Hrant Lusigyan / Hep kendim için çaldım

0

Türk cazının öncü isimlerinden biriydi klarnetçi Hrant Lusigyan. Kontrbas ve saksofon da çalardı. 1940’ların sonundan, 1980’lere kadar İstanbul’un ünlü gece kulüplerinde, otellerinde çaldı. Swing çağının Türkiye’deki sesi, soyadına yaraşır şekilde ışığı oldu. Cazdan, caz standartlarından vazgeçmedi, klarnetine ihanet etmedi. “Bir kişi de dinlese, bin kişi de dinlese fark etmez, çünkü hep kendim için çaldım” diyordu. 6-7 Eylül’de Beyoğlu’nda ablasıyla işlettiği dükkan yağmalanınca tüm varlığını kaybetmiş, hayatının son yıllarında perişan olmuştu. Dostlarının yardımıyla sığındığı, zeka özürlülerle paylaştığı hastane odasında, 1993 Kasımı’nda 75 yaşında hayata veda etti. İşte öncü bir cazcının hayat hikayesi, Erol Pekcan, Selçuk Sun, Neşet Ruacan’ın gözlemleriyle birlikte. Ve Lusigyan’la yapılan son iki röportaj; Cumhur Canbazoğlu ile Nemika Tuğcu’dan.

 

Denizpark Gazinosu’nda
Kaynak: Garine Seropyan

Sırp Pırgiç Ermeni Hastanesi’nin küçücük odası bir ipekböceğini konuk etti beş yıl boyunca. Kimsesizler yurdunun 44 numaralı odasında geceler boyu yalnızlığın mavi kozası dokundu. Bir asrın üç çeyreğini geride bırakmış duyarlı yürek anılarıyla yaşadı, geçmiş günleri düşünüp mutlu olmaya çalıştı.
Çelebi kişiliği hiç değişmemişti zaman içinde. Burgaz Adası’ndaki küçük kulübesinde gazete kağıtlarından doldurulmuş yastıkta uyuduğu günlerde de, zeka özürlülerle odasını paylaştığı kimsesizler yurdunda da yaşamından şikayet etmedi.
Umutsuzdu sadece, ölümle olan randevusunu bekliyordu. “Müzik hayatı aşk hayatı demektir, şimdiyse dünya benim için bitmiş demektir” diyordu hatırlayıp ziyaretine
gelenlere. Dudaklarının yumuşadığını, artık klarnetini eskisi gibi üfleyemediği için bir Ermeni okuluna hediye ettiğini söylüyordu. Klarnetinin sustuğu noktada çizgileriyle yaşadığı dünyayı güzelleştirmeye çalıştı. Renkli tükenmezlerle, düş dünyasının gizemli desenlerini döktü kağıtlara. Küçücük odasının duvarlarını genişletti desenleriyle. Kendisine sigara ve içki getiren dostlarına çam sakızı çoban armağanı olarak verdi çizdiklerini. Kimi zaman desenlerini sattı, bir paket Birinci için..

Cezmi Ersöz’ün yazısıyla yeniden keşfedildi

Lusigyan hastanedeki odasında

Bir yalnızlığı bir de hastalıkları terk etmedi Lusigyan’ı son yıllarında. Burgaz’daki dostu Muvakkar Bey’in evinde yaşadı bir süre. Dostu ölünce plaj kabininden bozma kulübeye geçti. 1988’in o kötü kara kışı bastırdığında adanın tepesindeki küçük kulübesinde yaşam savaşı veriyordu. Çatısında biriken kar kulübesini yıkacaktı neredeyse. Hasta olduğunu gören dostu Demirci Hayko’nun önerisiyle Surp Purgiç huzurevine yattı.
Eğer gazeteci Cezmi Ersöz izini bulup klarnet ustasıyla ilgili o dokunaklı yazıyı yazmasaydı 44 numaralı odada unutulup gidecekti. Yazı yayımlandıktan sonra eski dostları buldular Lusigyan’ı. O günden sonra da yalnız bırakmamaya çalıştılar. Erol Pekcan’ın, Altan İlter’in, Selçuk Sun’un ilgisi üzerinde oldu. Gazeteciler röportaj, televizyoncular programlarında yer vermek için çaldılar kapısını. Ama yine de yalnızdı.
Dostları ziyarete geldiğinde ayrılış anının, geride bırakılmanın acısını duydu içinde. Belli etmedi; müzisyen jargonunu kullandığı esprileriyle karşıladı onları; aynı şekilde güleryüzle uğurladı.
Gazeteci Anna Turay, desenlerinden oluşan bir sergi düzenledi Lusigyan usta için. Serginin açılışı, konuk cazcılarla birlikte bir jübile konserine dönüştü. Eline geçen parayla bir süre gönlünce “vorısbak”ını içip Birinci sigarasını tüttürdü. “Vorısbak” hem Lusigyan’ın caz çevrelerindeki lakabı hem de votka, turunç likörü, pudra şekeri ve portakal suyuyla hazırladığı kokteyle verdiği isimdi.

Erkek adam keman çalar

Caz dünyasının “Vorısbak”ı 75 yıl öncesinin Fener’inde başlamıştı yaşam serüvenine. Enstrüman çalmayanın adam yerine konmadığı, ayıplandığı günlerde… Annesi ve kız kardeşleri piyano, babası ve erkek kardeşi keman çalardı. Gelenek bozulmamış; erkek adam demişler, vermişlerdi eline kemanı. Oysa Lusigyan’ın gönlü trompette. Dedesinin tek göz dürbünüyle Tepebaşı’ndaki revüleri izliyor, Fener’e dek ulaşan trompet sesiyle coşuyor. On iki yaşında ağabeyinin saksofonunu alıp tavanarasında çalışmaya başladı. Ses duyulmuş, evin küçük oğlunun saksofona sevdalandığı anlaşılmıştı. Ders almasını önerdi ağabeyi. Çalgısının tekniğini derslerle kavrayıp, yorulup bıkmadan çalışarak tekniğini geliştirdi.
Dinleyici karşısına çıkabileceğini hissettiğinde Swing Amateur adlı ilk topluluğunu kurdu Lusigyan. 15 kişilik bir orkestraydı bu. Saray Sineması’nda konserler verdiler. 1943’te kısa dönem askerlik için biriktirdiği parasıyla ilk klarnetini aldı. Tam tamına 225 lira ödedi Papa Jorci’den aldığı klarnetine.
O günden sonra klarnetçi olmaya karar verdi Lusigyan. Gerçi saksofon ve kontrbas da çalmaktaydı ama klarnet oldu alameti farikası, yarım yüzyıl boyunca İstanbul’un seçkin eğlence yerlerinde duyuldu “Vorısbak”ın klarneti. Park Otel’de, Hilton’da, Tokatlıyan’da ve Taksim’in ünlü bohem kulübü Fuaye’de…

Aferin sana eşoğlu eşek!

Cazın revaçta olduğu yıllardır 1950’ler. Önde gelen kulüplerin hepsinde üç orkestra vardır; dans müziği, yemek müziği ve caz için. Gece yaşamının yıldızıdır Lusigyan. Sıcakkanlı, içten kişiliğiyle müzikçileri etrafında toplar. Müşterilerle de arası çok iyidir. Sadece onu dinlemek için gelenler vardır çalıştığı yerlere. Zirvede olduğu yıllarda genç müzikçileri alır grubuna. 19 yaşında, konservatuardan yeni mezun bir caz tutkunu olarak grubuna katılan Selçuk Sun, “Vorısbak”la çalma mutluluğuna erişenlerden.
“Ondan çok şey öğrendim. Müzik bir yana, yaşamla da ilgili derslerdi bunlar. İnsanların ince olmaya çalışmadan nasıl içten ve dost olabileceklerini gördüm birlikte çalıştığımız yıllarda. Birbirimizle genelde argo konuşurduk. Bazı küfürler iltifat gibiydi. Mesela yaptığınız bir şeyi çok beğendiğinde, aferim be eşoğlu eşek, derdi. Bu lafı duymak için beklediğim çok olmuştur. Ancak çok iyi çaldığınızda ya da onu çok sevindirdiğinizde duyardınız bu iltifatı. Yıllar sonra onu adada ziyarete gittiğimde de, huzurevinden çıkartıp felekten bir gece çalmaya götürdüğümde de teşekkür olarak hep aynı sözü bekledim.”
Selçuk Sun ustasından öğrendiği şeylerden birinin de sahne terbiyesi olduğunu söylüyor. Bir müzisyenin sahnede nasıl durması gerektiğini, dinleyiciyle laubali olmadan nasıl yakınlaşabileceğini ondan öğrenmiş.

Scat tekniğiyle Amerikalı cazcıları şaşırtmıştı

Biz yine dönelim 1950’li yıllara. Cazın rakipsiz olduğu, efsanevi isimlerin konser vermek için İstanbul’a geldiği 1950’lere… Gillespie, Charlie Parker, Benny Goodman konserler verirler. Her konserden sonra da bir jamsession düzenlenir. Lusigyan’ı dinler, birlikte çalarlar. Erol Pekcan’ın anlattığına göre, kimsenin söylemediği tarzda scat yapar Lusigyan. Şarkı söyler gibi, ancak anlamsız heceler kullanarak yapılan bir doğaçlamadır bu, Lusigyan cazın ustalarını bile şaşırtmaktadır. “Vorisbak”ın yaşamındaki doruk noktasıdır ustalarla buluştuğu bu günler. Ancak o dolu dizgin yaşamaktadır. Üzerinde durmaz aldığı övgülerin.
Geceleri sahnede yıldızlaşan Lusigyan gün içinde sakin bir yaşam sürmektedir. Hayat boyunca bekar kalmaya ant içmiştir. Yaşamını kız kardeşine adar. Beyoğlu’ndaki dükkanlarında iki kardeş kanaviçe işleyip satarlar. Sonraki yıllarda kanaviçe desenlerinden yola çıkarak, desen çizmeye, düş dünyasını kağıtlara dökmeye başlayacaktır. 6-7 Eylül olayları durağan dünyalarına bir bomba gibi düşer. Dükkanları yağmalanır, işsiz kalırlar. Artık Hrant’ın klarnetidir tek ekmek kapıları.
Lusigyan 1980’lere kadar klarnetiyle kazanır yaşamını. Neşet Ruacan’ın deyişiyle caza hiç ihanet etmez. Sadık bir cazcı olarak hep standartları çalar. Müziğinin kalitesini düşürmez hiç. Ölümünden dokuz ay önce Cumhur Cambazoğlu’nun yaptığı röportajda şunları söyler:
“Benim için bir kişi dinlemiş, bin kişi dinlemiş fark etmez. Çünkü sürekli kendim için çaldım. Bir kişi anlasa bile o bize yetiyor. Cazcının egoizmi bu.”
Müziğinde egoist olduğunu söylese de gerçek yaşamında son derece cömerttir. Kazandığı parayı dostları için ya da dostlarıyla birlikte harcar. Yardım gerektiğinde istemez. Söz bu konuya geldiğinde, lafı başka yöne çevirir. Geçmiş günleri anlatır. Bu arada sık sık duraklar, aynı sözcükleri yineler… “Ya işte böyle…”
Dedik ya, dolu dizgin bir yaşamdı “Vorısbak”ınki. Bir solukta yaşandı. Geriye bir taş plak, birkaç amatör bant kaydı kaldı bu serüvenden. Dolu dolu yaşadı, dostlarına göre mutlu öldü. Eğer bir gün Balıklı Ermeni Mezarlığı’na düşerse yolunuz, yanınızdaa bir şişe rakı götürün. Tıpkı sağlığında ziyaretine giden dostlarının yaptığı gibi.
(Serhan Yedig / 11 Kasım 1993 / Aktüel)

                                                       * * * *  * * *  * * *  * * *

Bay Hrant

Bay Hırant’la, Hırant Lüsigyan’la görüşmeye gittiğimde haziran ayının on yedisiydi. Surp Pırgiç Hastanesi’nin bahçesindeki iki yanı ağaçlı yoldan koşarak geçip odasına vardığımda buluşma saatini on dakika geçirmiştim. Trafiğin yoğun olduğunu söyleyip geciktiğim için özür diledim. Yatağının üzerinde, neredeyse sonuna kadar açılmış radyosunu kapatıp yüzüme bir süre baktıktan sonra “Ben her zaman buradayım” dedi.

Beş, altı metrekarelik odasının penceresinin önünde duran masanın bir tarafına ben oturdum, diğer tarafına da o. Bir elini şakağına dayayıp, “Buyurunuz” dedi. Bay Lusigyan’la görüşmeye gitmeden önce, yaşamıyla ilgili notlarımı karıştırıp sormak istediklerimi bir kere daha gözden geçirmiştim. Yine de söyleşiye başlayamadım bir türlü. Tam, “Kaç yıldır buradasınız?” diye soracakken, “Rahatsız mısınız?” diye ilk soruyu o sordu bana. “Hayır” dedim. “Geç kaldığım için biraz koştum da!” “Size bir çay söyleyeyim” dedi. Çaylarımızı içerken anlatmaya başladı:

“İstanbul’da Haliçoğlu Feneri’nde doğdum. 1917’de.Yedi yaşındayken Beyoğlu’na taşındık. İki kız kardeşim ve annem piyano, babam ve ağabeyim de keman çalardı. Ben de o yıl keman çalmaya başladım. Önce küçük bir keman aldılar bana. İtalyan bir hanımdan ders aldım. On üçüme bastığımda da büyük bir keman alındı.On yedi yaşımda Şişli Halkevi’nde Mühendizyan Orkestrası’na girdim. Ama bir türlü sevemedim kemanı. Haftada bir günüm var: Pazar… Saat ikiye kadar Halkevi’ne gidiyorum. Sıkıldım…

Ben o vakitler caz hastasıydım. Dedim ki, baba ben trompet çalacağım. Yok, dedi babam, sen zayıfsın. Bir doktora gösterelim bakalım ciğerlerin müsait midir? Biliyorum numaradır bu. Geldi doktor eve, dedi sen şişmanla bakalım. Çalamazsın trompet! Derken Hayri Bey’i çağırdılar. Baktı baktı bana: Yok, dedi. Çalamazsın trompet. Senin ön dişlerin çıkık. Çalamazsın bu aleti. Yalan…Peki dedim.”

“O zaman ağabeyim saksafon çalıyor. Arkadaşlarına da o öğretiyor. Ben de kapıdan dinliyorum. Birinci parmak ‘si ‘dir diyor; ikinci parmak da ‘la’. Bu iş bitti…”

Evet bu iş bitiyor, yani müzik başlıyor…Bir yandan müzik, bir yandan Eseyan Okulu’na devam ediyor. Daha sonra Saint Benoit’ya gidiyor. Bay Hırant öyle keyifleniyor ki anlatırken:

“Derken askerlik gelip çattı. O sıralarda bedelli askerlik vardı. Babam, hadi gidip senin şu bedeli yatıralım dedi. Erkenden gittik Fatih askerlik Şubesi’ne. Epeyce de bekledik kuyrukta. İçeri girdiğimizde görevli memur on dakika önce telgraf geldi, bedel kalktı, dedi!”

Bay Hırant, yıllarca klarnetinde ve saksafonunda gezdirdiği parmaklarıyla, masanın üzerinde tempo tutmaya başladı. Karşısında küçük bir dolap olan tek kişilik demir karyolasının yanındaki kapı gürültüyle açıldı. Biri başını uzatıp baktı, afedersiniz, deyip çıktı. Kapının açılmasıyla içeriye dolan esinti yatağın yanından sarkan çarşafı, duvara asılı desenleri, sevdiği caz ustalarının resimlerini hafifçe kımıldattı. Bay Hırant kapıdan çıkan kişiye Ermenice bir şeyler söyledi. Sonra anlatmaya devam etti: “Çıktık oradan. Baba, dedim,

Yüksekkaldırım’dan çıkalım. Yürümeye başladık. İçim içimi yiyor. Papa Jorj’un dükkanının önünde durduk. Pek cesaretim yok ama söyleyeceğim: Nasıl olsa bedel vermedin, bu parayla klarnet alacaksın bana! Razı oldu! Sevincimden uçuyorum.”

Bay Hırant bunları anlatırken de sevincinden uçuyordu. Arto, Dikran, Viktor, Haçaturyan, Niko hep birlikte çalmaya başlamışlar ve ilk orkestranın tohumları atılmış. İlkin Maçka Palas’ta çalmışlar. Bir gün, Ferdi Tayfur Saray Sineması’nda bir konser vermelerini teklif etmiş. Bay Hırant sanki orada, Surp Pırgiç Hastanesi’nin küçücük odasında değil, Saray Sineması’nda o günü yaşıyordu:

“Allaaah, ne konserdi. O zaman sosyetede bulunan insanların hepsi oradaydı. Biletler ikibuçuk, üç lira. Salon ful. Bir türlü bitiremiyoruz konseri. O zamanın valisi Fahrettin Kerim Gökay da oradaydı. Bize yarım saat daha izin verdi çalmak için. Ertesi günkü gazeteleri bir görseydiniz… Hepsi bizden bahsediyordu.”

Konserler birbirini izler. Ama orkestradaki arkadaşları İngiltere’ye, Fransa’ya gidince Lusigyan yalnız kalır. Sonra yeni kurulan bir orkestra ile Park Otel’de, daha sonra Kulüp 12’de, Kervansaray’da, Hilton’da çalmaya başlar. Orkestrada Peter Lederer, Orhan Avşar, Nubar, Zeynur, Poli vardır.

Türkiye’nin en eski caz ustası, caz klarnetçisi, şimdi hiç kimsesi olmadığı için Surp Pırgiç Huzurevi’nin bir odasında, rengarenk keçe kalemlerle yaptığı desenlerle odasının duvarlarını süslemiş, yatağının üzerinde duran kırmızı renkli kocaman kaset-radyo çalarından gece gündüz müzik dinleyen Bay Hırant, sanırım yalnız değildi. Arkadaşlarının kendisini arayıp sorduğunu söylemişti. “Çok ilginç anılarınız olmalı. En sevdiğiniz ya da hiç unutmadığınız birini anlatır mısınız?” dedim.

Güldü. “Müsaade eder misiniz ilacımı alayım? ” diye sordu. Tabii, dedim. Lütfen rahatınıza bakın. Eğilip, masanın altından bir çay bardağı, sonra da bir şişe çıkardı. Bardağı yarısına kadar doldurdu, yüzüme doğru tutup hafifçe başını öne – beni selamlar gibi- eğdiğinde elindekinin içki olduğunu anladım. İkimiz de güldük. Afiyet olsun, dedim. Eliyle ağzınıı şöyle bir silip yutkundu, devam etti:

“Çocuktum daha. Bir gün Josephine Baker geldi Saray Sineması’na. Mektepten çıkınca gittim o konsere. Bilet iki buçuk lira. Girdim içeriye. Kısa pantolonluyum o zaman. Tül perdenin arkasından çıplak, siyah bir kadın çıktı. Ben utancımdan büzüldüm, büzüldüm ve kimse beni görmesin istedim…Onu seyrettim.”

“Eve geç geldim tabii. Anneme de ders çalıştım diye yalan söyledim. Akşam ağabeyim geldi eve. Çocuklar, dedi: Josephine Baker’a bilet aldım. Hep beraber gideceğiz. Hırant’ı da alacağız. Nasıl bayram ettim…Kimin aklına gelirdi yıllar sonra onun için çalacağım!”

Ama bir anım daha var ki çok güleceksiniz. Deniz Park’ta çalıyorum Yeşilköy’de. Saat 5’te gidiyorum. Restoranda Fehmi var. Fehmi, şişeleri ver, diyorum. O benim içkimi bilir. Rahmetli İbrahim Özgür’ün formülü: Bir parmak votkanın içine bir çay kaşığı pudra şekeri koyacaksın, on damla turunç likörü ekleyeceksin, portakal suyuyla bardağı dolduracaksın. Bunun adı mide-i hümayun’dur. Ben ondan içiyorum. Derken barın öbür ucunda oturan gözlüklü bir adam yanıma yaklaşıyor, bir yudum alabilir miyim? diye soruyor. Amerikalı. Buyurun diyorum. Hoşuna gidiyor herhalde, garsondan bir daha, bir daha istiyor. Adı nedir? diye soruyor bana. E şimdi mide-i hümayun’u nasıl anlatayım Amerikalıya? Bunun adı Vorisbak’tır diyorum. Hem de şerefinize demektir Ermenice, diye ekliyorum. Adam içti, içti, sonunda sandalyesine yığıldı. Ben de unuttum bu hadiseyi. Beş yıl sonra İzmir’e çalışmak için gittiğimde yine bir barda bu adama rastladım. Bana bakıyor. Garsona tanıyor musun bu adamı? diye sordum. Tanımıyor. Sonra adam beni yanına çağırdı ve ceza olarak on bardak Vorisbak içeceksin, dedi. Vorisbak Ermenice ‘popomu öp’ demektir. Meğer bu adam benim Deniz Park’ta rastladığım Amerikalıymış. Bir Ermenin evine yemeğe gitmiş ve Vorisbak istemiş. Herkes gülmüş tabii. Ben de dedim ki, siz bardağı dikip fondip yapmıyor musunuz? Kaldırınca bardağın dibi görünmüyor mu? Vorisbak da bardağın dibini öpmek demektir. Sonra arkadaş olduk tabii adamla. ”

Bay Hırant’ın acı, yüreğini hep kanatan anıları da vardı. Ama ona en çok dokunanı Beyoğlu’nda, Hacıpulos Pasajı’ndaki dükkanlarının 6 – 7 Eylül olayları sırasında yanması: “Sabah kalkıp dükkana gittim. İskeleti kalmıştı sadece. Ne yapacağımı bilmez halde öylece bakınırken birden yerde bir elli lira buldum. Kasayı boşaltırlarken yere düşmüş. Öyle sevindim ki, bilemezsiniz.”

Bay Hırant, bir köşede özenle sakladığı dosyayı alıp önüme koydu. Sözü değiştirmek istemişti sanırım. Dosyanın içinde kendisiyle yapılan söyleşiler vardı. Arkadaşlarının resimlerini bir bir gösterdi bana. Sonra başka bir dosyanın içindeki keçe kalemle yaptığı desenleri gösterdi. Benimle birlikte hepsine yeniden, özenle baktı. Dosyayı kaldırdı.”Kimseniz yok mu Bay Hırant?”

” Hayır. Benden başka kimse kalmadı. Biz büyük bir aileydik. Ama şimdi bir tek ben kaldım. Hayatımdan memnunum. İyi insanlar zamanında yaşadım ben. Keyfimi

yaptım. Ne zerafet, ne incelik kaldı şimdi. İstanbul yerden göğe kadar değişti.Akrabadan ileri arkadaşlarım var. Bir dediğimi iki etmezler.” “Hiç evlendiniz mi?”

“Sanatkar adam evlenir mi hiç?”

“Peki…Sevdiğiniz ya da birlikte olmak istediğiniz…”

“Birisi vardı…Hep dedemin kabahati. “Ben oğlumu dışarı vermem” dedi. Sözleşmiştik. Amerika’ya gidecektik. Olmadı. Sen git, ben dedemi razı edebilirsem gelirim, dedim. Dedemlerin komşusuydu. Her gün beraberdik…”

“Bir daha haber almadınız mı?”

Arkasını dönüp, bu kez başka bir dosyadan bir resim çıkarttı. Yeşilköy sahilinde yüzleri birbirine dönük iki genç insan. Filiz gibi bir genç kız ve delikanlı.

“Evlendi orada. Buraya hiç dönmedi. Sonra bir gün vefat ettiğini duydum.”

                                                    * * *

Bay Hırant,

Sizinle görüşmeye geldiğimde Hacıpulos’taki dükkanınızda kızkardeşinizle birlikte çalıştığınızı, gece elbiseleri ve tuvaletler üzerine desenler çizdiğinizi, size “Altın Kalem” adını taktıklarını biliyordum. Müziği ne çok sevdiğinizi, Türkiye’nin en büyük orkestralarında çaldığınızı, Johny Hodges kadar büyük bir usta, alçakgönüllü, terbiyeli bir İstanbul Efendisi olduğunuzu, altmış bir yıl kimseye taviz vermeden sanatınızı icra ettiğinizi biliyordum. Klarnetin ve saksafonun ustası olduğunuzu da. Sizinle televizyonlarda, gazete ve dergilerde söyleşiler yapıldığını, açtığınız suluboya resim sergisini, daha sonra tükenmez kalemlerle çok güzel desenler yaptığınızı biliyordum. Ama en sevdiğiniz, belki de tek sevdiğiniz insana kavuşamadan onun ölüm haberini aldığınızı bilmiyordum. Bunu öğrenmek istememiştim. Nedense bazen araya giren işler, söylenemeyen sözler, tuhaf raslantılar, geri dönemeyeceği bir noktaya getirir insanı.

Bay Hırant, ölüm haberinizi bir gazetede okudum. Keşke yazdığım yazıyı, çektiğim resimleri getirebilseydim. Yeniden konuşabilseydik. Belki siz bana “Rahatsız mısınız?” diye sorardınız yine. Ben de o gün, on yedi haziran günüsizinle görüşmeye gelmeden az önce beni üzen olayı anlatırdım
(Nemika Tuğcu / Kasım 2001 / Ayrıntı Edebiyat)

                                   * * *  * * *  * * *  * * *

Gençlerden İmer Demirer ve Tuna Ötenel’i
seviyorum, Fatih Erkoç çok egzajere çalıyor

Yedi, sekiz metrekare odaya sıkıştırılmış yatak, dolap, küçük bir masa. Bahçeye açılan büyük pencere, içerisi aydınlık. Radyo sürekli açık, kâh alaturka, kâh hafif müzik, bazen caz yayılıyor odaya. Duvarlarda rengarenk resimler asılı. Bir köşede de gazetelerden kesilmiş fotoğraflar. Kimler var kimler, Stephane Grappelli, Dizzy Gillespie, Louis Armstrong ve Hırant Lusigyan’ın kendi fotoğrafları.
Türk cazının en önemli isimlerinden Hırant Lusigyan yaklaşık beş yıldır burada yaşıyor. Yeni adresi Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Huzurevi. Günboyu tükenmez kalemle resimler yapıyor. Kuşlar, kayıklar, ilginç şekiller. Geceleri de televizyon odasına uğruyor bazen ama sürekli kanallarla oynanmasından bıkmış, seyretmiyor artık televizyonu.

Huzurevindeki düzenli ziyaretçilerinden biri de davulcu Erol Pekcan’dı.

Altı kişi Lusigyan’ı ziyarete gidiyoruz. Yıllarca Lusigyan’la çalmış ünlü cazcılar Erol Pekcan ve Altan Uter, kızı Bürge, yayın yönetmenimiz Turhan Günay, fotoğrafçı arkadaşım İbrahim ve ben. Lusigyan’ın gözleri parlıyor, herkese yer gösteriyor. Yatağa ilişiyoruz. Arada sırada uğrayan dostlarıyla sohbet etmeyi, geçmişe uzanmayı çok özlüyor.
İşini yarım bırakıyor. Bir hemşire Fenerbahçe’nin amblemini yapmasını istemiş. Tükenmez kalemle biter mi bu, diyor. ”Ama ne yapalım insana meşgale gerek.”
Erol Pekcan ortak dostlarımızdan haberler veriyor, kim nerede çalıyor, nerelerde yaşıyor.
On yıldır çalışmıyor lusigyan. 63 yaşında çalmayı bırakmış, özel geceler dışında klarineti eline almamış. Son olarak üç yıl önce patrikhanede çaldıktan sonra, parçalan birbirine iyi geçmeyen emektar klarinetini Ermeni okuluna armağan etmiş.
Dışarıya da pek çıkmıyor. Dostları arabayla alıyor bazen. Geziyor, akşam odasına dönüyor. Kulüplere gidip yeni nesil cazcılan izlemeyi pek çekmiyor canı, yetersiz buluyor yapılan müziği.
Çay söyledikten sonra kendi dönemini, caza nasıl merak sardığını anlatmaya başlıyor. Yedi yaşında evdekilerden keman çalmayı öğrenmiş. Ailede herkes müzisyenmiş. Annesi, kızkardeşleri piyano, babası ve erkek kardeşi keman çalıyormuş. Evden müzik eksik olmuyormuş. Fener’deki evlerinden dedesinin tek göz dürbünüyle Tepebaşı’ndaki revüleri izliyormuş sürekli. Müziğin sesi Fener’e dek ulaşıyormuş.
On iki yaşında profesyonel olarak müzikle ilgilenmeye başlamış. Arkadaşlarıyla küçük gruplarda çaldıktan sonra büyük orkestralara geçmiş. Swing Amateur adlı orkestrayı bir türlü unutamamış. Tam bir big band, on beş kişilik. Özel geceler dışında sık sık Saray Sineması’nda konserler veriyorlarmış. Konserleri Ferdi Tayfur takdim ediyormuş.
”O orkestra çok güçlüydü, adeta enternasyonal bir birlikti; Türk’ü, Yahudi’si, Rum’u, Ermeni’si. Amerikan Haberler Merkezi’nden notaları alıyorduk, provaları Tünel’deki Musevi kulüpte yapıyorduk. Orkestradan hayatta Halis Akıncı ve Fransa’da yaşayan Arto Haçaturyan kaldı. Seyirciler salonu tıklım tıklım doldururdu. Hepsi zevkli giyinmiş, kadınlar şık, erkekler kravatlı, takım elbiseli.”
Lusigyan beş kişilik orkestralarla Şan Tiyatrosu’nda da çalıyormuş. 1943 yılında kısa dönem askerlikten yararlanmak için yaşını büyütmüş ama kanun değişince 2. Dünya Savaşı’nı silah altında geçirmiş. Kısa dönem için ayırdığı parayla da kendine iyi bir klarinet almış. Akhisar’da subay mahfelinde müzik çalarak vatani görevini bitirmiş. Askerden sonra daha çok çalışmaya başlamış. Konserler önem kazanmış o dönemde, insanlar cazla dans etmek yerine oturup ciddi ciddi caz dinliyorlarmış.
“Caz salonlarda ya da gece kulüplerinde de çalınıyordu. Çok ecnebi orkestra geliyordu, özellikle İtalyanlar ve Fransızlar. Onlardan öğreniyorduk yenilikleri. Sonra Sevinç Tevs gibi bir yıldız çıktı. Hastalık gibi vermişti kendini caza. Altın devrini yaşıyordu caz.”
1966’ya kadar caz büyük şehirlerde tutunabilmişti. Ancak altın mikrofon yarışmasıyla hafif müzik desteklenince caz belirli kitlelerin, mekanların müziği haline gelmişti.
”Pop müzik basit, oysa cazı anlamak da çalmak da zor. Caz öyle bir şey ki küçükten kulak dolgunluğu istiyor. Emprovizasyon denen şey önemli; konservatuarda öğretilmez, içinden gelecek. İyi caz çalabilecek çok az müzisyen kaldı Türkiye’de. Caz yapan olsa belki sevecek gençler, ama nerede?
Erol Pekcan söze giriyor: Türkiye’de bu işin hiç okulu olmadı. Konservatuarlarda caza merak salanlar kovuldu. Ölmeden çabam Türkiye’de bir caz okulu açmak. Akbank’la bu konuda çalışmalarımız var. Şubatta başlayabilir okul.”

Kaynak: Garine Seropyan

Laf, Lusigyan’ın Türkiye’de kimleri dinlemekten zevk aldığına geliyor. Kimseyi kırmak istemiyor, uzun uzun düşünüyor.
”Trompetçilerden İmer’i (Demirer) ve Tuna’yı (Ötenel) severim. Fatih (Erkoç) çok egzajere çalıyor. Piyanistlerden Altan (llter) ve Nejat Cendeli’ye laf yok. Davulda Erol’un (Pekcan) ritmi sağlam, işi biliyor. Davul sürüklüyor mu beni, o benim için makbul. Şarlatanlığa yer yok müzikte.”
”Türkiye’de kimsenin söylemediği tarzda sket singing söylerdi Hırant” diye anlatıyor Pekcan, ”yani melodi değil. Emprovize yaparsın. Bu be-bop’çuların işi. Duba duba, cuba duba diye söylerler. Seslerini enstrüman gibi kullanırlar.”
Bir ara cazın neden fazla dinlenmediğini tartışıyoruz hararetle. Lusigyan bunu pek dert etmediğini anlatıyor.
”Benim için bir kişi dinlemiş, bin kişi dinlemiş fark etmez. Çünkü sürekli kendim için çaldım. Bir kişi bile anlasa o bize yetiyor, cazcıların egoizmi bu. Ancak kimse dinlemiyor diye dikkatsiz çalmamak gerek, çünkü o bir kişi anlar ve rezil olursunuz. Bu konuda ilginç bir anım var. Adana’da çalışıyorduk. Aslında Adana’da alaturka dinlenir ama Amerikalılar olduğundan biz de müzik yapıyorduk. Swing çalıyorduk bir gece. Baktım karşıdaki masada pala bıyıklı biri ayağıyla ritm tutuyor, iyi de gidiyor. Demek ki yakalıyor çalınanları. Cazla hiç alakası olmamasına karşın onu hissediyor. Babam da alaturkacıydı, keman çalardı ama cazı sevmezdi. Ben de o vakit taş plaklar vardı, Benny Goodman’lar, Duke Ellington’lar. Yüksekkaldırım’daki Sahibinin Sesi’nden alırdım. Babam birgün eve erken geldi. Armstrong’u dinliyordum, durdu, “Bu adam birşeyler söylemek istiyor, derdi var galiba” dedi, etkilenmişti.” 60 yıl nefesli saz çalmasına karşın ağzında belirli bir deformasyon olmamış Lusigyan’ın. Ağır bir bronşit geçirdikten sonra çalmayı bırakmış. Şimdi tek zevki resimleri, “Vorısbak” adını verdiği içkisi. Biz çayımız içerken o vorısbak’ını yudumluyor, bir yandan da tarifini veriyor. Dört parmak votkaya bir çay kaşığı pudra şekeri, on damla turunç likörü ekliyor ve portakal suyuyla bardağı dolduruyor. Bazen soda da karıştırıyor.
Turhan Günay yarım yüzyılı aşan müzik yaşamında neler kazandığını soruyor Lusigyan’a. “Mesleğim hep müzisyenlikti. Caz zor iş, hep çalışmak gerekiyordu. Bu hayattan geriye bir plak ve birkaç bant kaldı maddi olarak ama dostlukların, alkışların ve cazın verdiği zevki milyarlara değişmem şüphesiz.”
(Cumhur Canbazoğlu / Ocak 1993 / Cumhuriyet Gazetesi)

Linkler

Garine Seropyan’ın derleme yazısı

Share.

Leave A Reply

error: Content is protected !!