senenin yarısını orada geçiriyoruz. Gidiyorum, “emşerim ojgeldin beya” deyince, ne oluyor, benimsiyor insan. Trakya da tamam oldu. Etkilenmemek mümkün değil. Selahattin Alpay bana takılıyor. Bütün memlekete sahip çıktın diye. İnsanlar bana sahip çıkınca ben dirsek mi çevireyim? Gayet tabii ben de hepsine gönlümü açıyorum. Seve seve benimsiyor, sahip çıkıyorum. Bak bir gün ormana gittik arabayla. Girişte bilet alacağım, gişedeki görevli olmaz abi dedi, sen bizim hemşerimizsin. Para almadı. Yanımda da bir kardeşim var. Eğildi sordu ona. Birader senin memleket neresi? Biz bekliyoruz ki Diyarbakır, Adana, Adıyaman taraflarından bir yer söyleyecek. Bilemedin Erzurum ya da Elazığ. Adam demesin mi Sinop. Gülmekten yıkıldık. E kardeşim, vatandaş bir defa sevdi mi, kalbine bastı mı, artık herkes hemşeri. Memleketin her tarafı bizim. Sinop’tan Mersin’e, Edirne’den Ardahan’a.

Dışarısı da var abi. Gümülcine’den İskeçe’ye, Kırcaali’den Silistre’ye, Halep’ten İdlib’e, Kerkük’ten Musul’a, Bakü’den…

Öyle tabii, kesinlikle. Bahçesaray’dan tut, Batum’dan çık. Aşkabat’tan Buhara’ya, Semerkant’a daha çok yer sayarız, bitmez.

Türkü nerede, biz orada

Nerede türkü varsa, orada kalbimiz atar bizim desek, yanlış olmaz değil mi?

Hay ağzına sağlık.  Türkü nerede, biz orada; biz nerede türkü orada.

Çaylarımızı tazeleyip ilk gençlik yıllarına gidelim abi isterseniz. Adana’ya. Meslek olarak, müziğe atılmak için önce sesinizin güzelliğini keşfetmeniz gerekir. Nasıl oldu, kendiniz mi farkına vardınız?

Yok kendim değil. Daha ilkokuldayken, 6-7 yaşlarındayken yazları yaylaya giderdik, köye. Köy yolunda türkü söylerdim. Söylediğim ilk türkü şudur: Cemo gider askere, alır gelir tezkere… Rahmetli Cemil Cankat okurdu onu. Ben daha o yaşta onu tanımazdım tabii ama o türküyü söylerdim yolda giderken. Sesimi duyan, aha İzzet geliyor dermiş. İlk öğrendiğim türkü.

Ses güzelliği nereden?

Allah’tan. Allah vergisi. Irsî sayılır. Babamın da sesi güzeldi. Hatta benim sesimden daha yumuşak, daha tiz, daha gür.

Mesleği neydi rahmetlinin?

Çiftçiydi. Bu heves bize aşk gibi geldi. Abimin de sesi çok güzeldi. Saz da çalardı. Bir gün baktım, abim bağlama almış gelmiş. O da ilerletmek için dedi ben çalayım, sen söyle. Böyle ilerlettik biraz. Bizi görenler niye sahneye çıkmadığımızı sorardı. O zamanlar Adana’da meşhurdu çay bahçeleri. Heveslendik tabii, başladık bir yerde çalıp söylemeye. Bir süre sonra baktılar iyi gidiyor, seni Cemiyet’e gönderelim daha sağlam olsun, nota öğren dediler. Rahmetli Kâzım Karaöz hocamız. Bir sene devam ettim Cemiyet’e. Bu sahne aşkı bırakmıyor tabii. Baktım yine sahnedeyim.

Müslüm Gürses ile tanışıklığınız nasıldı?

Müslüm ile biz aynı mahledeniz. Aramızda beş yaş var. Ben abi sayılırım. O zaman beş yaş epey büyük bir fark tabii. Ağabeyimin berber dükkânı var, ben de kalfaydım orda. Bu meslek olmasaydı, orada ilerleyecektik. İşte o zamanlar biri dedi ki (bizi sanatçı görüyorlar, biz de öyle görüyoruz kendimizi) abi sen sanatçısın, bizim Şefo bu öyle söylüyor, sen sanatçısın, bizim de bir arkadaşımız var, sesi güzel, getireyim sesini bir dinle. Olur dedim. Geldi, kara kuru bir çocuk. Filmi gördünüz mü? Oradaki çocuk tam da ona benziyor. Çok iyi bulmuşlar. Rahmetli biraz daha zayıftı. Okudu, çok beğendim. Sağlam sesi var. Gür hakikaten. Dedim sen burada kalma. Seni Cemiyet’e göndereyim. Orada ders al. Temel sağlam olsun. Tamam abi, sağol dedi, yönlendirdim. Ben sebep oldum. Onur duyarım. Aradan zaman geçti, ben askere gittim. İki sene sonra geldiğimde mahlenin gençleri dizilmiş, hoş geldin diyorlar. Bir baktım, kenarda uzun boylu biri var. O da hoş geldin abi dedi. Hemen tanıyamadım. Bir baktım bizim Müslüm. Bir boy atmış, insan iki senede o kadar uzar mı? Koca adam olmuş. Mahlede gördüğü zaman hep hürmet gösterirdi. Elimi öptü, ben de onu gözlerinden öptüm. Sarıldık.

Allah rahmet eylesin. Güzel bir insandı.

Âmin. Biliyor musun, bu pek bilinmez çünkü, Türkiye’de ilk “küçük sanatçı” olarak sahneye çıkan kişi Müslüm’dür. Bir iki sene kadar çıktı, çok da sürmedi. Ondan sonra plak çıkardı. “Sevda yüklü kervanlar” ve arka yüzünde “Özür diliyorum senden”. İlki aynı zamanda bizim şef sazımız olan Mehmet Genç’in eseri. İkinci de söz müzik Halit Araboğlu’nun.  İlk kendi okumuştu, sonra Müslüm okudu. İkisi de çok tuttu. Türkiye’yi salladı. İşte ondan sonrasını biliyorsunuz.

Patladı gitti.

Tam da öyle oldu. İşte öyle bizim Müslüm kardeşimiz, Müslüm Gürses oldu. Sonra o bir tarafa gitti, biz bir tarafa gittik, gurbete çıktık velhasıl. Zaman zaman karşılaşırdık, hasret giderirdik. Gönüllerimiz hep birdi.

Siz o meslekte kalfalıkta kaldınız. Devam etmediniz berberliğe çünkü müzik çizmişti yolunuzu. Nasıl oldu?

Şöyle ki… Sahne teklifleri geldi. Çok hoşuma gitti. Üç dört yerde sahneye çıkıyordum. Çok kaliteli gazinolar vardı Adana’da. Bugün İstanbul’da öyle gazino yok. Çok nezih, çok temiz. Görsen, Maksim dersin. Geç çıkıyorduk, geç yatıyorduk. İkide üçte yatınca, sabah erken kalkamıyorduk. Rahmetli Ömer Abim dedi… Bakıyorum sabahları dükkâna sekizde gelirken, dokuzda gelmeye başladın. Sonra onda, derken onbire sarktı. Derken iki günde bir görünür oldun. Sonra hiç uğramadın.

Berberlikte kalfalık, ustalık belgem vardı ama sahne ağır bastı

Sahne ağır basmış.

Öyle. Kalfalık ustalık diplomam da vardı bir yerlerde ama bulamadım. Bulsam gösterirdim. Ömer abi, sen bu işi bırak dedi. Git türkünü söyle. Sahneye çıkarken, rahmetli, elbisesini verdi bana. Onun takımıyla çıktım sahneye.

Abi, sahneye çıkıyorsunuz, aldığınız ücret iyi değil miydi?

Yok canım, 60’lardan bahsediyorum. Kim bakar ücrete. Düşüktü tabii. Harçlık sayılır.

Sonra nasıl ilerlediniz?

Bir süre sonra Adana Radyosu’nda program yapmaya başladım. Şef Selahattin Sarıkaya, Kâzım Karaöz, Halit Araboğlu, biz bir ekiptik. Eski ekip dağılmış, biz başladık. Asfalt Rıza vardı meşhur babalardan, Arnavut. Emirgân Çay Bahçesi sahibi. Süleyman vardı, kardeşi. Bir de Şahin Amca vardı. Biz gündüz nota çalışıyoruz. Sahne müdürü İhsan. Dediler ki Sarı İhsan’la araları açılmış, sen gel sahneye çık. Dedim ben hazır değilim. Kendimi yetiştirmem lâzım, hemen olmaz. Ne yetiştirmesi dedi. Hemen gel başla. Bana akıl veriyor İhsan. Sen diyor, İstanbul’dan geldin. İstanbul Radyosu sanatçısısın. Buraya gezmeye geldin.

Ya sorarlarsa?

Yok canım, kim nereye soracak. Zaten Allah’a şükür ses iyi.

Siz bu sesle, Zagrep Radyosu deseniz, ona da eyvallah derdi.

Hay yaşa.

Neden öyle söyledi ki?

Satış yapıyor. Yüksek yerden adam getirdim diyecek. Ben prova yaparken Şahin Amca geldi. Sarı İhsan çok methetmiş. Dinlemiş beni. Geldi, dedi o biraz önce şarkı söyleyen delikanlı nerede, getirin bana onu. Beni bana soruyor. Dedim benim. Burada çalışacaksın dedi. Yok çalışmam, ben gezmeye geldim dedim. Olmaz, itiraz kabul etmem, hemen başlıyorsun. Mahmut isimli arkadaş çıktığı için türkücü açığı var. Öyle yürümez tabii, biri şart. Neyse uzatmayalım, sahneye çıktım. Söyledim. Beğenildi çok şükür. Herkes memnun. İndim sahneden ama kaç para alacağımı bilmiyorum.

Para konuşmadınız.

Yok canım, ne parası. Mühim olan orada sahneye çıkmak. Gel bakayım dedi. Bir zarf soktu cebime. Kâzım Abi sordu ne kadar olduğunu. Hiç bakmadığımı söyledim. O da merak etmiş. Aç bakayım dedi. Bir köşede açtık baktık, yirmi lira. İyi para. Allah bereket versin. Dedi daha ne istiyorsun. Senden önceki on beş alıyordu. Satışa bak. İstanbul Radyosu demek, işe yaradı, görüyor musun?

Ama daha sonra İstanbul Radyosu’nda hakikaten görev aldınız.

Tabii fakat öncesinde Ankara Radyosu var. Ankara’da Nida Tüfekçi hocamızdı rahmetli.

Nida Hoca’yla ne kadar çalıştınız?

İki sene kadar çalıştık fakat çok zaman geçirdik rahmetliyle arkadaşlarla beraber.

Nida Tüfekçi deyince, akla hemen Yozgat geliyor.

Tabii ya, bilhassa Yozgat sürmelisi. Çok iyi çalardı rahmetli.

Kendine has bir tarzı vardı.

Elbette çok yamandı. Sonra gelenler o tarzda çalmaya devam ettiler.

İzzet Abi, derleme de yaptınız epeyce.

Tabii.

Neler var hatırınıza gelen?

Neler var, Kurban olam ben o kaşı karaya, Maden dağı, Kınayı getir aney, Odasına vardım kahve pişirir… Ankara’dan da vardı, hatırlayınca söylerim.

Maya söylerken şiir yazmaya başladım

Şiir yazıyorsunuz.

Haa, gelelim o konuya. Ama istersen önce Adana’daki bir gelenekten bahsedeyim. Düğünlerde davul zurna ile halay çekilirken, bir ara davul susar. Zurna bir açılış yapar. Halaydakiler de durur, içlerinden biri elini kulağına götürür, bir maya söyler; o anda herkes onu dinler.

Çok rastlanan bir durum değil, bildiğimiz kadarıyla.

Öyle. Ben Adana Çukurova dışında rastlamadım. Seneler sonra, Elazığ Ağın’da Ahmet Hoca vardı. Otantik sanatçıları alıyoruz programa. Suyu pınarından içmek anlamında. Orada denk geldim aynı şeye. Orada da gördüm.

Neye bağlıyorsunuz bu durumu?

Adana nire, Ağın nire. Demek ki kök aynı. Eski bir Türkmen Yörük âdeti olabilir. Boy, oymak bir olunca, devam etmiş gelmiş. Buna benzer bir başka örnek vermek gerekirse, Malatya Arguvan ile aynı şeyi Barak ovasında Gaziantep’te rastlıyoruz. O da öyle olsa gerek.

Şiir konusuna gelirsek…

Evet. İsmi ‘Buldum’. Bak şöyle:

Aslımı neslimi arayım dedim

Türkü rehberinde çözümü buldum

Geçmişle irtibat kurayım dedim

Türkü evreninde izimi budum

 

Türküler kültürün ana dilidir

Lalesi sünbülü gonca gülüdür

Âşığın gözünden akan selidir

Türkü sellerinde sazımı buldum

 

Ezgiler nağmedir candan deyiştir

Sevginin vatanı içe dönüştür

Bu sevda gönlümde sönmez ateştir

Türkü küllerinde közümü buldum

 

Dünya tarlasında insan türünden

Binbir kültür doğar aynı üründen

Ağıtlar türküler kaynar böğründen

Türkü cevherinde tozumu buldum

 

Türküler halkımın dilinden taşar

Çalınan sazların telinde coşar

Ülkemin örfünde dilinde yaşar

Türkü dillerinde sözümü buldum

 

Künyemiz insandır Âdem ırkından

Çok insan yaşadı geçti kırkından

Yozlaştı kültürüm dünya çarkından

Türkü genlerinde özümü buldum

 

Zerre’yim sazıma akort çekerken

Sevdamı mızrapla tele dökerken

Yaşamın kışına boyun bükerken

Türkü zemherinde yazımı buldum

Elinize sağlık abi.

Eyvallah. İşte böyle. Mahlasım da belli oldu bu arada. Zerre dedim.

Başka şiirleriniz de var.

Tabii. “Türküler bizi anlatır” var mesela. O da şöyle:

Çanakkale Balkanlar’da Sarıkamış Yemenler’de

Sakarya’da İnönü’de türküler bizi anlatır

Türküler sizi anlatır

Beşikten mezara kadar türküler bizi anlatır

Tarladan pazara kadar türküler bizi anlatır

Türkü türkü türküler türküler bizi anlatır

Türküler sizi anlatır

Bu gönlümü yaktım sana, yağmur oldum aktım sana

Gözüm gibi baktım sana, türküler bizi anlatır

Türküler sizi anlatır

Halaylarda horonlarda horon zeybek seymenlerde

Bahçe ile meydanlarda türküler bizi anlatır

Türküler sizi anlatır

Teşekkür ederiz. Hep anlatsınlar inşallah.

Sevdamızı, üzüntümüzü, neşemizi, kederimizi anlatır türküler. Çanakkale’den Yemen’e, Sarıkamış’tan Balkanlara kadar cephelerde yaşadıklarımız, cephe gerisinde yaşananlar türkülerimizde işlenmiştir hep. Hasretimiz, ağıtımız, aziz şehitlerimiz, kahraman gazilerimiz hepsi var.

Türkülerin bu yüzden bir ortak hafıza olduğunu, bir hazine değerinde olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla.

Elbette.

Yeri geldi abi, şunu da sorayım. Türküler olmasaydı diye bir an düşünsek… Nasıl bir dünya, nasıl bir ülke çıkar? O geride kalana memleket denir miydi?

Memleket olmaz o zaman zaten. Bir dağ varsa, ağaç vardır, taşı toprağı vardır, koyağı, pınarı vardır. İnsan varsa, onun da duyguları, hayatı vardır. Türküsü mutlaka vardır. Ezgilerle insan iç içedir.

Ortak kültürel değerlerimiz yüzünden İspanyol müziğini severim

Yeri gelir ah eder, yeri gelir keyfi olunca oh eder, nidasını salar, değil mi?

Gayet tabii. Ezgisiz olmaz. Bir yerde sazını, gitarını alır eline. İspanya’da mesela, gitar çalar, söyler. Orada da bizim çok sevdiğimiz ezgiler bulunur. Kökenler yakın. İslamî birikim var, oradan izler var. Ta Endülüs’ten. Bize sıcak gelir o yüzden. Onlar da bizi yakın bulur. Belki de ortak kültür değerlerimiz yüzünden İspanyol müziğini severim.

Yahya Kemal de duymuş o yakınlığı. Zil, şal ve gül demiş.

Evet. Beşikten mezara kadar, tarladan pazara kadar ne varsa ezgilerde buluruz.

Vatan sevgisine gelsek. Türkülerle iç içe geçmiş bir vatan sevgisinden söz edebiliriz, değil mi?

Kesinlikle. Mesela Çanakkale içinde, Yemen türküleri, Bir sandığım var, Hey onbeşli… Bunlar hep vatan sevgisini temel alan türkülerimiz daha pek çok var.

Bizde vatan deyince, akan sular duruyor.

Çok şükür. Gayet tabii gardaşım. Gerisi teferruat derler ya, öyle işte. Keşke öyle acı olaylar olmasaydı da bu türküler de noksan kalsaydı diyeceğim ama nasip böyleymiş.

Radyo programı yaptınız yıllarca, televizyon programı yaptınız, sahneye çıktınız, plaklar kasetler çıkardınız, konserler verdiniz, derleme yaptınız, film çektiniz… Başka ne kaldı?

Allah’a şükür, hepsi nasip oldu. Bir tek içimde kalan ukde şudur: Bir müzikal yapmak isterdim türkülerle. O fırsatı bulamadım.

Zor bir iş.

Muhakkak. Türküler Bizi Anlatır, aslında bir müzikal düşüncesiyle başlamıştır. Gerisini getiremedik.

Batılılar müzikal işini çok iyi yapıyor ama türküyle müzikal hazırlamak ondan daha zor olsa gerek.

Yönetmen, senarist, oyuncular hepsi konuya vâkıf olacak. İşi iyi bilecek. Biraz yazmaya çalıştım ama öylece kaldı. İlerletemedim. Hikâye anlatıyorsun, yöre yapısını bileceksin, şive, ağız bileceksin. Belki bir gün…

Nasip, inşallah… En çok hangisinden keyif aldınız yaptığınız işlerden?

Sahneye her çıktığımda, büyük keyif aldım. Her an. Türkü söylemek, harika bir iş. Allah’ın bir ikramıdır. Türküleri dörde bölüyorum ben. Rahmetli Nida Hoca söylemişti, türkü okunmaz, yaşanır derdi. Ben şöyle ayırıyorum: Bir, türkü yaşanır. İki, okunur. Adam gibi okursun. Üç, okumaya çalışırsın. Ve dört, bozarak okursun.

Sonuncuyu nasıl izah ediyorsunuz?

Adam türkü okuyor ama ağzı türkü ağzı değil. Eğip büküyor, beceremiyor. İşte böyle olunca da türkü bozuluyor.

Anladım, evet, var örnekleri.

Türkü ayrı, arabesk ayrı. Ben arabesk okuyana kızmıyorum. Ben de okudum bir ara. Ama türkü, türkü gibi okunmalı, arabesk arabesk gibi okunmalı. Mesela Dert bir değil elvan elvan. Söz müzik benimdir. 72’de altın plak almıştı. Piyasa, Unkapanı’ydı o zamanlar. Okumayan kalmadı. 77’de Maden dağı ve Esmerim biçim biçim var…

İzzet Altınmeşe’yi bir türkü ile anlatmak gerekse, hangisini seçersiniz?

Bilmem, o kadar zor ki bir tane seçmek.

O sırada arkadaşımız Temel Aslan, bir teklifte bulunayım diyerek, Türküler Bizi Anlatır’ı teklif ediyor.

İzzet Altınmeşe, olur diyor, doğru tespit. Bir türküye indirgemek zor hakikaten. Aynı zamanda böyle bir kısıtlamanın da haksızlık olduğunu fark ediyorum. Sohbetimiz, türkü okumanın zorluğu üzerine dönünce, İzzet Abimiz şöyle söylüyor:

Bir türküyü her zaman aynı okuyamazsın. Ancak türküyü yaşadığın zaman, içinde tam şuranda hissettiğin zaman iyi okuyabilirsin.

Derlediğim türkünün gerisini Ahmet Kaya tamamladı

Türkülerde, erkek ağzı olanlar ve kadın ağzı olanlar şeklinde bir tasniften söz edilir.

Son zamanlarda pek dikkat edilmiyor. Ben hep kaçınmışımdır yanlış okumaktan, dikkat etmişimdir. Şöyle de bir hatıram var, onu anlatayım.  Rahmetli Ahmet Kaya ile bir gün bir programda beraberdik. Çıkışta gazeteciler soru sormak istedi. O da beni gösterdi. Dedi, İzzet Abi konuşsun. O zamanlar gündemde ikimizin de okuduğu, benim derlediğim bir eser gündemdeydi. “Saza niye gelmedin” diye 90’ların ortalarında meşhur olan bu türküyü ben Diyarbakırlı Celal Güzelses’in baldızı Lamia Teyzeden derlemiştim. Aslı da “Saza niye gelmezsen” şeklindedir.

O karışıklık nasıl oluştu peki?

Şöyle izah edeyim. Celal Güzelses’in baldızı Lamia Benek’e sordum bir gün. Lamia Teyze dedim, rahmetlinin okumadığı bir türkü var mıydı, kıyıda köşede kalmış, unutulmuş. O da söylerdi çünkü. Onu Celal Bey’in kardeşi sanırlardı. Düşündü, var bir tane dedi. Bunu verdi. 81 senesinde ben okudum. Şöyleydi:

Çaldığın saza mı yanım / Ettiğin naza mı yanım / Alım yâri yanıma / Kış yatım güz uyanım

Saza niye gelmezsen /Söze niye gelmezsen / Var gündüz kârın eyle / Gece niye gelmezsen

Onun verdiği bu kadardı. Dedi öbür sözünü hatırlamırem. Son kısmı da ben şöyle ekledim: Vurgunam kara gözüne /  Yandım sevda közüne / Canım kurban ederem / Sevdiğim bir tek sözüne

Derlemeyi TRT’ye bu şekilde verdim. Kaynak olarak da Lamia Teyzenin adını yazmıştım. Ahmet Kaya dedi abi, sen bunu okumuşsun ama benim haberim yok senin okuduğundan. Bana Diyarbakırlı bir arkadaş iki dörtlük getirdi. Sonrasını ben kafama göre yazdım. Ahmet’in anlattığına göre denetime vermiş, geçmemiş. Sözler anlaşılmıyor demişler.

Neresi anlaşılmamış?

“Yanım” kısmını anlamamışlar. Fakat yörede “Yanım” derler, bunu bilmek gerekir, “yanayım” demezler, malûm. Türküler de malûm, yörelere göredir.

Abi, burada Mustafa Keser’in anlattığı bir fıkra geldi aklıma.

Nasıl?

Elazığlı, iki üç arkadaş, Antalya’da bir otele giderler. Bakarlar ki otelde yüzme havuzu var. Hadi gidek çimek derler. Fakat yanlarında mayo yoktur. “Tumanla çimelim, ne olacak” deyince, öteki ayıp olur diye itiraz eder. Soralım derler. Resepsiyondaki kızın yanına gider biri, sorar: “Bacım, havuzda tumanla çimili mi?” Kız bir şey anlamayınca, tekrar eder: “Bacım, tumanla çimili mi?” Kızcağızın tumandan, çimmekten haberi yoktur. Öbür arkadaşı bakar ki kız ne diyeceğini bilemiyor. İzah etmeye çalışır: “Bacım, arkadaşım demek istiyor ki, tumanla çimiliyor mu?”

Ya, benzer bir durum hakikaten. Türkülerin mahalli oluşu dikkate alınmalı. TRT’nin eskiden böyle yanlışları olurdu bazen. Tutuldu bu türkü, sevildi. Fakat sonra bir dedikodu çıkardılar. Çok ayıp bir şey. Neymiş, bu affedersiniz, kulampara türküsüymüş güya. Ne alakası var? Ona bakarsan, bir Urfa türküsü vardı, Eşref. Onun için de böyle abuk sabuk laflar edildi. Hâlbuki yok öyle bir şey. Bilmeden konuşanların iddiası. Bilse öyle demez kimse. Buna TRT’den yetkililerin, bilenlerin cevap vermesi lâzımdı.

Nedir aslı?

Deyim ben şimdi bak. O kadar incelikler var ki Anadolu’da… Hani bazen peş peşe kızları olur bazı ailelerin. Bir sonraki erkek olsun isteyenler, daha bebek doğmadan isim verirler. Nedir? Mesela Muzaffer derler, İsmet derler, Eşref derler. Doğmadan isim koyunca, öyle devam ediyor, sonradan değiştirmiyorlar. Muzaffer Akgün mesela, buna bir örnektir. Başka isimler de vardır. İşte o yüzden bilmeden konuşuyor bazıları. Cehalet yüzünden böyle karışıklıklar görülüyor.

Türkülerin yöresiyle ilgili bir konu var abi. Bazı müzik üstadları der ki, bir türkü nerede yakıldıysa, oranın türküsüdür. Bu düşünce de bir karışıklık doğruyor. Neşet Ertaş mesela, Ankara’da yaşadı, İstanbul’da yaşadı, sonra Almanya’ya gitti, son yıllarını İzmir’de geçirdi. İstanbul’da yaptığı türküye İstanbul türküsü mü diyeceğiz? Almanya’daki türkü Almanya türküsü mü olacak?

Olur mu canım öyle şey. Neşet Ertaş deyince, akla Kırşehir gelir. Nerede türkü yaparsa yapsın, onun türküsü kendi yöresine aittir. Ona İstanbul türküsü diyemezsin. İstanbul türküsünün kendine has özellikleri vardır. Mesela Muhlis Akarsu rahmetli. Sivas’ı yaşıyor adam, nerede olursa olsun. Oranın türküsüdür yaptığı türküler.

Sizin yurt dışında da çalışmalarınız oldu.

Evet, oldu tabii. Gittik vaktiyle konserler verdik, geldik.

Yurtdışında rahat edemiyorum, nereye gitsem memleketimi arıyorum

Nerelerden söz edebiliriz?

Almanya, Hollanda, Amerika, Avustralya…

Dışarı gitmeyi pek sevmiyormuşsunuz gibi anlattınız.

Ne bileyim, öyle işte çok rahat edemiyorum oralarda. Kendi memleketimi arıyorum nereye gitsem. Türkiye dışında rahatsızlık hissediyorum. Her şeyi başka, havası, suyu, hayat tarzı… Pek uymuyor bana.

Pek çok yörenin türküsünü söylediniz. Söylemediğiniz yöre var mı?

Pek yok gibi. Ama kendi yörem olunca, daha rahat oluyorum. Yaşadığımı söylemek mümkün kendi yöremin türkülerini okurken. Diğerlerini de okuyorum işte. Okumaya çalışıyorum.

Sesinizin özel bir ses olduğunu düşünüyorum. Sadece ben değilim tabii, tanıyanlar hep o görüşte. Sesinizi tarif etmenizi istesek, ne dersiniz?

Nasıl tarif edeyim ki. Allah vergisi. Bu, Allah’ın bir ikramıdır. Herkesin sesi ayrıdır. Hepsi güzeldir.

Bazı ünlü sanatçılar halkın ilgisinden yakınır. Sokakta rahat yürüyemediklerini söyler. Fazla ilgiden bunalan olur. O yüzden gecenin ikisinde üçünde çıkıp dolaştığını söyleyenlere rastladık. Sizin böyle bir derdiniz olmadı sanırım. Beraber fotoğraf çektirmek isteyenleri kırmıyorsunuz. Yanınızdaki biri, bak yanımda kim var diyerek telefonu size uzatıyor ve siz hiç tanımadığınız kişilerle “Nasılsın gardaşım” diye sohbete başlıyorsunuz.

Benim hiç öyle bir sıkıntım olmadı çok şükür. Her nimetin bir külfeti olacaktır. Konuşmak isteyenden sözümü esirgemem. Abi diyene gardaş derim. Fotoğraf dediğin de nedir ki? İki saniyelik iş. Hiç erinmem.

Sizdeki tevazu da önemli bir husus sanırım burada.

Şükürler olsun. Arabamızı havaya kaldırdıkları zamanlar da oldu. Gelip sarılmak, elimizi öpmek isteyen de. Hangi birini kırayım. Sevgilerine karşı mukabele olmalı. İnsan sevdiğine sarılır.

Aramızda bulunan arkadaşımız Umut Sezer, İzzet Abimize bir soru sormak istedi. Şöyle dedi:

Müzik adamlığı, gönül adamlığı, düzgün adamlık… Üçünü bir arada görüyoruz sizde.

Estağfurullah aziz kardeşim. Özümüzü kaybetmemek lâzım. Biraz kaybetmeye başladık sanki. Örf, âdet, gelenek, görenek unutulmamalı. Bağı koparmamalı, geçmişle olan bağı. Biz sanırım buna çalışıyoruz. Hep irtibat hâlindeyiz. Sevgi, saygı, büyük, küçük, insanı sevmek, toplumu sevmek saymak gerekir. Vatan sevgisi sonra, bunların hepsi çok önemli hususlar. İnsan olan, insana muhabbet duymalı.

İnsanları hakikaten çok sevdiğiniz açıkça görülüyor.

Eyvallah. Zaten zenginlik de bu değil mi gardaşım? Bu yüzden ben kendimi çok zengin hissediyorum.

Barış Manço ile beraber çalışmıştınız zaman zaman.

Evet, tabii, rahmetli çok hoş insandı. İyi bir sanatçıydı. Geçenlerde bir fotoğrafımız geçti evde elime. İzmir’de fuarda beraber çekinmişiz. Duygulandım. Allah rahmet eylesin. Omzuma atmış elini. O da tevazu sahibi bir insandı. Rahmetli Barış Abi. Bir yanlışını görmedim. Hoş bir seda bıraktı. Namık Kemal miydi, bir sözü var, şöyle diyor: “Bu dünyaya gelmek büyük bir kazanç değil. Ölmek de büyük bir kayıp değil.” Önemli olan, bu dünyada hoş bir seda bırakmak.

Kazancı Bedih ile de ahbaplığınız vardı.

Tabii, İzzeti ikram programını çekerken Urfa’da onunla beraberdik. Onunla ilgili bir anım var. Rahmetliden ‘Usta’ diye bahsettim ben. O da az sonra reklam arasında bana öyle hitap etti. “Gel, gel, usta, gel şöyle otur” dedi. Ne hoş bir şey. Usta birinin insana usta demesi. Hem onun zarafetini, hem büyüklüğünü gösterir.

Ses yakınlığınız da var sanırım onunla.

Var benzerlikler. Benim babamın sesi de Celal Güzelses’e benzerdi.

Çocuklarınızın müzikle arası nasıl?

Nasıl deyim, kulakları sağlam ama pek ses yok. Bir oğlum dizide oynuyor, Doktor Demir rolünde. Müzik de yapıyor ama bizimle pek alakası yok. Rap yapıyor. Güzel şeyler de yazıyor. Kaset de çıkardı. Ben istedim türkü okusun ama olmadı. Bir de onun abisi var, o da tiyatroda oynuyor.

İsimleri neydi?

Tiyatrocu olan Ali Murat, dizide oynayan Fırat.

“Taşıma türkü”lerin en güzeli son okunanıdır

Allah bağışlasın. Yolları açık olsun. Abi, türkülerin yöresi konusuna dönecek olsak… Bir de taşıma türküler var, malûmunuz. O konuda ne dersiniz?

Evet, taşıma türkülerimizden söz edelim. Mesela Yaz demedim, kış demedim, Urfa türküsü olarak bilinir. Osmanlı zamanında İstanbul’dan giden paşalar, valiler, yüksek memurlar tayin oldukları yere giderken, yanlarında birikimlerini de götürüyorlar tabii. Bunların arasında müzikle uğraşanlar var. Padişah bile öyle. Müzisyen, bestekâr padişahlar var. Zaten hepsi şair. İşte onlardan biri o türküyü İstanbul’dan Urfa’ya taşımış. Orada söylemiş. Sevilmiş, beğenilmiş. Belki tarzı da biraz değişti, Urfa’ya uyum sağladı. Yayılmış. Rahmetli Kazancı Bedih okudu. Ben de okudum. Aslı İstanbul’dur onun. Harput’ta derlenen bir türkü var mesela. Nasıldı, dur bakayım… Edasına yandım yandım… Allah’dan bul Necibem… Dikkatli bakınca belli ediyor İstanbul havasını ama Elazığ Harput türküsü diyoruz. Celal Güzelses, Hafız Burhan okumuşlar. Ben de okudum. Yüksek minarede kandiller yanar… Hangisi güzel diyorlar. Diyorum ki en güzel şekli, son okunandır, İstanbul tarzı değil, Harput’taki şeklidir. Celal Beye nereden gelmiş? Sıkı durun, Kastamonu’dan. Onlar hep hafız ağzıyla okumuş. Harput’a gelince biraz değişmiş, daha güzelleşmiş.

İki keklik var mesela, bir kayada öten. Balıkesir türküsü olarak geçiyor, aynı zamanda ve çoğunlukla Elazığ olarak biliniyor.

Tabii. Niye, işte bu da taşıma türkü.

Bir de neredeyse her ilde bir Cezayir türküsü var.

Öyle gardaşım. Cezayir ile çok yakından ilgiliyiz aslında. En azından yakın zamana kadar öyleydik. Tarihe bakarsak, iç içe olduğumuzu görürüz. O yüzden her şehirde bir Cezayir türküsü bulunur. Ritim olarak da, melodi olarak da ortak yanları çok o türkülerin.

Urfalı Babi vardı, sizin çok sevdiğiniz biri. Ondan bahseder misiniz?

Evet, Urfalı Babi Yılmaz, rahmetli çok kendine has biriydi. Kalın sesliydi epeyce, otoriter, derin bir adamdı. Dertli misin diye sorana “Evli değilem” cevabını verirdi. Zengin misin deyince, “Hasta değilem” derdi. Pek hoşlanmadığı biri ondan bir randevu istedi mesela. Ne derdi biliyor musun? “Ben, randevu vermem. Yarına çıkacağımızın senedi mi var elimizde gardaşım?” Fakat sevdiği biri görüşmek istediğinde ne yapardı dersin? “Hayhay… Başım gözüm üstüne. Bütün randevularımı iptal ediyorum senin için. Yarın buluşalım iki gözüm…”

Güzelmiş. İkisi de kişiye özel.

Evet, başka çok hatıramız vardır onunla. Bir gün bizim fakirhanede toplandık. Yengen sofra hazırladı. Çeşit çeşit yemekler uzun masaya getirilirken, bizim Babi arada bir boynunu uzatıp bakıyor. Dikkatimi çekti, sesimi çıkarmadım. Sonra hepsi hazır olunca, masaya buyur ettik. Yaklaştı baktı, olmamış dedi. Ne olmamış dedik. “Bu sofradaa” diye başladı kalın sesiyle, “her şey var, kuş sütü bile var, ama bir şey eksik.” Nedir Babi? “Bir tek aslan sütü yok. En mühimi de o.” Ne yapayım, bir izah getirmek için şöyle söyledim: “Babi dedim, biliyorsun, ben içki içmem. Evde de bulundurmam. Onun için bu akşam böyle idare edelim.” Yook, olmaaz dedi. “O zaman burada yemeğimizi yiyelim, sonra çıkar nerede istersen orada otururuz gönlünce içersin.” Ona da itiraz etti. Ben hafiften sinirlenmeye başladım. “Yahu Babi, ne diye ısrar ediyorsun. İlle burada içeceğim diye tutturdun. Burası meyhane değil.” Bizim Babi baktı, baktı, dedi ki: “Ya sen, bizim eve gelince kenara köşeye çekilip namaz kılıyorsun. Bizim ev cami midir?”

(Mehmet Şeker / Nisan 2020 / Kültür Ajanda Dergisi)

YAZIYI PAYLAŞIN

Yorum Yazın

error: Content is protected !!